Endülüs’ten birkaç not

0
111

Ocak ayı ortasından hiç umulmayacak güzel bir havada, Kurtuba’nın biraz dışındaki Medînetu’z-Zehrâ Sarayı’nı geziyoruz. Burası, 929 yılında üstlendiği ‘halife’ unvanıyla Endülüs Emevî emirliğini hilâfete dönüştüren 3’ncü Abdurrahman’ın inşa ettirdiği bir saray-şehir.

İspanya Turizm Bakanlığı, sarayın kalıntılarını ziyaret etmek isteyen herkesin, biraz aşağıdaki kapalı bir alanda Endülüs sanatı, mimarisi ve siyasetiyle ilgili doyurucu bir kısa filmi izlemesini şart koşuyor. Böylece tarihî eser alanını boş bir zihinle gezmekten kurtuluyor, Endülüs’ün ihtişamını zihninizde kolayca canlandırabiliyorsunuz.

Medînetu’z-Zehrâ, İspanya’da 711’den 1492’ye kadar yaklaşık 800 yıl devam eden Müslüman hâkimiyetinden günümüze kalan az sayıda anıt eserden biri. Ama ilginçtir, Kurtuba Ulu Camii ya da Gırnâta’daki Elhamrâ Sarayı gibi Hıristiyanların eline düşerek deforme olmamış burası. 936’dan itibaren 40 yıl içinde kademe kademe inşa edilen saray, sadece 80 yıl sonra Müslüman Berberî kabilelerinin istilası sonucu harabeye dönüşmüş. Hem sıradan halkın hem de sonraki devletlerin harabedeki malzemeleri başka inşaatlarda kullanmak üzere alandan taşımasıyla, sarayın kalıntıları fiziken de ciddi oranda yok edilmiş.

Medînetu’z-Zehrâ’nın serencamı, Endülüs topraklarındaki Müslüman hâkimiyetinin seyrini andırıyor adeta. Yıllar evvel, Endülüs tarihini ilk kez derli-toplu okuduğumda, büyük bir şok geçirdiğimi hatırlıyorum. O zamana kadar “yekpâre esenlik” olarak tasavvur ettiğim 800 yıllık Müslüman Endülüs serüveni, aslında çoğu dönemde iç karışıklıklar, çatışmalar ve dışarıdan gelen sürekli saldırılarla doluydu. Üretilen muazzam bilgi birikimine, yetişen birbirinden parlak isimlere ve inşa edilen abidevî eserlere rağmen, Endülüs’ün huzur ve sükûnet bulduğu zamanlar, oldukça nadirdi. Bu durum, hayalimde canlandırdığım Endülüs’ten epey farklıydı elbette, ama bütün can acıtıcılığına rağmen hakikat de buydu.

Endülüs’ün yetiştirdiği isimlerin çoğu, büyük kargaşa dönemlerinde aradan sıyrılmış kişilerdir. Abide eserler, kanlı taht kavgalarından ve siyasi mücadelelerden bağımsız değildir. Örneğin, Elhamrâ Sarayı’nın, Endülüs’teki son İslâm emirliği olan Gırnâta Nasrîlerinin çöküş döneminde en mükemmel formunu bulduğu gerçeğine, çok az insan dikkat kesilir. Aynı gerçek, Kurtuba Camii için de geçerlidir. Entrikalarla dolu siyaset tarzı Endülüs Emevî Hilâfeti’nin en çalkantılı yıllarını meydana getiren ve nihayet sonunu tayin eden Başvezir Mansûr’un, camiye bugün gördüğümüz ihtişamını kazandırmış olması da ilginçtir.

Bu açıdan bakınca, Endülüs serüveninin biz sonraki nesillere verdiği en büyük derslerden biri şu: “Nasıl ki insan hayatı tamamen mutluluk ve huzurdan ibaret değilse, siyasi hâkimiyet süreçleri de böyle olmuyor. Medeniyet dediğimiz olgu, toplam sonuçlardaki parlak noktalara bakarak vardığımız bir karar, bir tür genelleme aslında. Endülüs medeniyeti de, ortaya çıkardığı ışıkla gözlerimizi kamaştırırken, aynı zamanda sarsıntılı, sarsıcı ve ibretlerle dolu bir tarihsel sürece işaret ediyor.”

***

Müslümanların Endülüs hâkimiyeti denince, Gırnâtalı âlim İbrahim bin Musa eş-Şâtıbî’nin ilginç hikâyesi özellikle dikkatimi çeker. 1320-1388 arasındaki 68 yıllık ömrü boyunca Gırnâta’nın dışına hiç çıkmayan ve sadece ilmî çalışmalarla meşgul olan Şâtıbî, şeriatın zahirine büyük titizlikle bağlı bir fıkıhçıydı. Kendi döneminde, ‘bidat’ olduğunu düşündüğü uygulamalara karşı verdiği mücadele, siyasi çevrelerden ve ilmiye sınıfından dışlanmasına yol açtı. İmam-hatiplik görevinden el çektirilirken, adeta toplumsal boykotla karşı karşıya kaldı. Fikirleri nedeniyle, yetiştirdiği az sayıda -sadece beş- öğrenci bile ayrıma ve sansüre uğradı.

Tüm bunlar olurken, Şâtıbî de aklına koyduğu bir eserin yazımına odaklanmıştı bir yandan. İslâm fıkıh usulünü ‘maksatlar’ açısından değerlendirmeye tabi tutacak, kendi dönemine kadarki birikimi de bütüncül bir bakış açısıyla yeniden yorumlayacaktı. Dışarıdan gelen tazyiklere hiç takılmadan kitabına odaklanan Şâtıbî, uzun bir emeğin sonucunda tamamladığı eserine “el-Muvâfakât” adını verdi.

İlk defa 1885’te Tunus’ta yayımlanıncaya kadar İslâm dünyasının neredeyse habersiz olduğu el-Muvâfakât, bugün İslâm fıkıh felsefesinin temel metinlerinden biri. İçeriğine ve bakış açısına itiraz edenler bile, el-Muvâfakât’tan müstağni kalamıyor. Literatürde öylesine sağlam bir yer sahibi. (Eser, Prof. Dr. Mehmet Erdoğan çevirisiyle İz Yayıncılık tarafından Türkçeye de kazandırıldı.)

Şâtıbî, aleyhteki bütün şartlara rağmen işine odaklanmayı, imkânlar çerçevesinde hiç durmadan çalışmayı ve böylelikle verilen samimi emeğin günün birinde mutlaka hedefini bulacağını bize hatırlatan muazzam bir örnek. Endülüs medeniyetinin birçok parlak temsilcisinin yanında, Şâtıbî henüz üzerinde yeterince konuşmadığımız, belki de hiç tanımadığımız bir isim. Fikirlerinin içeriği ve çerçevesi ne olursa olsun, onun cesaret ettiği ve başardığı şey, en azından bilinmeyi hak ediyor.

Ve Endülüs de, ezberlerden arınmış bir yaklaşımla, bilgiye ve somut verilere dayalı şekilde yeniden derinlemesine tefekkürü hak ediyor.

Taha Kılınç / Yeni Şafak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.