Erdoğan nereye koşuyor? – (Ayşe Doğu)

0
185

12 Haziran seçimlerinin öncesinden başlayan bir geriye dönüş tehlikesi ile karşı karşıyayız. Başbakan`ın şahsında bir statükoyla özdeşleşme, değişimi güvenliğe kurban etme eğilimi var…

Türkiye; şiddete maruz kalan ve tedavi olma şansı bulamayan bir insan psikolojisiyle hareket ediyor. Çivi çiviyi söker diye –umarak- sürekli at değiştiriyor ama her bindiği at filmin sonunda öncekine dönüşüyor. Gitsin Demokrat Parti, gelsin Özal’ın ANAP’ı.. Gitsin ANAP, gelsin AKP.

Öyle anlaşılıyor ki iktidar partisi yüzde ellinin altında ezildi. Normal şartlarda özgüven artırıcı bir işlev görmesi gereken bu tarihi başarı AKP ve hükümet şahsında, Türkiye’deki eski –üç yüz yıllık- ve bilinçaltına tıkılan korkuları daha şiddetli bir şekilde günyüzüne çıkardı. İktidar, seçim süreciyle birlikte ustalıktan acemiliğe geri dönüp, mutedil uslübu bırakarak saldırgan ve muhalefeti sindirme misyonunu benimsemiş bir dilde karar kıldı.

Halbuki Türkiye’de değişimin ve sivilleşmenin önünü açan süreç, bütün toplumu kucaklayan, hepsine eşit mesafede duran anlayış olmuştu. Toplumun sadece bir kesiminin değil bütün toplumun aynı parantezin içine alınması, işte esas itici güç buydu. Yani her fikir ve sınıftan insanın desteğini alan Ak Parti şahsında ‘yok aslında birbirimizden farkımız’ dedik. Yapay söylemlere sırt çevirdik. Bizi birbirimize yabancılaştıran söylemler bir anda gözden düştü. Ve bu ayrımların, ayrıntıların ‘şeytan işi’ olduğunu fark ettik. Peki ya şimdi..

Nedense iktidar bunu çok çabuk unutmuş ve yüzde ellinin ne olduğunu layıkıyla kavrayamamış görünüyor. Bu zaferi, mutlak hakimiyet ve kusursuzluk olarak tefsir etmiş gibi. Hani şu reklamlarda, kadınları ‘mükemmel’ temizliğe koşullandıran zihniyet var ya işte o cinsten..

İktidar partisinin içine girdiği psikoloji sanki, elde ettiği başarıyı taşıyamayan naif bir kişilik görüntüsü veriyor. Adeta, nazara geldiğini düşünen, çok düşman kazanan, kıskanılan, bunun sonucunda da sinirleri bozulan ve en yakınına sataşan biri gibi, Ak Parti de son dönemde sürekli bir savunma refleksi ile hareket ediyor. Peki ne yapacağız? Eskiden olduğu gibi birbirine sırtını dönmüş kompartımanlardan oluşan, içe dönük gettoların sağırlar diyaloğundan ibaret toplum halimize geri mi döneceğiz? Hemen iddialarımızdan –iç, dış politikada- vazgeçip, köhne, sünepe, zavallı, acınası geçmişimize geri mi gideceğiz? Bu çukurdan çıkmaya hala hazır değil miyiz?

Bir Van depremi iktidarıyla muhalefetiyle, Türkiye’yi enkaz altında bıraktı. Şimdi; iktidar makyaj peşinde, muhalefet de ne kadar çok eleştirirsek o kadar kâr mantığı güdüyor ama hepsi kendi bindiği dalı kesiyor. Bu sürecin sonu, siyasetin yozlaşması ve politikacıların desteklerinin azalarak siyaset dışı etkilere açık hale gelmesi olacak. Adapazarı depremi de, bütün devleti; iktidarı ve muhalefetiyle yerle yeksan etmiş, yeni aktörlere yol açmıştı. Anlaşıldı ki kafalar hiç değişmemiş! Yine suçlu hep ‘öteki’, yine herkes vatan haini.. Van depremi Türkiye’nin demografik yapısını değiştirdiği gibi iktidarıyla muhalefetiyle siyaseti de değiştirecek yakın vadede. Sivil inisiyatif; devletin bütün kurumlarının -örgütlü partileriyle, koca koca (!) kurumlarıyla hepsinin- önüne geçti ve kapatılamayacak, görmezden gelinemeyecek bir fark yarattı.

