Erdoğancılık ve anti-Erdoğancılık arasında – (Ali Bayramoğlu)

0
78

İnsan zamanını geneller, mutlak kılar. Kırılma ve krizlerin ya da gelişmeler ve tartışmaların ilkini, en derinini, hiç görülmemişini yaşadığını sanar.

Bugün de öyle değil mi?
 
Oysa yıllardır kimi açılardan benzer durumlar yaşarız. Bunlar genellikle ülkedeki sağdan sola, uzanan hakim zihniyetin iç krizleriyle iç içe giren öze ilişkin meselelerden oluşur.
 
Çoban Sülü  (Demirel), Takunyalı Özal, Kasımpaşalı Erdoğan benzetmeleri arasındaki benzerlik… 60, 70, 80, 90’larda yaşanan hedef ve destek açısından toplumsal bir ayrışmanın üzerine oturan darbeler sürekliliği… Karşılıklı demokrasi talepleri ve ihlali üzerine kurulu kültürel ayrışmalar… Yaşam biçim kamplaşmalarına dayalı sınıfsal öfkeler… Mutlak yararlar ve vazgeçilebilir bedellerden oluşan sıfır toplamlı faydacı siyasi tartışmalar… İyi ve kötü ikiliğine tabi, çoğulculuğu bir kandırmaca sayan entelektüel zihniyet…
 
Tüm bunlar bir sürekliliğe dair işarettir.
 
Bu girdap kendisiyle, kendi farklılıklarıyla, kendi tarihiyle tanışmayan, barışmayan, bütünleşmemiş bir toplumsal dokunun dışa yansımasıdır aslında.
 
Kendisiyle kavga eden, kendisine ait kültürel, tarihi, dini her unsuru o güne yönelik siyasi işlevlerle faydacı bir şekilde tanımlayan, böyle yaptıkça o unsurlarla ya da o unsurlar etrafında çatışma yaşayan ve bu çatışmayı siyaset olarak tanımlayan bir dokudur.
 
Bu dokunun milliyetçiliği de, solculuğu da, İslamcılığı da, liberalliği de kendisine has olur, cemaatçi ve kimlikçi özellikler taşır. Dipsiz bir bütünleşme krizinden, aşırı siyasallaşmadan ve faydacılıktan beslenir.
 
Her krizde, her ‘’yeni’’ durumda, her girdi karşısında savrulmamız, dağılmamız, kutuplaşmamız, yer ve ittifak değiştirmemiz belki biraz da buradan kaynaklanır.
 
Gezi olayları sonrası girdiğimiz iklim (lehte olsun aleyhte olsun) şahıs-iktidar-rejim özdeşliği üzerine kurulu tartışmalar ve algı, tüm referansları itibariyle tanıdık bir durumdur.
 
Siyasi pozisyon alma eğiliminin, düşünceyi, faydacı tavrın ilkeyi ezdiği, mahalleli davranışının bireyselliği boğduğu dönemlerden birisi daha, diyelim. Ülkenin yeni sosyolojik girdileri, yaşadığı değişim sürecine rağmen bu tür kuraklığın içine düşmüş olmak, kuraklığın yeni nesillerini, aydınlarını, akademisyenlerini üretmek acıklıdır, ama gerçektir.
 
Bu sonuca bakınca, “cemaatçi toplumsal doku, onun tezahürü faydacı zihniyet ve tek hakikat merkezli algı” ile “kültürel ve toplumsal grupların  sadece yan yana, aslında ayrı ayrı yaşayabildikleri diyar olmak” arasındaki ilişkiyi hiç hafife almamak gerekir…
 
Burada aradığımız hep aynı şey olmuştur, benzerlerimizle yaşamayı, benzerlerimizi üretmeyi arzu etmişizdir.
 
Bu yüzden bugün hâlâ, dindar ya da laik, solcu ya da sağcı, çoğumuz bir cemaat içinde yaşar, bunu yüceltir ve o cemaatin kavgasını veririz. Bu ülkede sağ sol kavgası bile neden bir değer sistemi kavgası olmanın ötesine geçmemiştir dersiniz?
 
Bu yüzden siyasetten anladığımız bir yanıyla ‘’kendi cemaatimizi ve değerlerini değişime kapamak, en katıksız haliyle muhafaza etmek’’tir.
 
Diğer yanıyla siyasete sadece mücadele anlamını veririz. Bu nedenle siyasi meselelerimiz temel olarak kendi topluluğumuzun kültürel değerleri ve maddi imkanları açısından yaşam alanını diğer toplulukların aleyhine genişletmek arayışı’ üzerine oturur…
 
‘’İlke’’ yerine ‘’fayda’’yı merkez alırız ama, bunu kendimize bile itiraf etmeyiz…
 
Bugün Erdoğancılık ve (ama daha baskın olarak) anti-Erdoğancılık arasına sıkışmış yeni bir kördöğüşündeyiz…
 
Çağdaşlık ve demokratlığı, ‘’kendisine benzeyeni talep etmeye ve yüceltmeye’’ indirgeyen, kendisinden farklı olanı ise yargılayan ve dışlayan’’ bu ataerkil ve köktenci kültür, bir süre daha başımızı ağrıtacak gibi duruyor…
 
Önümüzdeki dönemde, sorunların çözümünde özgürlük fikri ve ortak demokratik değerler etrafında ne kadar buluşulabileceği önemli bir soru olacak.
 
Evet, zihniyet, doku ve süreklilik meselesi ve bunun süjeleri….

———————————-

Ali Bayramoğlu

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI