Endülüs korkusu, Selçuklu rüyası-I – (Ahmet Özcan)

0
181

Tam bu ortamda, İstanbul Beşiktaş’ta Enver Bey’in evinde bir toplantı yapılır. Sonradan İmparatorluğun son direniş hattını yönetecek olan bu genç kadrolar, İtalya’ya karşı direnmek gerektiği konusunda fikir birliğine varırlar.

“düşüncenin her korkudan azad olduğu bir ülke
bir ülke ki insanları dimdik,
dünya duvarlarla bölünmemiş,
kelimeler gönlün derinliklerinden fışkırır,
emek kemale uzatır kollarını,
aklın ırmağı alışkanlıkların karanlık çölünde kuruyup gitmemiş,
ne olurdu tanrım!

Benim yurdum da böyle bir ülke olsa!”

Tagore

1911 yılında İtalyanlar Trablusgarp’ı (Libya) işgal eder. Osmanlı Devleti, Meşrutiyet Devrimi’yle büyük bir atılım yapmıştır ama İngiltere bu anayasal değişimin ve ‘Birlik-Hürriyet-Adalet’ şiarının Mısır ve Hindistan halklarına ‘kötü örnek’ olmasından korktuğu için, Rusya ise Osmanlı’nın özellikle Balkanlarda yeniden toparlanmasını istemediği için bu devrimi boğacak her çareye başvurmaktadır. Tecrübesiz İttihat Terakki kadrolarının karşısına her tür etnik, dini, ekonomik ve siyasi sorun çıkartılmaktadır. Devlet, İtalya’ya dur diyecek halde değildir. Yaşlı paşalar, ‘Ver, kurtul!’ psikolojisi ile Kuzey Afrika’yı çoktan gözden çıkartmıştır.

Tam bu ortamda, İstanbul Beşiktaş’ta Enver Bey’in evinde bir toplantı yapılır. Sonradan İmparatorluğun son direniş hattını yönetecek olan bu genç kadrolar, İtalya’ya karşı direnmek gerektiği konusunda fikir birliğine varırlar. Enver, Talat, Mustafa Kemal, Ali Fuat, Rauf, Ömer Naci, Ömer Fevzi, Kuşçubaşı Eşref… Daha bir çokları gizlice Trablusgarp’a giderek yerel güçleri örgütleyecek ve direniş başlatacaklardır. Plan, Osmanlı Genelkurmayı’na iletilir ve genç subaylar firari gösterilerek Osmanlı’nın resmi tutumuna halel gelmemesi sağlanır. Böylece devlet; Düveli Muazzama’yı daha fazla kızdırmayacak, el altından direnişi destekleyebilecektir. Hazırlıklar yapılır ve bir avuç genç idealist, çeşitli kılıklarla farklı yollardan Trablusgarp’a intikal ederler. Tanin Gazetesi muharriri Mustafa Şerif sahte kimliğiyle giden Mustafa Kemal, Mısır’dayken çocukluk arkadaşı Salih Bozok’a  yazdığı mektupta şöyle der:

                                                                       “ Değerli kardeşim…Bilirsin, Trablusgarp meselesi ortaya çıktığından beri oraya gitme teşebbüsünden geri durulmadı. Bir defa Şam vapurunda üç gün kaldıktan sonra döndürüldük. Ondan sonra Tunus veya Mısır yoluyla gitmeye teşebbüs ettik…

                                                                       Bu defa Ömer Naci ve daha iki kişi ile Mısır üzerinden hedefe yürümek üzere İstanbul’dan hareket olundu.

                       &n
bsp;                                               Harbiye Nazırı da ister istemez eşlik etti. Lüzum ve fayda görürsem bazı arkadaşları isteyeceğim. Şimdilik temin edilecek noktalar var. Benim nerede olduğumu duyurmayın. Daha bir müddet için validemi dahi haberdar etmeyin. Ara sıra benim tarafımdan İstanbul’dan mektup gönderin…

                                                                       … Arkadaşlar ne alemdedir? Vatanı kurtarmak için şimdiye kadar olduğundan ziyade gayret ve fedakarlık elzemdir. Endülüs tarihinin son sayfalarını okuyunuz… Allah’a ısmarladık.”

