Düşünce Akademisi'nde Bu Hafta

0
97

İki yıldır düzenli olarak devam eden Düşünce Akademisi’nde bu hafta da iki seminer vardı. Türkiye Modernleşmesi seminerinde Hüseyin Özhazar Edebi Ve Felsefi Metin Okumaları seminerinde Ümit Aktaş vardı.

‘Türkiye Modernleşmesi’ seminerinin bu haftaki konusu; bugünün Avrupa’sının ortaya çıkmasında en önemli gelişmelerin yaşandığı 16. ve 17. yüzyıldaki gelişmeler ve bu gelişmelerin Osmanlı’ya ve dünyaya etkileriydi.

Bu dönemde gerçekleşen siyasi, sosyal, askeri, ekonomik ve kültürel olay ve olgular üzerinde bilimsel ve teknik gelişmelerin etkili olduğuna değinen Hüseyin Özhazar; barut, pusula, gemicilik, kâğıt, matbaa gibi teknik bilgilerin kullanılmasının sonuçları üzerinde durdu.

16. yy. Avrupa’sında çok önemli gelişmeler yaşanırken Osmanlı Devleti’nde ise her alanda çözülme yaşanıyordu. Haçlı Seferleri sırasında İslam dünyasından öğrenilen bilgileri iyi değerlendiren Avrupalıların ortaya koyduğu yenilikleri takip edemeyen Osmanlı Devleti dünyadaki ve Avrupa’daki gelişmeleri sağlıklı bir okumaya tabi tutamıyordu. Bu durum Osmanlı Devleti’ni duraklamaya- gerilemeye doğru sürüklerken Avrupalıların çıkış yapmasına neden oluyordu. 17. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı Devleti, kanun-i kadîme geri dönülürse sorunların çözüleceğine inanıyordu. Osmanlı, ancak 18. yüzyıla gelindiğinde bazı gerçekleri görmeye başlayacaktı. Tüm bu geç kalışın temel sebebi ise iyi bir dünya okuması yapamamaktan kaynaklanıyordu” diyerek konuya giriş yapan ÖZHAZAR, bugün Avrupa’nın siyasi, askeri, bilimsel ve kültürel anlamda bu denli güçlü oluşunun temellerinin atıldığı ‘Yeni Çağ’ gelişmelerini anlattı. Hüseyin Özhazar kısaca şunlara değindi:

“Haçlı Seferleriyle Avrupa’ya taşınan barut, derebeyleri ile krallar arasındaki çekişmelerde krallıkların güçlenmesi sonucunu doğurmuştur. Barutun ateşli silahlarda kullanılmasıyla derebeylikler yıkılırken güçlü krallıklar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu durum askeri alanda da yeni gelişmelerin doğmasını sağlamıştır. Venedikliler barutu kurşun atan silahlarda kullanmaya başlamıştır. Daimi orduların kurulmasıyla şövalyelik önemini yitirmiştir. Bu gelişme Osmanlı ordularının Avrupa askerleri karşısında başarısız olmasını sağlayan etkenlerden biri olacaktır.

Yine Haçlı Seferleri sırasında Müslümanlardan öğrenilen pusulanın geliştirilmesi ve gemicilik alanındaki yeniliklerle okyanuslara açılan Avrupalılar, coğrafi keşifler gerçekleştirmiş ve sömürgecilik hareketini başlatmışlardır. Bu durum, keşfedilen yerlerde büyük acıların yaşanması, talan ve toplu kıyımların yaşanmasına neden olmuştur. Keşfedilen yerlerin yer altı ve yer üstü kaynaklarını sömürerek zenginleşen Avrupalılar kanlı altın ve gümüşleri ülkelerine taşıdılar. Bu durum dünya ekonomisinin alt-üst olmasına neden olurken Osmanlı’da yüksek ölçülerde enflasyonun yaşanmasına ve sosyal çalkantıların yaşanmasına neden olacaktır. Akdeniz limanları tarihi önemini yitirirken Atlas okyanusu kıyıları önem kazanmaya başlayacaktır.

Tarihte ilk kez Çinliler tarafından kullanılan kâğıt Talas Savaşı’ndan (751) sonra Müslümanlar tarafından kullanılmış ve 754 yılında Semerkant’ta ilk kâğıt fabrikası açılmıştır. Avrupalılar kâğıdı yine Haçlı Seferleri sırasında tanıma fırsatı bulacaklardır. İlk kez Uygur Türkleri tarafından kullanılan matbaa konusunda Felemenkli Jan Koster ve Jan Gutenberg’in attığı adımlar Avrupa’da kültürel ve bilimsel önemli değişikliklere neden olacaktır. Bu gelişmeler en çok kilise kurumunun zarar görmesine; Rönesans ve Reform hareketlerine neden olacaktır.”

İlk sansür olayları, keşfedilen yeni yollar, tıp ve astronomi alanındaki gelişmeler, üzerinde duran Özhazar, bu gelişmelerin Avrupa, İslam dünyası, Osmanlı ve dünya üzerinde oluşturduğu etkileri anlattı. Bu gelişmelerin günümüz dünyası üzerinde hangi etkileri oluşturduğunu anlatarak sunumunu tamamladı.

Edebi Ve Felsefi Metin Okumaları seminerinde bu hafta, Marcel Mauss’un ‘Sosyoloji Ve Antropoloji’ kitabı üzerinden konuşulan seminerde, Antropoloji ve insan ilişkisine dair örnekler üzerine konuşuldu. Ümit Aktaş sunumunda şunları söyledi:

“ ‘İnsan’ kavramı üzerine düşünmek gerekir, insan yaratıldığından beri yaşama alanı üzerinde her türlü etkiye sahip, kabına sığmayan bir varlıktır.

İlkel zamanlarda toplumda varlıklı kişiler tarafından, ‘karşılıklı hediyeleşme’ maksadıyla mallarını dağıtarak bir güç gösterisi törenini andıran ‘Potlaç Törenleri’ düzenlenirdi. Bu törenlerdeki tema ‘almak ve vermek’ üzerine kurumlanmış gibi gözükse de bir servet gösterisi ve tüketme, heder etme faaliyetinin örneğidir.

Orta Asya’da Dede Korkut Hikayelerine bakılacak olursa, Hanların mallarını sergileyip ‘yağmalamaya’ izin verdikleri özel günler düzenlediklerini görürüz. Tabi bu ‘yağma’ edilen malların, bir gün vergi ya da farklı yükümlülüklerle aynen geri iade edileceği Han’lar tarafından da bilinirdi.

Bugün kültürümüze ait düğünlerde bu türden Potlaç örneklerine rastlamak mümkün. Eve gelen davetiyeye mutlaka icabet etmek ve gidince de (para eden) bir şeyler takmak ya da hediye vermek gerektiği, geleneğinin halen sürdürülmesi gibi.

Biriktirme denilince, Potlaç tarzı ‘mal paylaşımı’ örneğinden günümüze gelindiğinde, hakim olan sistem Kapitalizm’i incelemek gerekir. Kapital düzen, malların oldukça biriktirilmesi ama dağıtımın yalnızca üretim fazlası mallar için uygulandığını görürüz. George Batey ‘Lanetli Pay’ adlı kitabında, bir şeyi biriktiriyorsan onda lanet birikir, diyerek hiçbir zenginin huzurlu bir hayatı olmadığını da ortaya koymuş olur.

 Kapitalist sistem geride kalmamak için biriktirir de biriktirir fakat herkes kendisi için biriktirir. Sahip olduğunu başkasına vererek bunu görev ve sorumluluk bilme örneğini ise hayat anlamımız İslam’da görürüz.

İslam’daki zekat, infak bilinci; hiçbir malın kişinin kendi himmetinde olmayıp, Allah’ın malını O’nun kuluna vermek gerektiğini öğretir. İslam’da zenginlik ve fakirlik kullar içindir, fakat ikisi arasındaki makas genişletilmeden korunmaya çalışılır. Bu sebeple infak ahlakı malı paylaşma isteğini giderirken, zekat da zengin ya da birikmiş malı olan kişiye dini yükümlülükle malından kırkta birini vermeyi zorunlu tutar. Böylelikle zenginlik de fakirlik de dengede tutulmaya çalışılır. İşte zekât o ‘lanetli pay’ı dağıtmaktır.

Toplumsal denetimin çağımıza kadar gelen değişikliklerine değinen AKTAŞ, ‘Alt yapı ve Üst yapı’ terimlerinin karşıladığı manaları açıkladı. “Üst yapı öznellik alanıdır, toplumun bilinçaltını temsil eder. Üst yapı hep daha özgür, bedensel kısıtlamalardan kurtulmuş, sanatla, edebiyatla uğraşabilen kesimdir. Alt yapı ise nesnellik alanıdır ki, kendisi için değil toplum için üretimi temsil eder. Kadim toplumlarda ise kişi öznellik açısından sınırlıdır ve bulunduğu toplumun kurallarına uymak zorundadır.”

Ümit AKTAŞ son olarak şunları söyledi: “ İnsanı, içeriği ne olursa olsun tek tip bir mantığa hapsetmek, insanı insan olmaktan çıkarmak demektir.”