İktidarın muhalefeti eleştirirken dillendirdiği her argüman –veya muhalefetin iktidara karşı-, önce kendisi için geçerli. Bunların hepsi Osmanlı’dan beri yapısal arazlarımız. Onun için Erdoğan her sert ve saldırgan çıkışıyla ‘doğru’ bile söylese biraz daha toplumdan kopuyor ve devletin imajı zedeleniyor. Cumhurbaşkanının da intikam almaya yemin etmesi gönülleri bulandırıyor ve pekişmeye başlayan devlete güveni zedeliyor. PKK üzerinden iç düşman konseptini sürdürmek aslında eski düzeni sürdürmeye ve tekrar başa dönmeye yarıyor. Hatta dış düşman telakkisi dahi; yani hep savunmada kalan ve öteki üreten küçük Türkiye’nin Kemalist ezberleri, aslında hepimizi, devleti, milleti, psikolojimizi küçülten, çökerten ve büyümemizi engelleyen bir kafes gibi bizi sınırlıyor, korkularımıza esir ediyor, gerçek algılarımızı,duyularımızı köreltiyor. Oysa biz kendisiyle, ötekiyle, bölgesiyle, bütün insan kardeşleriyle barışık bir medeniyet telakkisinin çocuklarıyız. Bu batılı korku ve çatışma formatı bize yakışmıyor. Pkk gibi bir sorun, bizim için bir savaş ve düşmanlık konusu değil, olsa olsa bir hastalık tezahürüdür. Yani küçük Türkiye`nın ürettiği bir semptomdur. Dolayısı ile mücadele, savaş, intikam dili yerine teşhis, tedavi, çözüm, rehabilitasyon gibi bir merhamet dilidir bize yakışan…

Bu yanlış format yüzünden konu ister terör olsun, ister kadın cinayetleri.. Sonuç aynı. Tanzimat’tan beri birbirimizi yiyoruz ‘düşman’a fırsat vermeden..

Ama yeter artık! Bilmem kaç yüz yıldır yorulduk, kırıldık, üzüldük, incindik ve sadece huzur istiyoruz millet olarak.. Başımızı dinlemek istiyoruz. Bizi 3. dünya savaşı çıksa bile kimsenin, ama hiç kimsenin germesini istemiyoruz. Fitne, terör ya da birlik beraberlik, kardeşlik, hak hukuk, dayanışma, demokrasi, diye diye bir kez daha ayrıştırılmak, parçalanmak, uzlaşmazlık yani sorunlarımıza çözüm ararken bile kavga etmek istemiyoruz. Meclisin saygınlığını yerle bir etmenizi ve mecliste kavga etmenizi istemiyoruz. Van depremini bahane ederek, mahalle kavgası yapmanızı istemiyoruz. Gidip kahvehanelerde tartışın, münazaranıza, doymayan demagoji şehvetinize, kayıkçı kavganıza oralarda devam edin.

Türkiye’nin bu kış tek ama tek önceliği Van’daki depremzedelerin ayaklarının ısınması, başlarının üstüne ıslanmalarını önleyecek bir çatı yapılması olmalı. Bir depremzedenin ruh halini düşünsenize.. Çocuğunuzu ısıtamıyorsunuz, devlet erkanı, iktidarıyla muhalefetiyle günde ortalama on yirmi demeç veriyor ama bu demeçler, kışa teslim olduğunuz gerçeğini değiştiremiyor. Ne hissederdiniz?.. Hepinizin sülalesine siz olsanız küfretmez de ne yapardınız? Kağıt üzerinde değil, SOMUT icraat bekliyor Van halkı ve bütün Türkiye. Çünkü bizim başımızın üstünde dam var, çocuklarımızın ayakları donmuyor. Halk olarak elimizden geleni yapıyoruz. Yardımsa yardım, paraysa para, sivil savunmaysa sivil savunma.. Ama kalkıp hepimiz Van’a yığılamayız ya?! Zaten biz bunu yapacaksak; pardon ama devlet ne işe yaracak? Onu izah etmeniz gerekir ileriki dönemde.

Neden Türkiye büyüdükçe sorunlar azalacağına artıyor ve giriftleşiyor?