                                                                                               Şerif (Mustafa Kemal), İskenderiye 4 Ekim 1911

Mektubun sonundaki satır, bu genç subayların Trablusgarp’a gitme ısrarının nedenini çok güzel özetler aslında. Daha doğrusu, 93 Harbi (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı)’nden sonra Osmanlı Devleti’nin içine girdiği psikolojinin özüdür bu; “Sonumuz Endülüs gibi olmasın!…”

Bilindiği gibi 711-1492 yılları arasında tam 781 yıl İslam egemenliğinde kalan ispanya’da Hıristiyanların katliam ve sürgünleri sonucu Müslüman nüfus tasfiye edilmiş, 1614 yılına gelindiğinde neredeyse bütün Müslümanlar ispanya’dan kovulmuş durumdaydı. Bu kanlı dinsel nefret, haçlı seferleri gibi işgal deneyimlerinden sonuç alamayan Avrupa barbarlığının ulaşabileceği zirve noktasını bütün Müslüman zihinlere kazımıştı. 

Sultan Hamit ve ona karşı mücadele eden İttihatçı kadrolar, aynı kaygıyı paylaşarak, işte bu yıkılıyoruz psikolojisini, Endülüs gibi olacağız korkusuyla tarif etmişler ve bütün güçleriyle bu felaketi engellemeye çalışmışlardı. Balkanlardaki toprak kayıplarını bir dereceye kadar zorunlu küçülme olarak karşılayan bu akıl, Ermeni hadiselerinin giderek artması ve Osmanlı Bankası baskını ile Payitaht’a kadar sıçraması üzerine, tehlikenin yenilgi ve küçülme değil, tamamen yok olma; yani Müslümanların Anadolu’dan ebediyen sökülüp atılması boyutunda bir tehlike olduğu tespitini yapmışlardı. 93 Harbi’nden sonra Endülüs konulu onlarca kitap yayınlanmış, yine devletlerin insanlar gibi doğup büyüyüp ölen organik varlıklar olduğunu anlatan İbn Haldun’un Mukaddime adlı eseri çok okunan kitaplardan olmuştu. Osmanlı’nın son akil kadroları, bu korku ve kaçınılmaz son duygusuyla büyümüş, bütün gayretleriyle bu kaderi yenmek için direnişe geçmişti.

Birinci Dünya Savaşı’na girme isteği, savaşın ortasında Mısır’a Kanal Seferi ve sonrasında Suriye-Lübnan-Kudüs’te Yahudi, Hıristiyan ve Milliyetçi Araplara Cemal Paşa’nın uyguladığı tehcir politikası, ‘Eğer Anadolu’dan sökülürsek bu bölgeleri yurt ediniriz.’ anlayışının gizli hazırlığıdır aynı zamanda. Savaş’tan sonra Enver Paşa’nın arkadaşları ile Berlin’e giderken kaçıp Kafkasya ve sonra Türkistan’da yeni bir hareket başlatma çabası da son tahlilde aynı anlayışa dayanır. Yani son sığınak olarak Müslümanlara Türkistan’da özgür bir yurt hazırlamak… Yine Ermenilerin Batı’nın bölgedeki müttefiki olacağı ve Müslüman unsurların parça parça sürülerek bölgeden temizleneceğine dair bu inanç, tehcir -ve sonra mübadele- ile karşı temizliğe giden yolu da açacaktır.

Endülüs korkusu, Cumhuriyet’in temel politikalarına da sinmiştir. Lozan’da masaya Müslümanların temsilcisi olarak oturan kadrolar, Kürtleri de -Müslüman anlamında- Türk olarak kabul ettirmiş ve gayri müslim nüfusu mübadele ile tehlike teşkil etmeyecek bir düzeye indirmek istemiştir. Kemalist kadrolar, İngiltere ve Rusya arasındaki yeni dengeye uygun bir perspektifle, hem İngiltere’nin talebiyle İttihatçıları ve Komünistleri tasfiye etmiş, hem de 1925, 1929 ve 1937 tenkillerini gerçekleştirerek Rusya ve Fransa’nın olası bölgesel müdahalelerini engellemeye çalışmıştır. Çünkü Bolşevik Rusya Stalin’le birlikte Orta Asya ve Kafkasları ele geçirmiş, İran’la işbirliği içinde Ortadoğu’ya inme hayallerini bölgedeki Kürtler üzerinden gerçekleştirmenin yollarını aramaktadır. (Nitekim bu hayali gerçekleştirmek için II. Dünya Savaşı sırasında Rus desteğiyle İran’da Mahabat Kürt Cumhuriyeti kurulacak fakat İran Şahının İngiltere’ye yanaşma şantajı nedeniyle çok kısa süre sonra kanlı bir şekilde ortadan kaldırtılacaktır.)

Fransa ise, I. Dünya Savaşı’nda Sykes-Picot Antlaşması ile İngilizlerle birlikte paylaştığı Ortadoğu’dan adeta çırak çıkmıştır. İngilizler bin bir hileyle Fransa’nın payına düşen Irak’a el koymuş ve petrol bölgeleri yerine Suriye ve Lübnan gibi sorunlu bölgeleri Fransa’ya bırakmıştı. Bu nedenle İngiltere ile işleri yürüten Kemalist kadroların başını ağrıtacak her gelişmenin arkasında uzun bir süre Fransa yer alacaktır. Bunda Fransa’nın kadim Ermeni siyaseti, Suriye ve Lübnan’daki Ermenilerin ısrarlı çabaları ve Anadolu’daki Kripto Ermeniliğin önemli bir yeri vardı. Kemalist kadroların özellikle Ağrı ve Dersim isyanlarına dönük sert tepkileri ve sürgün politikalarında, kökleri Endülüs korkusuna kadar uzanan ve Fransa tarafından bölgede Ermenistan ve Kürdistan kurdurulacağı şeklinde güncellenmiş endişeler yatmaktaydı. II. Dünya Savaşı yaklaşırken, bölgedeki denge oyununda Fransa-Rusya-Suriye ve İran bir tarafta, İngiltere-Türkiye-Irak ve Afganistan ise öteki taraftaydı. Savaş öncesi yaşanan Dersim İsyanı’na cevap, Hatay’ın ilhakı olacaktır. Her iki olayda sayılan ülkelerin siyaseti, belirttiğimiz tarafların ilişkilerini -yeteri kadar- açıklıkla ele verecektir.

Bu dış denklemler göz ardı edilerek, I. Dünya savaşı travmasından sonra kurulan Cumhuriyetin bir çok politikası doğru analiz edilemez.

Mesela, 1920 başlarında Kürtlere özerkliği bile tartışacak kadar memlekette Kürt olduğunu bilen Cumhuriyetin kurucu kadrolarının, 1925’ten sonra ısrar ve inatla Kürtlüğü, Lozan’da kabul ettirdikleri tek ortak hukuki bağ olarak Müslüman manasında Türk kimliğinin içinde eritmeye dönük politikaları da benzer kaygıların bir sonucudur. Lozan müzakerelerinde batılılara Kürtleri de ısrarla Türk (Müslüman) kategorisinde kabul ettirme çabası, hem Anadolu’yu bir bütün olarak Müslüman bir ülke coğrafyası şeklinde tanımlama, dolayısı ile bu coğrafyada kalan Hıristiyanlar için batının öngörebileceği bağımsız bir devlet talebinin önünü kesmeyi amaçlamaktaydı, hem de İran’la tampon bölgede yaşayan Kürt nüfusun I. Dünya savaşında bazı aşiretlerin İran, Rusya ve İngiltere tarafından kullanılmaya çalışılması tecrübesi de göz önüne alınarak uzun vadede Anadolu birliği içinde entegre edilmesi hedefleniyordu. Çünkü mesele etnisite, din ve mezhep değil, varlık ve beka kaygısıydı…

Ve bu yüzden Cumhuriyet politikalarında yapılmaya çalışılan şey ile yapılma yöntemleri ayrı ayrı tartışılmalıdır. Sonumuz Endülüs olmasın kaygısı, dönem koşulları ve ondan 100 yıl geriye giderek bakıldığında, o dönem kadroları nezdinde makul ve anlaşılabilir bir var kalma refleksinin ifadesidir. Ancak tabiri caizse, bunun için baltayla göz ameliyatı yapılmıştır.

