Dursun Çiçek, Postmodernizm ve Dindarlığı Anlattı

0
223

İlim Hikmet Vakfı Düşünce Akademisi seminerlerinde bu hafta “Postmodernizm ve Dindarlık” konusu Araştırmacı-Yazar Dursun Çiçek tarafından anlatıldı.

Araştırmacı-Yazar Dursun Çiçek, İlim Hikmet Vakfı Düşünce Akademisi seminerlerinde bu hafta “Postmodernizm ve Dindarlık” konusunu anlattı.

Modern kavramının 150 yıldır literal anlamda “başımızın belası” olduğuna değinen Dursun Çiçek, “Bizim İslamcısından Milliyetçisine, Sosyalistinden Batıcısına bütün eli kalem tutan insanların, zihinsel çabası olan insanların sıkça kullandıkları temel kavramlardan bir tanesidir bu kavram. Modernlik sonrası anlamına gelen postmodernizm ise, 1990’lardan sonra ülkemizde çok meşhur oldu ama ilk çıktığı yer olan Batı’da 1930’lu yıllarda mimaride, 1950’lerde sinemada, 1960’lardan itibaren sanatta çok öne çıkmaya başladı. Felsefi ve sosyolojik anlamda Batı dünyasında da 1970’lerde yoğunlaştı bu tartışmalar” şeklinde bir giriş yaptı.

Çiçek, konuşmasında ülkemizde anlaşılan modernite, postmodernite ve dindarlık kavramlarını şu şekilde izah etti: “Ülkemizde postmodernizm kavramına en çok İslamcılar sahip çıktı. Anti-modernizm olarak, modernizmin bitimi ve sonu olarak sahiplenildi 1990’lı yıllarda..

Post modernizm aslında, aydınlanma düşüncesinin sonucu olarak, bizim dünyamızda, Kant’a, Nietzche’ye sarık sardırıp cübbe giydirdi. 1980’lerden sonra ülkemizdeki ve İslam Dünyasındaki dindarlaşma hareketleri, Bosna ve Filistin hariç, bu süreçten direk veya indirek bir şekilde etkilendi. İslamla ilgili tez, proje ve tasavvurlarını bu süreç belirledi. Ben, din ve dindar kavramını bu süreçteki anlamında yani olumsuz anlamda kullanıyorum. Bir dinileşme ve bu dinileşmede yükseliş söz konusu ama bunun İslam’la ilgisi yok. Modernitenin aşırı sekülerleşmesine karşı Batı’da ortaya çıkan romantizme benzer biçimde bizde de dini değerler, mistik, metafizik ve okültik anlamda yükselmeye başladı. İşte yükselen din bu dini durumdur ve dindar da bu dini durumu sahiplenen ve yaşayan insandır. Bizim Batı diye bir anlamda merkeze aldığımız, zihniyet anlamında kıble haline getirdiğimiz bir yapının arka planı kan, zulüm, sömürge ve ayrımcılıklarla dolu. Allah ile insan arasındaki tek bağ risalettir. Risaletsiz bir bağ varsa orda ya ruhbanlık vardır, ya da sekülerlik vardır. Zaten bizim dışımızdaki insanlık âlemi, ruhbanlıkla sekülerliğin kavgasından ibarettir. Benim postmodern dönemde dindarlık dediğim şey risaletsiz bir din tasavvurudur. Söz konusu dini tutumun mistik, metafizik bir boyutu var ama tamamen heva, heves ve akılla ilgili bir süreç söz konusu. Nitekim bugün pek çok insanın şeyhini, üstadını, liderini “ilahi” bir tutumla benimsemesi risaleti anlamaması ile doğru orantılıdır.

Batıdaki anti-modernistler veya postmodernistler, modernizme karşı çıkmıyorlar, sadece eleştiriyorlar. Eksiklerini ve sıkıntılarını söyleyip aslında tıkaçlarını açıyorlar, modernizmin ömrünü uzatıyorlar. Ve maalesef bu süreç bizde olduğu gibi anlaşılamıyor. Peki, öyleyse kimler bu postmodernist sürecin dindarları: Allah’ın ayetleri ve Efendimiz ’in hadisleri ile alay edilirken gıkı çıkmayıp, şeyhinin, liderinin, üstadının bir cümlesi eleştirildiğinde “imanı” sarsılanlardır postmodernist dindarlar. 90 yıl öncesine kadar bizim olan toprakları Amerika bombaladığında kalbinde ve gönlünde zerre kadar bile olsa bir sevinç hissediyorsanız siz postmodern bir dindarsınız demektir. İtikatta kendinizi Müslüman olarak tanımladıktan sonra amelde modern değerlere göre yaşıyorsanız postmodern dindarsınız demektir.”