Düşünce Akademisi'nde 8. Hafta

0
69

Anadolu Öğrenci Birliği Düşünce Akademisi 8. haftayı da önemli derslele geride bıraktı.

Düşünce Akademisi’nde bu haftada dört ders ile yola devam edildi. Akademinin 1. Kademesinde Yard. Doç. Dr. Ramazan Yıldırım ile Yazar Ümit Aktaş vardı.

1. Kademenin ilk dersinde Ramazan Yıldırım İslam Düşünce Tarihi dersine din ve dini yorum arasındaki farka değinerek başladı. İslam düşüncesinin 20.yüzyılda ortaya çıkan ve oryantalistler tarafından kullanılan bir kavram olduğunu söyledi.  Sonrasında derste bir Müslüman neden farklı mezhepler benimsemek zorundadır ve bu ihtiyaç nereden doğdu? Faaliyet olsun diye mi mezhepler ortaya çıktı yoksa ihtiyaca binaen mi? sorularına cevap arandı.

Dindeki yorum farklılıklarının ortaya çıkmasında dört unsur olduğunu söyleyen Ramazan Yıldırım, bunu şu şekilde sıraladı:

1)     İnsan Unsuru

2)     Sosyal, siyasal, kültürel hadiseler

3)     Farklı kültürler, medeniyetler ve felsefeler

4)     Nassların ( metinlerin) farklı anlaşılmaya müsait olması

Bireylerin çevre, eğitim vb. farklılıklardan dolayı algıladıklarını farklı yorumladıklarını söyleyen Yıldırım, ayrıca Rasulullah’ın vefatından sonraki siyasal hadiselerden bahsederken insanların sosyal-siyasal hadiselerden etkilenerek yorum yapabildiğinin altını çizdi. Müslümanların fethettiği yerlerde binlerce yıllık geçmişi olan din, kültür, sanat ve yaşam biçimi olduğunu ve yurt edinilen yerlerden de soyutlanmanın söz konusu olmadığını belirten Yıldırım, böylece farklılıkların otaya çıktığını söyledi. Müteşabih ayetlerin farklı şekillerde anlaşılmaya ve dolayısıyla farklı yorumlara yol açan ayetler olduğunu söyleyen Yıldırım, son olarak Fazlurrahman’ın İslam ve Aliya İzzet Begoviç’in Doğu ve Batı Arasında İslam kitaplarının okunup bir dahaki derse bu kitapların tahlilerinin yapılacağını söyleyerek dersi bitirdi.

Kademenin ikinci dersinde Ümit Aktaş bu haftaki dersinde Spinoza’yı işledi.  Spinoza’nın aslen Yahudi olup Hristiyanlık’a kabul edilmediğini ve 17. Yüzyılda Hollanda’da yaşadığını söyledi.  Spinoza’nın Panteizm (kamutanrıcı) her şey tanrıdır görüşünü benimsediğini söyleyen Aktaş, Aydınlanma felsefesinin kendisinden önceki gelenekselliği reddetse de kendinden önceki kavramları kullandığını söyledi.  Spinoza’nın Dualist düşünceye karşı kainatın bütünsel yapıya sahip olduğunu ve tek tözünde Tanrı olduğunu savunduğunu belirtti. Daha sonrasında da “Töz[tanrı] düşünme ve yer kaplama niteliklerinden oluşur.”  diyerek dualizme itiraz etse de ona geri döndüğünü söylemiştir.  İslam Felsefesinde kamutanrıcılığın karşıtının Vahdet-i Vücut olduğunu ifade eden Aktaş; akıl ve düşüncenin tanımlarını yaptı: “Akıl sistematik, tutarlı ve bütünsel ve kendi içerisinde, tabiat ile mutabakat halindedir. Düşünce ise kişiye ait olan, paradoksal ve yaratıcı bir şey olduğu içinde tutarlı olmak zorunda değildir.” 

İyilik ve kötülük olur mu? sorusuna Spinoza’nın “İyilik ve kötülük görecelidir.”  cevabını verdiğini belirten Aktaş, daha sonrasında Spinoza’ya göre insanı özgür kılan şeyin davranışları üzerinde düşünmek olduğunu ifade etti. İnsanları bir şeyler yapmaya sürükleyen şeylerin arzu ve istekler olup bu arzuların özgürleşmeleri içinde bunların gerçekleşmeleri gerektiğini savunan Spinoza’nın: “Özgürlük kâinatta işleyen zorluğun farkına varmaktır; yani her şeyin tanrı tarafından yaratıldığının farına varmak ve buna uygun hareket etmek gerekir çünkü bununla çatışmak tanrı ile çatışmaktır.” ifadesine yer verdi. Kısaca Vahdet-i Vucudculuk daha çok mistik(tasavvufi) bir eylem, Kamutanrıcılık da akılcı, monist (birci)’dir diyen Aktaş, daha sonrasında Spinoza’nın “Kavram ancak somut anlaşılabilen bir şeydir. Kavramın toplumsalda ortaya çıkması gerekir. İnsan her halükarda insandır ve o akıllı bir hayvan olarak nitelendirilemez.”  Sözünün altını çizdi.

Son bölümde de Hz. Adem’in ağaca yaklaşmamasının doğal bir yasa olduğunu, ancak Adem’in hatasının yasayı yasak olarak algılamak olduğunu, yasayı çiğnemesinin bir sonucu yasağın ortaya çıktığını söyleyip dersini bitirdi.

Düşünce Akademisi’nin 2. Kademesinde İslam Siyasi Tarihi dersinde Nazif Deveci ve Sinema Eleştirisi dersinde de Enver Gülşen vardı.

İslam Siyasi Tarihi’nde Nazif Deveci kısaca şunları anlattı:
Bizans ve Sasani’nin yanı başında Arabistan’da ortaya çıkan İslam, kuzey ve güneyi arasındaki dağlık çizgi olan Hicaz geçiş bölgesiyle 2.7 milyon kilometrekare bir alandan oluşan yarımada içinde bulunan vahalarla da bir insan deposu sayılabilirdi. Bu dönemde merkez olarak kullanılan Mekke ise 550’li yıllarda etnik kökenli kabileciliğe dayanan çölden gelmiş, şehirleşmiş ama çölden de kopamamış bir şehir devleti görevi görmüş ve çevresinde bulunan Bizans ve Sasani’den aldıkları ve topraklarında o zamana dek biriktirdiği gelenek, görenek ve değerleriyle etkili bir organizasyon olmuştur.

Genellikle karanlık devir olarak bilinen Cahiliye Dönemi’ni bu tanımla anlamak yerine, henüz vahyin inmediği dönem olarak almak daha doğru bir yaklaşım olur.

Şii-Sünni ayrımının da temeli bu dönemdeki Mudar (Kuzey Arapları) ve Nizar (Güney Arapları) arasındaki kimin daha çok Arap olduğu kavgalarından doğmuştur. Nizar’ların kendilerinin Mudar’lardan daha Arap olarak tanımlamalarıyla başlar bu ayrım.

Bu dönemde Yemen’de de monarşi egemendi.

İnsanların endişelerinin içinde güvende hissettikleri ve sorumlulukları olan ve bir ataya bağlı siyasi organizasyon olan kabile sistemi vardı Arabistan’da. Kabile şefleri de güçlerini ailelerinin nüfuzundan ve kişisel sermayelerinden alırlar.

Ayrıca Mekke’de şehir devleti parlemontosu vardı ama bu yapı otorite uygulayan bir kurum değildi.

Kademenin ikinci dersi olan Sinema Eleştirisi’nde Enver Gülsen şunlara değindi:

Düşünce, sanat ve felsefe tarihiyle birbirlerini besleyen ve beraber ilerleyen sinema tarihini, İran, Amerika, Türkiye vb. şeklinde kategorize etmek tutarlı bir ayrım olmaz.
Sinema aslında krizlerden doğar; iplerin kopma noktasında ortaya çıkıyor. Mesela 19.yy’ın Batı’sında Kopernik devrimiyle dünya kainatın merkezi değil çıkışı sayıldı. Descartes’in özne ile nesne ayrımını kalınlaştırdı ve bu parçalanma nihilizmi doğurdu. Batı altından halısı çekilmiş gibi tanrısız mistisizmin içinde kaldı ve işte bu krizlerin ortasında sinema doğdu. Felsefe öldü sinema doğdu mottosu gerçek oldu. Krizlerden doğan bu sinemayı biz ancak İslam ile çözebiliriz. İslam sanatındaki “sonsuzluk” duygusunu da sinema ikame edebilir. Sinema zamandır, manevidir. İslam’daki “suret yasağı” nın da sinemaya kattığı çok şey var aslında (bknz. Ayrıntı için E.Gülsen ‘in konuyla ilgili yazısı).
Gülsen, bir ders süresinde kısaca açıklamaya çalıştığı sinema hakkında da ümit var olduğunu belitti.