Endülüs korkusu, bir refleks olarak,  II. Dünya Savaşı sonrası da devletin derin bilinçaltını yönetmeyi sürdürür. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları, Kıbrıs vesilesiyle açık ve örtük olarak Rum nüfusun tasfiyesi bu politikanın devamı olarak değerlendirilebilir. 1980 öncesi Komünizmle savaş konsepti ve 1980 sonrası PKK ile mücadele süresince de aynı korkular devletin reflekslerini yönetmeyi sürdürmüştür, denilebilir. Hatta halkın diline kadar düşen PKK’nın Kripto Ermenilerin örgütü olduğu ve tek amaçlarının Kürdistan değil, 1915’in intikamı olduğu söylentisi -sünnetsiz terörist haberleri- bir suçlayıcı kara propaganda değil, bir tespitin zaman zaman dile getirilişi gibidir. Örgütün işe Kürt köylerini basarak başlaması, isyan tarihi boyunca kendi mensupları da dahil acımadan çok sayıda Kürt’ün kanına girmesi, Kürtleri kendi adlarıyla tarihe çıkartan –daha doğrusu Kürt’ü Kürt yapan- Osmanlı ve Müslüman kimliğinden uzaklaştırma çab
aları ve Kürtlük adına tek başvuru merci olmaktaki ısrarıyla Kürtlerin kaderini eline almaya çalışması, bu şüpheleri doğuran sebeplerdir.

Anadolu’nun dini, etnik ve mezhebi toplulukları konusunda ‘Osmanlı devlet aklı’nın bakış açısını yansıtması açısından ilginç bir örnek, 1910 yılında İttihat Terakki adına Anadolu’daki inanç gruplarının envanterini çıkarmakla görevlendirilen Baha Said Bey’in çalışmalarıdır. Cumhuriyet sonrası da özellikle Alevilik, Bektaşilik, Nusayrilik, Ahilik gibi konulardaki saha araştırmalarını sürdüren Baha Said Bey’in, “Türkiye’de Alevi-Bektaşi, Ahi ve Nusayri Zümreleri” ismiyle neşredilen kitabındaki şu satırlar ilginçtir:

“Cumhuriyet Türkiyesi sınırları içinde yaşayan öyle topluluklarımız var ki; bunları, Hıristiyan zümreleri, kendi muhtedileri diye kaydetmekte bir sakınca görmüyor.

Mesela Kargın, Avşar, Tahtacı, Çepni Alevileri nüfus bakımından kesif bir cemiyet meydana getirdikleri halde, genellikle ‘Ortodoks’ Rumların Türkleştirilmiş zümreleri diye kabul edilirdi. Dersim, Kiğı, Tercan, Bayburt, Iğdır vb. Alevileri de, Ermeni nüfus kayıtlarında birer ilave olarak yer alırdı.

Özellikle Protestan misyoner istatistikleri, Mütareke’den sonra bunları neşrediyordu.

Hıristiyan azınlıkların, bu Alevi topluluklarını ‘Hıristiyan kırması’ diye göstererek Avrupa’nın kafasını şişirmesi ve bunu başarmasının mutlaka incelenmesi gereken ibretlik bir hadise olduğunu, Merzifon Amerikan Kolejinde tutulan gizli Pontus belgeleri de ispat etti…” (Kitabevi Yay. İst. 2000)

Yine Avrupa bakışını anlamak için başka bir örnek; I. Dünya Savaşı’na Almanya safında savaşmak için Venezüella’dan gelen koyu Katolik bir Hıristiyan gönüllü olan Rafael De Nogales Mendez’in anılarıdır. “Osmanlı Ordusunda Dört Yıl” başlığıyla Türkçeye de çevrilen (Yaba Yay. İst. 2008) kitapta, Nogales, Almanların isteği üzerine Osmanlı üniformasıyla ve Albay rütbesiyle katıldığı Doğu Cephesi’nden başlayarak, Musul, Bağdat, Filistin ve Sina Cephelerindeki savaş anılarını anlatır. Özellikle Doğu’da Rus ve Ermeni çetelerle mücadelelere katılır ve Van, Bitlis, Muş, Diyarbakır gibi yörelerdeki Ermeni katliamlarına tanık olur. Savaş sonrası İngilizce, Almanca ve Fransızca yayınlanan kitabında Nogales, kıyımlara sebep oldukları için Ermeni ileri gelenlerini suçlamakla birlikte, bizzat katıldığı ve gözlemlediği bu olayları kayda geçirerek Avrupa kamuoyu için önemli bilgiler sunar. Olaylarda Türkleri ve Türk ordusunu sorumlu göstermez ama bazı komutanlar, valiler ve onların yönlendirdiği, bölgedeki Kürt ve Çerkez aşiretlerini suçlar. Ermenilerin Batı’nın bölgedeki sadık müttefikleri olma şansını yitirdiklerini, Ruslara kanarak isyan etmekle yok olmayı hak ettiklerini savunan Nogales, Kürtler için şöyle der: “Kürtleri veya karduchosları, silahları dışında Anabasis’in anlattığı gibi buldum… Düşünceme göre Kürtler, Yakındoğu’da geleceğin ırkıdır. Onlar daha eski uygarlıkların kötülükleriyle körelmemişlerdir. Genç ve cesur bir ulustur.” (a.g.e. sh. 51)

Nogales’in 1921 yılında yayınlanan ve birinci elden bir şahit olarak Batı kamuoyuna hangi bölgede hangi aşiretlerin nasıl bir Hıristiyan kıyımı yaptıklarını anlattığı kitaptaki bu tür tespitler adeta, Kürtlerin Batılılar için bölgede geleceğin yeni müttefikleri olabileceği, ama önce suçlarının cezasını çekmeleri gerektiği fikrini aşılamaktadır…

Bu ve benzeri fikirlerin de katkısıyla devlet refleksi, daima farklı kimlik ve taleplere kuşkuyla bakmış, tek tipleştirme veya tasfiyeyi kesin ve kolaycı bir çözüm olarak benimsemiştir.

Endülüs korkusu, devletin İslam siyasetini de belirlemiştir. Mesela görünürde din karşıtı bir vitrin düzen Cumhuriyetin, derinlerde ve uzun vadede son derece katı ve koyu Sünnilik yorumlarını bile destekleyerek dindar bir nüfus yaratma politikası uyguladığı bile söylenebilir.

  • Müslümanız, sizin gibi olmayacağız! – (Ahmet Özcan)
  • “Darüs Selam’a hoş geldiniz” – (Ahmet Özcan)
  • Barış sürecinden ‘kerim devlet’e… – (Ahmet Özcan)
  • Kürdistan`dan dostluk selamı: Ser seramin ser çavemin – (Ahmet Özcan)
  • Ortak acı, adil hafıza: Örtülü sömürgeden gerçek devlet olmaya doğru – (Ahmet Özcan)
  • Kemalizm’in bataklığından entelektüel çıkmaz! – (Ahmet Özcan)
  • Ortak acı, adil hafıza: Örtülü sömürgeden gerçek devlet olmaya doğru – (Ahmet Özcan)
  • Devletin dini adalet dinin devleti özgürlüktür – (Ahmet Özcan)
  • Derin Anadolu`nun Sessizlik Senfonisi – (Ahmet Özcan)
  • Ulus’tan Millet’e geri dönerken; umut, ateş ve duman – (Ahmet Özcan)