Çünkü zihniyet değişimiyle bir çırpıda çözülecek konular, zihniyet aynı kaldığı için aynen ve şiddetlenerek, karmaşıklaşarak devam ediyor. Mikrop güçlenerek geri dönüyo
r, bağışıklık kazanıyor yeni durumlara.

12 Haziran seçimlerinin öncesinden başlayan tuhaf bir geriye dönüş tehlikesi ile karşı karşıyayız. Başbakan`ın şahsında topluma da yansıyan bir başa dönme, statükoyla özdeşleşme, değişimi güvenliğe kurban etme tavrı bu. Mesela terörü ele alalım. Hükümetin seçildikten sonra topluma karşı ayrımcılık yapması ilke olarak doğru mu?.. Başbakan şehit cenazesine gidiyorsa, ölen teröristin ailesine de gitmeli ve onlara da başsağlığı dilemeli değil mi? Çünkü devlet o çocuklar ölmesin diye var ve Başbakan’a da düşen hem askerini, hem de ona kurşun sıkan militanı ölüme ve öldürmeye gönderenleri engellemektir, ölüme gitme nedenlerini ortadan kaldırmaktır, ölenleri bile ayırıp arkalarından paye vermek yada öteki gördüğünü lanetlemek değil…Bırak onu memleketimizin bol sayıdaki cahil ve sosyopat güruhu yapsın, yapıyor da zaten! Bayrak, asker, vatan, millet, devlet gibi hepimize ait olması gereken sembol ve kurumları tekrar hepimizin yapma çabasıyla yola çıkıp; bayrağı Kürde karşı sopa gibi sallayan, şehit cenazelerini bile kin ve düşmanlık malzemesi yapan, askeri polisi bir tarafın silahlı gücüne indirgeyen böylece Kürt halkını da öteki taraf olarak PKK vesayetine mecbur bırakan eski Türkiye’nin alışkanlıklarını tekrar diriltmek, karakol baskınında kaybettiğimiz gencecik çocuklarımızın acısından daha derin bir travma yaratıyor. Bir büyük değişimin, devrimin liderine yakışmıyor “Tansu Çiller” taklidine dönüşmek! Erdoğan, bir daha Tansu Çillerler, Öcalanlar, Ağarlar, Çatlılar çıkmasın, bu ülke o fasit daireye hapsolmasın, cesurca ve ezber bozan politikalarla bambaşka bir aydınlığa kavuşsun diye var ve halk sadece bu nedenle dört defadır arkandayım mesajı veriyor…

Türkiye için en tehlikelisi de,Erdoğan`ın` Erbakan`laşması, yani kendi statükosunu, misyonunun önüne geçirip, davasını da bu statükoyu korumanın aracı haline dönüştürmesidir.

Bu tavır devam ettikçe toplumsal barışın gerçekleşmesi gecikir ve daha fazla kurban veririz.. BDP yöneticileri belki de iki taraf da silahları sustursun derken, hükümet ya da devlet, vatandaşıyla polemiğe girmesin, onu can düşmanı bellemesin, vatan haini ilan etmesin, demek istiyordur. Biz bunu başarabilirsek bizi merakla takip eden komşu ve kardeş halklar da başarma konusunda özgüven kazanacaklar. Bir başbakana düşmez vatandaşı mimlemek, diğer partileri bitirmek. Seçim süreci sona erdi, kazandınız artık Türkiye’nin başbakanısınız yani `kral çıplak` demek istiyor insan insiyaki olarak. Ama AKP`cilerin başbakanı olmaksa maksadınız o başka. Başarı daha uzun süre iktidarda kalmak değil, milletine yabancılaşmadan, Demirelleşmeden, Çillerleşmeden, gerçek bir millet evladı olarak kalabilmektir.. Varsa bir kusuru-suçu vatandaşın -kim olursa olsun-, bu devletin polisi var, mahkemesi var, onlar icabına bakar. Varsa bir siyasinin de fitne fücuru, millet onun da seçimde biletini keser. Ama bir başbakan, bir hükümet; askerden, polisten, mahkemeden, milletin şu veya parçasının öfkesi ya da beklentisinden rol çalarsa, hepsinin yerine geçmeye kalkarsa, sadece bu kurumlara olan güveni sarsmakla kalmaz, kendi varoluş nedenini de kendisi ortadan kaldırmış olur. Değişimci bir lider ve partiye düşen, halkı, insanları değişmeye zorlamak, değişmeyeni azarlamak değil, koşulları değiştirerek herkesin güven, hürriyet ve adalet beklentisini karşılamaya çalışmak olmalıdır.

