Düşünce Akademisi'nde 7. Hafta

0
108

Anadolu Öğrenci Birliği Düşünce Akademisi 7. haftayı geride bıraktı. Birbirinden değerli konuşmacıların katıldığı derslere yoğun ilgi vardı.

Dr. Cemil Ertem’in Ekonomi Politik Yöntem ve Temel Kavramlar dersinde ekonomi politik, kapitalizmin gelişmesi ve sanayi devrimi öncesi doğan temel kavramlar ele alındı.

Ekonomi kavramının sanayi devriminden önce kapitalizmle ortaya çıkan bir kavram olduğunu söyleyen Ertem, daha sonra ekonominin ilk babalarının zenginliğin toprağa bağlı olduğunu düşünen fizyokratlar olduğunu ifade etti. Bu tabakadan sonra burjuva sınıfının ortaya çıktığını söyleyen Ertem daha sonra sermaye ve servet arasındaki farka değindi:

Servet; ev, araba gibi ticarileşmeyip durağan olan mallardır. Feodal sistem buna dayandığı için değişmez, durağan olduğundan dolayı merkezileşme yoktur. Sermaye ise akışkandır. Her sistemi değiştirme ve yeni sermaye oluşturma özelliklerinden dolayı büyür ve merkezileşir. Cemil Ertem, servetin sermayeye dönüşmesinin kapitalist sisteminin başlangıcı olduğunu belirtti. Daha sonra sermayenin üretime dönüşüp kapitalist sisteme yol açması ile birlikte bu süreçte toplumu yönlendirecek temel sınıfları olan burjuva ve ücretlilere(işçiler) değindi. Sermayenin dönüşmesinin deniz ticaret filolarıyla olduğunu ve filolarını oluşturan Avrupa’nın zenginleştiğini ve bu gelişmelerin savaşlara neden olduğunu söyledi. Örnek olarak Kırım Savaşını veren Ertem; “Bu savaşta kullanılan demir yolu ve silahlar sanayileşmenin örneklerindendir “ deyip sonraki yıllarda yapılan buharlı gemilerin sanayileşmeyi ticaretle birleştirip sermayenin dönüşmesini hızlandırdığını söyledi.

Son olarak kapitalizm ücretli emek sistemidir diyen Ertem,  örnek olarak “Bir işçi günde sekiz saat çalışır işçiye dört saatin ücreti verilirse, o işçi günün dört saatini kendisi için dört saati de patronu için çalışmış olur dolayısıyla patron giderek zenginleşir ve sermaye tekelleşir işte bu kapitalizmdir.” diyerek dersini bitirdi.

Prof. Dr. Cengiz Çakmak Dünya Medeniyet Tarihi dersine doğa, şehir, bilim ve teknoloji kavramları hakkında katılımcıların fikirlerini alarak başladı. Daha sonrasında Doğu ve Batı şehirleri arasındaki farklılıkları açıklayan Çakmak, İslam şehirlerinin mimari yapısına bakıldığında; tabiata uygun ve düzeni bozması engellenerek inşa edildiğini söyledi. Çakmak örnek olarak 1200-1400 yılları arasında en gelişmiş Avrupa İslam şehri Kurtuba’yı örnek verdi. Her topluluğun bir kültürü olduğunu ama hepsinin medeniyet ortaya koyamadığını söyleyen Çakmak, medeniyetin en temel öğesinin şehir, göstergesinin ise mimari olduğunu ifade etti. Ayrıca Kurtuba örneğinde olduğu gibi bir şehir için en önemli yapının kütüphane olduğunun altını çizdi. Şehirlerin mimari yapısını değerlendirirken “Batı meydanı nereden girilip çıkıldığı belli olan sınırlı bir meydandır; İslam meydanı ise daha sınırsız cami, imarethane ve devlet binalarının camiye çok yaklaşmadığı her yerden girilip çıkılan meydanlardır” diyen Çakmak, böyle bir meydan anlayışının temelinde Tevhid – Allah – İnsan ilişkisinin olup ortamın seni ezmeyip içine aldığını ve dolayısıyla bir bütün içinde eriyip Vahdet-i vucut olduğunu söyleyerek şöyle devam etti: “Camide istediğin yerde oturursun ibadetini yaparsın; Kilise seni hapseder orada yapacağın şeyler belli ve sınırlıdır ve birey pasiftir.

Aydınlanmanın özünün, bireyi yönlendiren ve meydanda olduğu gibi tanrıya doğrudan açılamazsın ya benim gibi olacaksın ya köle anlayışını taşıdığını; İslam aydınlanmasında ise Tenvir (birbirimizi aydınlatma) yani İslam meydanında olduğu gibi hatırlatma anlayışı taşıdığını belirtti.

Bilim ve teknoloji konusunu ele aldığında medeniyet şehrinin kaynağının Mısır Mezopotamya bölgesi olduğunu Eski Yunan ve Latin kültürünün Kaynağının Atina;  Hristiyanlık, Yahudilik ve İslamiyetin durak noktasının da Kudüs ve Mekke olduğunu ifade edip Katolik Romanın bu iki kültür sentezini yapmaya çalıştığını ancak akıl (Atina) iman (Kudus) gibi birbiriyle anlaşamayacak iki kültürün sentezinin mümkün olmadığını söyledi.

Medeniyetlerin dilleri olduğunu ve bu diller aracılığıyla düşünce kültürüne katkıda bulunulacağını belirten Çakmak, daha sonrasında Yunan Demokrasisinin eşit söz söyleme, eşit seçme ve seçilme, eşit yargılanma özelliği olduğunu ama bilgiyi öğrenenin daha çok ikna edici olması sebebiyle söz söylemesini bilenin toplumu egemenliği altına aldığını belirtip bu sistemin dezavantajlarından bahsetti.

Ayrıca Philosophia Kelimesine değinen Çakmak bunu bilgeliğin peşinde koşmak olduğunu ve Eski Yunanda “bilgelik insanın çabasıyla elde edilir”;  üç semavi dinde de “evet çaba önemlidir ama hikmet yani ilahi bir lütuf da vardır” düşüncesinin hâkim olduğunu söyledi. Bunun sonucunda da Eski Yunanda bu durumun madem her şeyi kendi çabamla öğretiyorum o zaman yönetebilirim gibi olumsuz bir anlayışa neden olduğunun altı çizildi.

Son olarak Eski Yunan, Mezopotamya ve İslam’ın bakış açılarına değindi. Çakmak, ilk iki anlayışa göre dünyanın düzeninin mükemmel olduğunu insanlığın bu düzeni bozduğunu; bilim ve teknoloji aracılığıyla kötü düzenin düzeltilebileceği gibi bir bakış açıları olduğunu ama İslamiyet  “insan imkânlar varlığı, dünya yerli yerinde ve insan istediği yoldan gidebilir” anlayışına sahiptir diyerek dersi sonlandırdı.

Nazif Deveci İslam Siyasi Tarihi dersine giriş mahiyetinde bir oturum gerçekleştirdi. Dersin gidişatı hakkında genel bilgiler veren Nazif Deveci; Cahiliye Dönemi, ümmilik, din -ideoloji kavramlarını açıkladıktan sonra İslamiyet’ten önce Arap yarımadasının tarihsel sürecine değindi. Son olarak da tarih şuurunun önemi üzerinde durdu.

Ahmet Özcan Jeopolitik dersinde kısaca şunları anlattı: “İngiltere’nin“ari ırk” söylemi üzerinden oluşturmaya çalıştığı “Protestan, beyaz ve batılı” insan teorisi ile başlayan sömürgeci politikalarını; Fransa, ulus kimliği oluşturma çabalarıyla devam ettirdi. Bu iki devletin ardından Almanya “etnos” (ırk) dediğimiz şeyi icat etti.
Müslümanlardaki ilahiyat algısı, batıdaki teoloji(tanrı inceleme bilimi) kavramından kaynaklanır. Politika da teolojiye paralel ve onunla ilişkili olarak ortaya çıkar.
Avcı-toplayıcı-göçebe dönemde animism diye “doğayı canlı bir anne kabul eden “bir kavram açığa çıkar. Göçebe halklardaki tabuları, fetişleri başlatan bu anlayış, doğa dönüşmeye başlayıp tarım toplumu ortaya çıkınca birer süs objesine dönüşür. Yerleşim ve mülkiyetle gelen iktidar, politika ile sosyal adaletsizlikler başlar.
Sonuç olarak çağlar boyunca avcı-göçebelerin politikaları, pagan uygarlık politikaları ve tevhid çatıştılar, çatışıyorlar, çatışacaklar. Tarih sahnesinde olup biteni kavrayabilmek için bu çatallanmaları anlayabilmemiz gerekiyor.