Dünyadaki Yeni Durum ve Türkiye Perspektifinden Anadolu Platformu

0
159

Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir’in 21-22 Kasım tarihlerinde düzenlenen Hizmetiçi eğitim Programında yaptığı “Dünyadaki Yeni Durum ve Türkiye Perspektifinden Anadolu Platformu” başlıklı konuşmasının tam metni.

Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir'in 21-22 Kasım tarihlerinde düzenlenen Hizmetiçi eğitim Programında yaptığı "Dünyadaki Yeni Durum ve Türkiye Perspektifinden Anadolu Platformu" başlıklı konuşmasının tam metni.

Türkiye Müslümanları yaklaşık bir asırdır, dönem dönem ağır bedeller ödeyerek bu günlere geldi. Uzunca bir süre birçok acıyı sürgünü yaşadık. Hayatta kalma mücadelesi verdik. Kendi topraklarımızda azınlık muamelesi gördük. Türkiye İslami Hareketi hiçbir engele ve baskıya yenilmeden sürekli ve dinamik bir çalışma ile kendini muhafaza etmeyi başardı.

Türkiye İslami Hareketi,  Ülkemizin ve İslam coğrafyasının içinde bulunduğu hali değerlendirerek her zaman yeni adımlar atıp, yapılan çalışmaları derinleştirirken sosyalleşmeden korkmadan hayatın içerisinde yaygınlaşmaya gayret etmelidir. Bu hareketin birer neferi olarak şekillenen yeni dünya düzeninde aktör olmak ve daha önemli başarılar elde etmek için çağdaş dünyayı iyi tahlil etmemiz gerekiyor.

Küresel düzlemde haritalar, sınırlar değişmekte ve bununla birlikte gerçeklikle ilişkimiz ters yüz olmaya başlamaktadır. Sınırlar artık ne Ulus-devlet ne de inanç bağları etrafında çiziliyor, bilakis yeni pazarlar, çıkar hesapları ve Birleşmiş Milletlerin beş daimi ülkesinin hegemonya merkezli politikaları bağlamında ele alınıyor.

Bu durum karşısında küresel düzlemde dünyanın hâlihazırdaki merkez güçleri ile asgari ve mümkün olduğu ölçüde ahlaki-stratejik ilişkiler kurarak, tüm halklarla ve dünyadaki İslami hareketlerle de öncelikle insani, evrensel ve İslami bağlar kurmanın yollarını aramamız gerekmektedir.

Batı ve Ötekiler olarak tasvir edilen dünyanın ikiye bölünmüşlüğüne son verecek alternatif bir yol çıkarmalıyız yani üçüncü bir yolu insanlıkla buluşturmamız gerekiyor. Ne Batıyız ne de onun ötekisiyiz, bambaşka iddiaları ve tezleri olan, kadim, bir yoluz. Biz imkânız, ufuk ve soluğuz, söylemini tüm dünya mazlumlarının bekleyişine nefes olarak sunmamız gerekiyor.

Bunun için üç alanda hiç olmadığımız kadar iddialı ve güçlü olmamız gerektiği en yalın haliyle önümüzde durmaktadır. Bu üç alan Eğitim, Kültür ve Düşünce'dir.

İslam dünyasının son beş yüzyıldır yaşadığı sorun, ne askeri ne teknolojik ne de siyasi bir krizdir. Yaşadığımız sorunun asıl sebebi, eğitim, kültür ve düşünce alanındaki yoksulluğumuz, sığlığımız ve çölleşmemizdir. Fizikçi, tarihçi, sosyolog ya da psikolog Müslümanlar var. Ama bu memlekette maalesef Müslüman bir sosyolog, Müslüman bir filozof, Müslüman bir kimyager veya Müslüman bir tıpçı, bir mimar yok? İşte bugün asıl sorumuz bunların cevabını ve çıkışını aramaktır.

Elbette ki bu süreçte İslam coğrafyasında hâkim olan eğitim sistemlerinin, yönetimlerdeki laik yaklaşımların ve eğitimde görülen baskın pozitivist anlayışlar, meselenin girdaplara dönüşmesi bambaşka bir sorundur.

Laiklik dediğimiz şey, sadece politik ve devlet düzleminde değil, asıl olarak gündelik hayat ve eğitim düzleminde ortaya çıkar. Devletlerin laik olmadığı pek çok yerde eğitim ve gündelik hayat sonuna kadar laik ve sekülerdir. Bu meseleyle en son Fazlurrahman ilgilendi, ondan sonra bu meseleyi gündemine alan olmamıştır.

Eğitimi ciddiye almalıyız. Okuma eylemiyle derhal barışmalı, ruhumuzu ve benliğimizi beslemeliyiz. Bu konuda yakın vadede sonuçlar beklemeden kayda değer yatırımlar yapmamız lazım.

Kültür, din ile siyaset arasında, bilim ile hayat arasında, teori ile pratik arasında yaşadığımız savrulmaların ve geriliklerimizin üstesinden gelebileceğimiz yegâne kilit olgudur. Ekonomik eşitliklerin görece arttığı çağda, kültürel önderliğin hala bizden olmayanların elinde ve tahakkümünde olması asla kabul edilemez.

Düşünce, çoğu zaman eylem karşısında ezdiğimiz, dikkate almadığımız farkına varmadığımız en derin olgulardan biridir. En büyük sorunumuz da hala düşündüğümüzü zannetmemizdir. Önce şunu kabul edelim, son üç yüz yıldır düşünmüyoruz. Son üç yüz yıldır, dünya ölçeğinde ses getirecek bir düşünürümüz çıkmadı. En büyük sıkıntı da herkesin bunun eksikliğini hissetmeyecek derecede düşündüğünü zannetmesidir. Düşünmek ve düşünce, nazik ve netameli bir süreçtir. Uzun emek ve ceht ister.

Yakın bir gelecekte her yanımız siyaset ve dava heveslisi, ama tefekkür ve taakkul dilencisi, yoksunu gençlerle dolacak. Gerektiğinde kendi davasını ve hedeflerini sorgulayacak, düşünmenin namusuna ve ilmi donanımlarına haiz, içinde sürüklendiğimiz ve üstünden âlemi seyre dalıp altını görmezden geldiğimiz geminin deliklerinden haber verebilecek, hüznünü ve vakarını koruyabilecek “dava erleri''nin olmayacağı, kimseyi yeterince telaşa ve korkuya sevk etmiyor.

Büyük imkânlarımız, şerefli bir tarihimiz var. Kadim düşünce geleneğimiz ve inanılmaz samimi insanlar var. Ama ortada ufku, derinliği, kuşatıcılığı, namusu, haysiyeti, hayâsı, gözyaşı ve hüznü olan çok az sayıda insanımız var?

Ağzında gevrek kahkahası, yüzünde devlet bizim, hükümet bizim nahoşluğu, aklında ikbal ve ihtiras olan insanlar, bizi sevindirmemeli, bilakis derin bir üzüntüye sevk etmelidir. Günü tüketen, kendi küçük konumunu korumaya ve yeni zavallı konumlar elde etmeye yemin etmiş, ağzında davasının lakırdısı, etrafında peyke arkadaşları olan insan tipi gittikçe yaygınlaşıyor.

Adalet, insaf, hak ve hakkaniyet inancını davasına tercih etmiş insanlar, kendilerine verilen emanetleri egolarına kurban ediyorlar. İnsanlık karşısında söz bedenine adalet ruhu katmayan insanlar gelecekteki en büyük sorunlarımızdan biri olacaktır. Böyle bir insan, böyle bir genç potansiyelimizin varlığı ne yazık ki inkâr edilemeyecek derecede yalın bir gerçektir.