Kürt sorunu PKK ve BDP’nin değil, hatta sadece Kürtlerin değil hepimizin, tüm milletin, Türkiye’nin sorunudur. Ama PKK ve Kürdün kendisini sorun olarak gören zihniyet, yani sonuçlarla uğraşarak kolaycılığa sığınan dar görüşlülük, bugün ülkeyi değil ama milleti bölünmenin eşiğine getirmiştir.

Aynı yaklaşımlar kadın sorunu için de geçerlidir. Kürt sorunu gibi kadın sorunu da temelde zihniyet sorunudur. Ve bu iki sorun da birbirinden bağımsız değildir. Başörtü sorunu, dayak ve cinayet ve Kürt sorunu.. İkisinin de sonuçları kadar sebepleri de aynıdır ve çözüm, beklenti de aynıdır: tanınma yani iade-i itibar.. Hem devletten, hem toplumdan beklenen sadece ve sadece budur. Kadınlar der ya hani eşlerine, bir güzel söz duymak istiyorum diye..

Kadın konusunda olumlu adımlar atılıyor ama esas çözüm bataklığı kurutmaktır. Hadi diyelim şiddet ve ölüm tehdidi altındaki kadını koruma altına aldık? Aileden sorumlu devlet bakanının konumu, milletvekili, memur, akademisyen kadınların konumu, meclisteki çaycı kadından, temizlikçi kadından, ev kadınından daha aşağı ve sallantıda olan, yani makam mevki elde etse bile yetki ve inisiyatif kullanamayan kadınların olduğu bir Türkiye olarak asıl bunu nasıl değiştireceğiz? Bakan Fatma Şahin’i sizden –sizin o ataerkil, adeta kabile şefi tavrınızdan- kim koruyacak? Hangi kanun, hangi koruma tedbiri bunu sağlayabilir? Kadına bu güven ve inisiyatifi vermeden makam veren, koruma tedbirleriyle korumaya alan, yasal güvenceye almadan yasak kaldıran bu erkeksi idare tarzı, iade-i itibar verebilir mi?

Kemalist devlet, kendince çağdaş ve batılı görünümlü tek tip bir toplum yaratmak adına halkına zulüm etti, sonu tam bir fiyasko oldu. Toplumu kendi kafasındaki kalıba uydurmak isteyen her kesim kaybetmeye mahkumdur. Aslolan zarf değil, mazruftur. Devlet düşman yaratma politikasından vazgeçecekse önce günah keçisi aramaktan, en zayıfa vurmaktan vazgeçmelidir. Bizim ananelerimize de aykırıdır, zayıfı hedef almak, en savunmasıza saldırmak.

Toplum doğası gereği renkli olacak. Ama devlet renksiz, tarafsız olmalıdır. Milletinin ve coğrafyasının dayandığı değerlerin gerçek temsilcisi ve hamisi olmalıdır. Başka formül de yoktur bu bataktan çıkmanın. Bu dönüşümü sağlayamazsak; bu garabetleri –arkası yarın tadında- izlemeye devam edeceğiz. Kadınların ve Kürtlerin ve diğer renklerin, önce insan olarak onurlarını iade etmek de başka baharlara kalacak.

İktidar; muhalefetten de bir şeyler öğrenmeye çalışan yani iletişime açık bir tavır sergilemelidir. Muhalefet de, iktidara yardımcı olmalı, yapılan onlarca doğru işin hakkını teslim etmeli, olumlu anlamda -içte ve dışta- değişim sürecine katkı sunmalıdır. Memleketimizin Kürdü, kadını, yoksulu, başörtülüsü ancak hep birlikte ve pozitif bir katkıyla özgürleşebilir, kimlik kazanabilir ve ancak o zaman bütün toplum rahat ve huzura erebilir.

Ama bu gidişle, onların değil de sizlerin, partilerin ve liderlerin egosu bu çukurdan çıkışımızı engelleyen asıl sorunumuz olacak gibi görünüyor…

 Haber10

———————————-
Ayşe Doğu
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI