Düşünce Akademisi'nde Bu Hafta

0
104

Düşünce Akademisi düşündürmeye devam ediyor. Konuların enine boyuna tartışıldığı akademiye ilgi artıyor.

Düşünce Akademisi’nin bu hafta ki konusu Adalet kavramıydı. Ahmet Özcan’ın sunduğu derste adalet kavramı enine boyuna tartışmaya açıldı. Özcan konuşmasında kısaca şunlara değindi:

Adalet: En çok özlenen, istenen kavramdır. Adalet’in hem eşitlik hem de denge manası vardır. Tanım olarak adalet: Her şeyin olması gerektiği yerde olmasıdır. Adalet kavramının zıttı zulüm dür. Hak kavramı, eşitlik kavramı ve özgürlük kavramı ile iç içedir. Hak kavramı insanların ihtiyaçlarının karşılanmasıdır, Adalet ise bunu karşılama uğraşıdır. Sosyal hayattaki hakları makul bir seviyeye getiren Adalettir. Hukuk da buradan doğmuştur. Bir yerde hukuktan bahsediliyorsa, Adaletten bahsediliyor demektir. Adalet’in ya da hukuk’un yerinde olmadığı ortamda zulüm vardır. Bizim toplumlarımızda Adalet kavramı kullanılırken, batı toplumlarında Eşitlik kavramı kullanılır. Sosyalizm de bu eşitlik talebinin üzerine kurulmuştur. Eşitlik, batıda en kutsal kavramdır. Bizde Adalet (denge) daha baskındır ve düzen ön plana çıkmıştır. Adalet kavramı artık denge düzeyine indirgenmiştir. Artık toplumlarımızda eşitlikten çok ayrıcalık talep edilmektedir. (Kürt, Alevi sorunları)…

Adalet kavramının Devlette ki yerine ise şöyle değindi: Devlet dediğimiz kavram Adalet ile özdeşir. Adaleti olmayan devlet zulüm verir. Devletin imanı Adalettir. Kutsal devlet telakkisi Adaleti temsil eder. Bu gücü Allahtan alır. Adalet, kutsal bir kavramdır. Devleti de Adalet kavramı kutsar, temizler. Devlet sadece Adaletli bir yönetim sağlarsa kendisine ihtiyaç vardır. “Adalet Mülkün temelidir.” Şeriat, İslam’a özgü bir şey değildir. Kökeni Hammurabi kanunlarına kadar dayanmaktadır. Şeriat, hukuk demektir. İslam, yeni bir hukuk getirmemiştir. Örneğin; hırsızlık yapan bir insan. Bu insanın elinin kesilmesi ya da hapse atılıp yargılanması sadece yöntemlerden biridir. Burada ki amaç hırsızın yargılanmasıdır. Önemli olan hırsızlığın, zinanın ve kötülüğün engellenmesidir. Adalet evrenseldir, tartışılamaz. Biz, Adalet’e devlet diyoruz. Bir devletin tek ve öncelikli işi Adalet’i sağlamaktır.

Adalet’i savunmak: Adalet’i savunan insanın Adaletli olması lazımdır. Adalet davası, Adalet ahlakı gerektirir. Adaletsizlik yaparak Adalet’i egemen kılamayız. Farklı toplumlarda kullanılan farklı yöntemler, Adalet arayışı için gereklidir. Adil bir insan, herkes için düşünen bir insandır…

Bir önceki haftanın Düşünce Akademisi derslerinde ise iki konuşmacı vardı; İslam Düşünce Ekolleri: Ramazan YILDIRIM,  Edebi ve Felsefi Metin Okumaları: Ümit AKTAŞ.

Kader bahsinin konu olarak işlendiği İslam düşünce ekolleri seminerinde, Kelam ilminin tartışa geldiği bir bahis olarak YILDIRIM, farklı yönleriyle kader konusunu ele aldı. “İnsanın hayata geldiğinden beri merak ettiği soru, Allah ile arasındaki ilişkinin mahiyetidir. Bu ilişki neden sonuca mı bağlıdır yoksa kendiliğinden mi gelişir?” diyerek sözlerine başlayan YILDIRIM şöyle devam etti.

” Esasen bu tartışmalar resmi olarak Sıffin olayı ile başlar. Daha eskilere gidecek olursak, Hz Ömer veba salgını olan bir şehre girerken gelişen bir konuşmadan kader ile ilgili tartışmaların sahabe döneminde de olduğunu görürüz. Hz Ömer şehirdeki salgını duyunca geri döner, yanlarındaki sahabelerden biri de sorar: Ya Ömer Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun? Hz Ömer şöyle cevap verir: Evet. Allah’ın bir kaderinden diğerine kaçıyorum.”

YILDIRIM, dersin devamında mezheplerin kader yaklaşımlarına deyindi. “Mutezile; insan fillerini irade eder, yolunu kendi çizer, kendi tayin eder, der. Mutezile de insan merkezli bir bakış açısı söz konusudur. Diğer yandan Eşarî alimler ise; Allah her şeyi yaratandır, var edendir. Öyleyse insanın fillerini tayin eden de Allah’tır, derler. Bunlara Mutezile, Eşarî’ye Cebriye diye hitap eder kaderci anlayışlarından ötürü. Mutezilî akım Allah’ı merkeze alarak görüş bildirir. O’nun iradesi olmadan bu dünyada bir yaprak dahi kımıldamaz.”

Tüm bunlardan sonra şu sonuç çıkarılabilir ve deriz ki, insan da bu dünyada iradeye sahip olduğuna göre ve ahrette hesaptan geçeceğine göre, insan sorumlu bir varlıktır. Bu da iradesini kullanma yeteneğinin kendine ait olduğunu gösterir.

“Kuran a nasıl yaklaşırsanız onu alıp gidersiniz. Bugün çağa uygunlaştırma meselesi zuhur etti. Örneğin; Nisa 4/34 teki ‘darp’ kelimesinin dövün manasını çağa göre farklı anlamlara geldiğini iddia etmek, bu boşanın demektir, Kuran’da dövmekten bahsedilmez, gibi hamasî ifadeler yerine, onu indiği zamanın şartlarına göre okumak gerekir. Kur’an elbette evrenseldir, bu yüzden her toplum kendine has özellikleri ondan bulur. Bugün kelimeyi değiştirmek, mana devinimi yapmak yerine, Kuran’ın bütününde verilmek istenen öze uygun ve ihtiyaçları karşılayıcı bir tefsir yapılabilir.” Diye konuşan YILDIRIM, kader meselesine de farklı taraflardan yaklaşıp değiştirmeye çalışan zihniyete atıfta bulundu.

“Kuran ı Kerimde hem insanın hiçbir iradesinin olmadığı; hem de insanın bir irade ve sorumluluk sahibi olduğunu gösteren ayetler vardır. Kendini tanrısallaştıran insanlar, içinde tağutlar üreyenler için Allahın dilemesi olmasa inkar bile edemezsin, demek gerekir. Ayetlerin bir kısmı, ”Sen bir hiçsin ey insan!” der. Kendini tanrı görenler için insan iradesizdir. Bu Allah noktayı nazarındaki bakışımızdır. Diğer bir kısmında ise: “Ey insan sen irade sahibisin, hayatında bir yaptırımın  var, sorumluluk sahibisin ama dünyaya bak, yapıp ettiklerinden sorumlusun bunlar senin kaderindir. Bu anlamda kaderini sen belirliyorsun.” Bu da insan merkezli bakış açısıdır.

Allah bizleri tercih yapma hakkı vermediği bir konudan sorumlu tutmaz. Bazı konular vardır ki, insanın anlamakta gücü yetmez. Eceli, rızk düzenini ben bile çözemedim, diyen YILDIRIM şöyle devam etti: “ Bu raddeden sonra ihlaslı imana dayanmak lazımdır. Gayba  iman edin, diyen kitabı muhatap almak ve takdir i İlahi’yi devreye sokmak gerekir.”

Ümit AKTAŞ:Edebi ve Felsefi Metin Okumaları’ seminerinde, Izutsu’nun ‘İslam’da Varlık Düşüncesi’ adlı kitabı üzerinden, varlık ve mahiyet konuları işlendi.

“İzutsu, İslamın dünyadaki yeri neresi, sorgulamasında, doğu ve batıcı yaklaşımların Doğu bloğuna atfederek açıklar. Ona göre İslam Doğu ile bütünleşmiştir. İslam düşünürlerinden İbn Sina da işrak geleneğine sahiptir. Buna göre İslam Doğu özlü kültürel bir tabana ve mahiyete sahiptir.” 

Varlık ve mahiyet ilişkisi nedir? Sorusuyla konuya giriş yapan AKTAŞ şöyle devam etti: “ Her nesnenin varlığı söz konusudur ama mahiyet insana özgüdür, diyerek ayırt ederiz. Şu insan şöyle güzel huylara sahiptir, dediğimizde onun mahiyetini anlatmış oluruz. Öyleyse mahiyet iradesi olanla ölçülür.”

“Felsefe tarihinin temel konusu budur, varlık mı önce gelir mahiyet mi? Eflatun, nesneler dünyası ve idealar dünyası olarak ikiye ayırır. Eflatun için hakikat geçmişte bir yerdedir, mükemmel tipler geçmişte kalmıştır. İnsan onlara ulaşabilmek için idealar kurar, tabir yerindeyse. Eflatuncu zaman anlayışı kötümserdir. Başlangıçtaki mükemmellik gittikçe dejenere olmaktadır.

Aristo ise gerçekliklere daha çok vurgu yapar, bu anlamda nesnel dünya baskındır.

Tasavvuf geleneğinde, kesret çokluk, vahdet birliktir. Allahın varlığı muhakkak geriye kalan da çokluktur. İnsan o hakikate varmaya çalışan sâliktir. Hakikate dokunduğunda hisseder ve geri döner..

İnsan zaman zaman o ateşe dokunur. Bu bir mucize, bir hakikat belirtisi, bir keşif olabilir ama ene’l Hak diye bir mertebe olmaksızın.

Heidegger varlığın asıl olduğunu savunurken, İbn Sina aslolan mahiyettir, der

Doğu felsefesi, ne isen o ol, derken; Batı felsefesi ne isen o olma, der. Doğu felsefesinde kötü bir hasletin varsa da kabul etmelisin. Batı da ise o özelliğini aşmalısın isyan etmelisin mantığı vardır. Bu anlamda ne isen o ol, diyalektik mantığı sürdürürken, ne isen o olma da metafizik mantığı sürdürür.

Tasavvufa göre, insanın yolu ırmak-deniz ilişkisine benzer. Tüm ırmaklar denize yani hakikate doğru akar. Yolun sonunda hakikat vardır.

İslam ise ne düalizm ne de hümanizme kayar, orta yoldur.