Geleceği, fikri ve sözü olanlar ve fikrine ve sözüne inanan insanı ve teşkilatı olanlar şekillendirir. Gelecek ise süreklilik kazanmış stratejilerdir. Bu da stratejik ve analitik bakışla sürdürülebilir ve gerçekleştirilebilir.

Beklenen, özlenen geleceğin eşiğinde duruyoruz. Olgular, varoluşlarını teorilere borçludur. Onun için teorimizi bu dönemde hangi noktalar üzerinde inşa edeceğimizi konuşmamız ve tartışmamız ve bunlar üzerinde yeni stratejiler geliştirmemiz gerekir. Hayallerimizin hayat bulması için bugün yaptıklarımız ve bundan sonrası için öncelikli yapacaklarımızı tespit edip yola koyulmamız lazım.

Öncelikleri tespitten sonra stratejik noktalara dair ortak bir zihin, ortak bir eylem kılavuzu oluşturmalıyız.

Türkiye Müslümanlarının kadim medeniyetten devraldıkları en büyük miras, Anadolu İrfanı' dır.

Anadolu irfanını; kapsayıcı, kuşatıcı ve farklılıkları fırsat görme boyutuyla yeniden irdelemeliyiz. Bunun yapıldığı dönemde önemli sıçramalar olmuştur. Ülkede İslami Hareket çizgisine yakın insanların iktidarda olduğu bir süreci yaşıyoruz. Birçok alanda hayırlı işler oluyor, olmaya devam ediyor. Artık önemli olan adaletin, eşitliğin ve hakkaniyetin, kısaca İslam düşüncesinin iktidar olmasıdır. Bugüne kadar belki bizden olanların belki bir kısım özgürlük alanlarının genişletilmesine dair çabalar oldu. Ama gün, İslam fikrinin ve tasavvurunun iktidar olması ve topluma hayat vermesi günüdür. Bu kolay bir durum değildir. Bunun için yürüteceğimiz çalışmalar hayati önem taşıyor. Gelinen süreçte Müslüman zihni ve İslami düşünce stratejik bir öneme sahip. Bizler hem devlete hem de millete söz söyleyebilecek bir konuma, eylemliliğe sahibiz ya da olmalıyız. Aynı zamanda bu coğrafyanın ihmal edilmiş, ötekileştirilmiş ve yok sayılmışlarının sesi, vicdanı olmalıyız. Değerlerimizin, Yeni Türkiye’ye ve gönül coğrafyamıza yeniden ilham kaynağı olması için çabalamalıyız.

Mağdur psikolojisiyle ezilen yanlarımızı öne çıkararak bu yeni dönemi sürdüremeyeceğimizi, kuşatamayacağımızı biliyoruz. Dar yaklaşımlarla bir kısım dar İslamcılık tanımlarıyla veya ''bizim mahalle'' gibi çıkmaz sokak yaklaşımlarla biz bu büyük muştuyu, Anadolu irfanını, İslam coğrafyasına ve dünyanın ezilen mazlumlarına sunamayız. Allah önümüze caddeler, meydanlar, ülkeler ve coğrafyalar açmıştır. Bütün bunlar herhangi bir konuda saplantıya düşmeden bilgiye ve yenilenmeye açık bütüncül bir zihinde olmamızı gerektirir. Bu bütünlükle meseleleri ele almamız lazım. Biz bu coğrafyanın asli unsuru ve kurucu iradesiyiz. Bu vizyon ve sorumlulukla davranmalıyız.

Bu coğrafyanın kangrenleşen sorunlarını, bizler gündeme getirmeliyiz, sorunları tüm tarafları bir araya toplayarak geçmişte olduğu gibi çözebiliriz. İçinde yaşadığımız toplumun sorunlarını çözerken intikam, reaksiyonel ve tepkisel olgularla değil de toplumsal adaleti sağlayacak üst bir felsefi algı ile meselelere yaklaşmayı başarmamız gerekir.

İnsani ve İslami hassasiyetlerimizin derinleşmesi bu süreçte son derece önemlidir. Bu konuyu tartışıp konuşmamız gerekiyor. İslami sorumluluklarımız kadar insani sorumluluklarımız da var. İnsanları sadece Müslüman olarak değerlendiremeyiz. Müslümanların dışında kalanların da insan olduğunu ve onların sahip olmaları gereken bir insani hayat hakkının olması gerektiğini bilmeliyiz. Bu hakkın ilk savunucusu da bizler olmalıyız.

Türkiye İslami hareketinin heterojen bir yapısı var.  Bunu bir zenginlik olarak görmeli ve bu zenginliğimizi kapsayıcı uygulamalarımızla sürdürülebilir kılmalıyız. Kapsamlı davranmayı bir karakter olarak hareketimizin her alanına taşımalıyız. Ancak bu genişlik işlerimizin, sorumluluklarımızın ihmaline yol açmamalıdır. Ufkumuzu, ocağımızı, yüreğimizi geniş tutmasını birbirimize öğretmemiz gerekiyor. Yaptığımız bu hayırlı işleri aşırı sahiplenmemiz ve savunmamız yeni iştirak ve sahiplenmelere engel olabilir. Bu konuda daha dikkatli olmalıyız.

Fikri müzakereler her daim kendi ortamında gerçekleştirildiğinde bizi büyütür. Ancak dikkat etmemiz gereken müzakerelerimizin mevcut gidişata zarar vermemesidir. Etrafımızda olup bitenlere her daim insani ve İslami bir sorumlulukla ses vermeliyiz. Verdiğimiz ses ve çabalar bizi insanlaştırır. Kalbi nasırlaşanlar ancak İslam coğrafyasında ve dünyada yaşananlara duyarsız kalabilir, duygusuz, tepkisiz davranabilir.

Birikmiş, can yakıcı ve her an can yakan sorunlarımızı birlikte müzakere edip tefekkür ederek çareler aramalıyız. Yanı başımızdaki Suriye’de her an canlar, analar, kızlar, çocuklar, babalar katlediliyor. Ama bugün bunların her biri istatistiki rakamlarla ifade ediliyor. Yanı başımızda Irak’ta 1,5 milyon insanımız katledildi. Suriye’de Suriyelilerin ifadesi ile ölü sayısı 1 milyona yaklaştı. Bu yaşanan ölümlerin her biri, bizim gibi umut dolu bir ailenin annesi, babası ve çocuklarıydı. Onlar feryat ediyorlardı, bizim sesimizi duyacak, ıstırabımıza çare olacak dünyanın herhangi bir noktasında yürekli vicdanlı insanlar yok mu diye. Şurada Suriye’de bunlar yaşanırken Suriye’de bir günde kaç insanımızın öldüğünü Avrupa gözlem evinden öğreniyoruz. İslam dünyasında yaşanan insan hakları ihlallerinin en azından kaydını tutacak bir networke ağının ya da kurumun olmaması ne kadar acı, değil mi? Biz ise onlara aştan, ekmekten, barınmadan, kısmen sağlıktan öteye geçmeyen yardım çalışmaları yürütüyoruz. Yardım kuruluşlarımızın milyar dolarları aşan yardımlarının %70’i gıda, %25'i barınma, %5'i sağlık alanlarındadır. Eğitim yok, kültür yok, düşünce yok. Ama batılılarınkine bakın şu anda bu şehirde 81 ülkenin ofisi var. Hepsi kadın, çocuk ve gençlik konusunda çalışıyor. Bu yaz 5 bin genç Amerika’ya tıp okutmak için götürüldü. Bizim daha yeni yeni okullarımız açılıyor.  O okullardaki müfredatları incelediğimizde de Beşşar Esed’in faziletlerinin anlatıldığını görüyoruz. Çünkü biz eğitim müfredatına dönük bir şey üretmemiştik. 

Meselesini, vicdan sızısının ötesine geçirip, sürdürülebilir, geliştirilebilir, yürütülebilir programlar ve uzun vadeli yapan planlarlar hazırlamalıyız.

Başka oluşumların kısırdöngü çalışmaları karşısında bu çabalar bir alternatiftir. Ama asla yeterli değildir. Bir Suriye masamız, çok yönlü araştırmalar yapabilecek, farklı alanlarda ve düşüncelerde araştırmacılarımızı buluşturacak bir enstitümüz, araştırma merkezimiz yeterli düzeyde yok. En azından Suriye meselesi ile ilgili Türkiye’de ve Dünyada ne konuşulup yazıldığını takip ve kayıt altına alacağımız bir merkezimizin oluşması lazım.

Yeniden erdemi, merhameti, insafı, barışı, sevgiyi, adaleti ve ahlaki asaleti yaşam alanlarına taşımak için çabalamalıyız. Gün başımızı secdeye koyarak arınma vaktidir. Gün günümüzü ve geleceğimizi dertleşerek konuşma vaktidir. Nefislerimizi ve de gerekirse birbirimizi açık yüreklilikle hesaba çekme vaktidir. Ben ne yaptım! Ne yapmalıyım? Neyi yapmamalıyım? Ben kimim? Biz kimiz? Bizler birlikte insan kalmak, adam olmak için neler yapmalıyız? Sorularına cevap aramamız gerekir. Eğer bunlara cevap bulursak kötülüğün gözünün içine bakarak üzerine gitmeyi başarabiliriz.

Anadolu’da geçmişte var olan, İslam’dan beslenen, irfanın, ahlakın, adaletin yeniden iktidar olmasını önemsemeliyiz. İlim, irfan ancak birilerinin şahsi menfaatlerinin artması için değil sessiz çoğunluğun sesi olmakla yükselir. Bu değerlerin hâkim olması için her alanda onurumuzla taşın altına değil elimizi, bedenimizi koymamız lazım. Bunun için yüz yıldır kaybettiğimiz ve küllenen ocakların yeniden harlanması için daha yoğun çabalamalıyız. Kadim olana yaslanarak birikmiş sorunlarımıza çözüm arayışlarımız artmalı.

Yürüttüğümüz gençlik çalışmalarının, çocuklarımıza dönük çalışmaların, eğitim ve kültür alanındaki çalışmalarımızın birçoğunu yeniden değerlendirerek bizi geleceğe taşıyacak çalışmalara evirmeliyiz.

İslam dünyasındaki üretimi, israfı, ekonomiyi ve gelir dağılımındaki adaletsizliği, görmezden gelerek bunlara kulaklarımızı tıkayarak çözemeyiz. Bilmeliyiz ki iktisadi tevhit olmadan ilahi tevhidi, yaşadığımız topraklara hâkim kılamayız. Bu anlamda adaleti sağlamadan, zayıfı güçlüye karşı korumadan, eşitliği, merhameti, hâkim kılmadan inşa edeceğimiz bir gelecek, İslam dünyasındaki zulmü, haksızlığı, adaletsizliği ortadan kaldıramaz; hatta kalıcı kılarız.

Özelikle kadın ve aile alanında çığır açan çalışmalar yapmalıyız. Biz uzunca bir zamandır hayatı yarım yaşıyoruz. Ta Emeviler’den bu yana kadını ve çocuğu İslam dünyasının gelecek tasavvurunda hayat dışına itmiş durumdayız. Son dönemde İslam coğrafyasında pozitivizmin, feminizmi de kullanarak kadın üzerinden ve şimdi çocuklarımız üzerinden yürüttüğü o ifsatcı dalga, bizim bu alanı hayat dışında tutmamızın önünde asla mazeret olmaz. Bunun için şahsiyet odaklı, insan odaklı yaklaşımlarla cinsiyeti bir kenara bırakıp ehliyeti ve liyakati önümüze koyan bu muştunun dalga dalga ülkemize, İslam coğrafyasına ve dünyaya adaleti, merhameti taşıyan bir vesileye dönüşmesi gerekir.

İslami düşünce kapsamında, geçmişte İslam dünyasının neresinde bir kitap çıksa onu okur ve incelerdik. Ama bir süredir durağanlık yaşıyoruz. Bir süredir daralma yaşıyoruz. Yeniden bu konuda genişliği elde etmemiz lazım. Yazılı basın ve yayın hayatında çok ciddi çalışmalar yapmalıyız. Hem neslimizi okuyan araştıran bireyler kılmalı hem de çağdaş hayatı konu alan ve dünde takılı kalmayan yeni kitap ve dergiler çıkarmalıyız. Unutmayalım ki bizi yarına taşıyacak olan yazdıklarımızdır. Yeni, ufku geniş yazarlar yetiştirmeliyiz.

Öncelikler alanında mümin Müslümanla modern insan arasındaki çelişkiyi aşmamız gerekiyor. Modern insanı çağdaş hayat ölçüleri bağlamında imani ilke ve prensipler çerçevesinde ele almalıyız. Kastımız modernitenin gereklerine kul köle olan insan değil, tam aksine hayatı ıskalamadan yaşayan ve reel hayatın içinde yer alan, hayata tesir etme yetenek ve birikimine sahip bireyler olmaktır. Dini, hayata uyduran değil; dinin ilkelerini hayatileştiren ve toplumla iç içe yaşayan bir Müslüman olmaktır.

Meselelerimizi, üst bir bakış açısıyla, gönül gönüle vererek çözebiliriz. Elbette ki tüm meseleleri biz çözemeyiz. Gençlerimizle oturup konuşarak usta çırak ilişkisiyle çözebiliriz.  28 Şubat darbesinde kaybettiğimiz 10 yılımızı telafi etmemiz lazım.

Üniversiteli gençlerin istişari ortamlarda daha fazla yer bulması için alan açmamız gerekir. Bunun için birilerimizin kenara çekilmesine gerek yok. O kadar yapacak çok iş var ki. Bu paylaşma, bu hayatı birlikte yaşama halinin İslam tarihinde çarpıcı bir örneği vardır.

Hz. Ömer’in hizmetçisiyle sırayla binitine binerek Kudüs’e gelişini gören papazlar; “Eyvah Kudüs’ü ebediyen kaybettik” derler. İşte bu anlayışı, Hz. Ömer'in anlayışını, devam ettirmemiz lazım. Bu muştuyu hayatın içine taşımamız lazım. Sosyolojideki cam tavanı aşmalıyız. Popüler olandan ziyade, değerli olana yönelmeliyiz. Başkalarının sorunlarına duyarlı olmayı başarmalıyız. Görev gereği değil, sorumluluk anlayışımızla dinlemeliyiz. Dış ve iç ses dengesini iyi kurmalıyız. İslam coğrafyasında ve Anadolu'da yaşanan gelişmelerden güç alarak uluslararası arenaya kuşbakışı baktığımızda Müslümanlığın lehine olacak bin yıl vizyonunun gelişeceğini öngörmeliyiz. Süreç bizim lehimize, Hem Ortadoğu anlamında hem ulusal anlamda hem Avrasya anlamında hem de uluslararası düzen kapsamında sürecin lehimize geliştiğine şahitlik ediyoruz.

Dolayısıyla güçlü çekirdek bir yapının bu sürece dâhil olması tüm bu alanlarda filiz vermesine neden olacaktır. Çünkü sürecin öznesi yoktur. Sürecin ana fikiri yoktur. Bu değişime bu dönüşüme, bu özgürlüğe, bu paradigmaya bir ana fikir taşımak ve koymak gerekir.

Türkiye İslami hareketi kendi çelik çekirdek yapısını sımsıkı yapmalı. Bu tohumun düştüğü her yerde yeşerebilecek gücü, yeşerdikten sonra da ayakta kalabilecek, dallanacak, yaprak açacak, çiçek açacak, meyve verecek gücü kendi içerisinde biriktirmesi lazım. Bu hayat ağacının altında insanlık özgürce soluk almalıdır.

Bu süreç içerisinde dış koşulların saldırısına, coğrafi, psikolojik, sosyal şartların bu çekirdeğin filizlenip büyümesine, olgunlaşmasına mani dış şartlara direnebilecek bir iç enerjiyi içimizde barındırmamız gerekir. Bu iç enerji hayat içinde yaptıklarımızdır, pratiklerimizdir. Sahada yaptıklarımızdır. Sahaya temas etmeyen, insana temas etmeyen, insanların yüreğine dokunup oradan bir dönüşüme uğramayan fikirler, hayat aşılamaz. Uğruna bir bedel ödenmiş, çaba verilmiş fikirler ancak insanların yüreğine dokunur ve onlarda değişimi başlatır.

Bu durum bize global bir perspektif dayatıyor. Dolayısıyla Türkiye İslami hareketi ne tek başına bir baskı gurubu, ne tek başına ideolojik, siyasal bir yapı, ne tek başına kültürel, sosyal bir yapıdır. Bu coğrafyanın zenginliğini kuşanan bir bütünlükle hayat alanlarında var olma çabasında olan kapsayıcı tevhidi bir hareket ve bakıştır.  Adeta büyük İslam mefkûresinin bir izdüşümü, içinde siyasetten kültüre, sanattan edebiyata,  savaştan barışa kadar her şeyi barındıran ve buna göre organize olan devrimci bir ocağın adıdır.

Bu hareketin bakış açısı, vizyonu, devletler ve uluslar üstüdür. Ancak ayağını bastığı yer Türkiye’dir, Anadolu’dur, Van’dır, Malatya’dır, Antep’tir, Adana’dır, Osmaniye’dir, İstanbul’dur. Ve ötesinde Halep’tir, Şam’dır, Bağdat’tır, Kahire’dir, Bosna’dır ve özgür Kudüs’tür. Bu yeni mefkûrenin konuşulup, tartışılıp derinleşmesinin içinden geçiyoruz.

Bu yeni mefkûrenin dünyadaki başkentidir, İstanbul. Bu ocaklarda öz gücüne yaslanarak, mikro çekirdekler var ederek dünyanın her tarafına bu çekirdekleri gönderme şuurunda ve bilincinde olmalıyız. Yani Kafkasya, Uzak Asya, Avrupa, Afrika, Balkanlar çalışma alanlarımız olmalı. Bu çekirdekten yetişmiş insanları oralara göndermeli oralardan bu çekirdeğe dâhil edeceğimiz iletişim kanalları oluşturmalıyız.

Dışarıdan takviye yerine kendi atom çekirdeğimizi bölerek yeni çekirdekler oluşturmayı başarmamız gerekir. İşgal ettiğimiz mevki ve konumları tekelimizde görmemeli, yeni bireylerin önünü açacak planlamalar yapmalıyız.

Bu dönemde Kur’an-ı Kerim, hadis, tefsir, siyer okumakla beraber mutlaka felsefe, edebiyat, şiir, kültür, sanat, coğrafya, tarih, sosyoloji, jeopolitik okumaları yapmamız ve bu noktalarda eğitim gücümüzü tahkim etmemiz gerekir.

Hareket olarak, dünyaya bir bütün görüntüsü ve yaklaşımı koymamız lazım. Hayatı ve literatürümüzü parçacı bir mantıkla ele alan değil; yaşamın her alanında Müslümanca varoluşun içine çekmeye çabalamalıyız. Ekonomide, iktisatta, siyasette, kültürde, sanatta, uzayda, denizde, karada, havada Müslümanca var olmanın düşünsel kodlarını oluşturmayı başarmalıyız.

Şu anda yaptığımız mütevazı çalışmalarımıza yaslanarak, vizyonu son derece geniş, yüreği tevazu içinde, Rabbi karşısında sürekli boyun eğen ve her şeyi Rabbine bağlayan bir anlayışla; O isterse olacağına inanan, istemezse olamayacağına inanan, mülkün ona ait olduğunu bilen, onurun ve şerefin O’na ait olduğunu yüreğinde hisseden, bunun dışındaki her şeyin kendine pay çıkaramadan inanan bir nesil, bir birey, bir yapı, bir oluşum peşinde olmamız gerekir.

Hayata vizyonel bir bakışla bakmalı, ders halkalarımız bu bakışla çalışmalı. Bu yapının gelecekte de var olmasını sağlayacak en önemli yapısı ders halkalarıdır. Bu yapıda kişiler, dernekler, vakıflar, yerel, bölgesel, evrensel çalışmalar şeklinde hareket etmeliyiz. Bu halkalar birbirini büyüterek devam etmelidir.

En temelde uluslararası vizyon çok önemli, ancak kendi çekirdek oluşumumuz uluslararası vizyondan daha da önemli görülmelidir. Kendi çekirdeğimiz olmadan uluslararası vizyon bir anlam ifade etmez. Kendi çekirdeğimizin en iyi şekilde var edilmesi için eksiklerimizi sıralayıp o eksikleri gideren çalışmalara öncelik vermeliyiz. Ana merkez yapının uluslararası vizyonda güçlendirilmesi, vizyonel yapılması için, ehliyetin, liyakatin, kalitenin arttırılması önemsenmelidir.

Uluslararası vizyon alanında neler yapılabileceği noktasında da çaba içerisinde olmalıyız. İç ve dış vizyonu nasıl geliştireceğimizi konuşmamız gerekir. Diğer taraftan teorik anlamda, mefkûre anlamında, ülke anlamında da İslami geleneksel ritüellerin haricinde yaşama dair var olabilmenin teorisini, var olabilmenin görüntülerini, var olabilmenin parametrelerini daha açık şekilde ortaya koymamız gerekir. Bunun için de bir sıralama olmalı. Yani ayet, hadis, siyerden ilhamla öyle bir ocak olmalı ki bunlar mutlaka olduktan sonra bahsettiğimiz gibi ekonomiden siyasete, sanattan felsefeye kadar bir eğitim çarkının oluşturulması hayati bir meseledir.

Diğer taraftan ülkemizdeki üniversitelerin durumu hakikaten içler acısıdır. Akademik zenginliğimiz bambaşka bir değere sahip görünmesiyle beraber buna düşünce namusu, ilim ahlakı ve topluma karşı sorumluluk bilincini de eklersek ortaya coşkun ve kendi kodlarına dönmeye meyyal bir yapının çıkacağı bir gerçektir.

Bütün bu çalışmaları yaparken yol arkadaşlarımızla kardeşlik hukuku çerçevesinde sağlam ilişkiler kurmalı ve temas ettiğimiz her bireyin kendini ifade edebildiği, ilgi ve yeteneğini icra ettiği alanlar açmalıyız. Böyle yaptığımız zaman, bu bakışı, bu alanları hayat içinde ortaya koyduğumuz zaman, Allah’ın izniyle sırtımız yere gelmeyecektir.

Bu çalışmalarımızla ümmetin birikmiş sorunlarına temas etme fırsatını yakalarız. İçinde yaşadığımız zamanın ruhunu yakaladığımız zaman insanlığın vicdanını yeniden harekete geçirebiliriz. Yeniden bu toprakların adalet ve merhametin başkenti olmasını sağlayabiliriz. Tüm bunları gerçekleştirebilmek için eğitim, kültür ve düşünce ocaklarımızın sorunlarımıza dair kuşatıcı çalışmalar yapması gerekir. Bu fikirleri geleceğe taşımak, aile merkezli İslami hareketin dinamikliğine bağlıdır. Dinamik ve helezonik bir hareket İslam fikriyatını daima ve ebeden var edecektir.