Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’ndan net ifade – (Aslı Aydıntaşbaş)

0
93

Bakanın açıkça telaffuz etmediği, Türkiye’nin petrol zengini Sudan’dan büyük ekonomik beklentisi olduğu. “Bir kişinin bahanesiyle bu ülkeyi Batı’nın inisiyatifine; Çin’e mi bırakacağız?” diyor

GİDİŞİMİZ olaylı, dönüşümüz ayrı bir olaylı geçti.

Geçen hafta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’yla birlikte Suriye’nin Dostları toplantısına katılmak için Paris’e gitmiştik. Gidiş yolunda, bakanın, hükümetin Suriye politikasını eleştiren aydınları Esad rejiminin insanlık suçlarına duyarsız kalmakla suçlayan “Ben rahat uyuyorum. Siz rahat uyuyor musunuz?” sözleri, medyada kıyamet kopardı. Gazetemiz yazarlarından Mehmet Tezkan ve Kadri Gürsel dahil, bakanın sözlerine sert cevap yazanlar da oldu; onu haklı bulanlar da çıktı.

Ama Davutoğlu asıl ses getirecek açıklamasını, dönüş yoluna saklamış. Uçakta sohbet ederken, geziye katılmadan birkaç gün önce Silivri cezaevinde Büşra Ersanlı’yı ziyaret ettiğimi söylüyorum. İki akademisyenin aynı dönemde Boğaziçi’nde olduklarını, yıllardır akademik çalışmalarını kesiştiğini, Ersanlı’ın 28 Şubat’taki duruşu nedeniyle muhafazakar çevrelerde saygı uyandırdığını biliyordum.

‘Müdahale hakkım yok’

Bakan “Lütfen bir daha giderseniz selamlarımı iletin” dedikten sonra, “Bir akademisyen olarak tanıdığım Büşra Ersanlı’nın terörist olduğuna inanmıyorum” diye ekledi.

Son haftalarda Cumhurbaşkanı ve hükümetin kıdemli isimlerinin Ersanlı konusunda dertli olduğunu, suçsuzluğuna inandığını birçok ağızdan dinledim. Ama en net konuşan, Davutoğlu oldu.

“Büşra Hanım, 28 Şubat’ta da çok demokrat bir tavır almış bir akademisyendir. Terörist olduğuna inanmıyorum. Ama bu durumu bir bakan olarak kabullenmiyor olmam, bana yargıya müdahale hakkı vermiyor. Yargı ayrı bir süreç. Eleştirenler kimi yerde ‘Neden müdahale ediyorsunuz’, başka davada ise ‘Niye müdahale etmiyorsunuz’ diyor.”

Hükümetin emriyle olmuyor

Davutoğlu, bir çok akademisyen gibi Ersanlı’nın bir an önce özgürlüğüne kavuşmasını istiyor. Sohbetimiz yargı ve diğer tutuklamalar üzerine kayıyor. “Bazıları bu tutuklamaların hükümet kararıyla olduğunu, iktidarın ‘toplayın bu insanları’ dediğini sanıyor. Sonuçta yargı bağımsız. Böyle ise Hakan Fidan neden ifadeye çağrıldı? O konuda da ben tutumumu en başta ortaya koydum.”

Doğru. MİT müsteşarı ‘şüpheli’ sıfatıyla çağrıldığında ilk açıklama Dışişleri Bakanı’ndan gelmişti. Ama tabii bu meşhur insanlar dışında binlerce tutuklu var memlekette. Anladığım kadarıyla kapalı kapılarda hükümetin gündemi de bu:

“Hükümette de bu konuyu çok tartıştık. Yargı meselesini bakanlar olarak kendi aramızda sıkça konuşuyoruz. Son bakanlar kurulunda da saatlerce konuşuldu. 3. Yargı paketindeki yeni düzenlemenin önemli olduğunu düşünüyorum. Hazırlanmakta olan 4. Yargı paketi de daha özgürlükçü düzenlemeler içerecek.”

AİHM’de büyük baş ağrısı

Sürekli yurtdışında seyahat eden bakanın, KCK dahil, bazı davaları yakından izliyor olmasına, hatta iddianamelerin detaylarını dahi biliyor olmasına şaşırıyorum.

Davutoğlu, yargının, ifade özgürlüğü ve eylem arasındaki sınıra saygı göstermesi gerektiğini düşünüyor: “Bu konuyu uzun zamandır Sayın Adalet Bakanımız ile de konuşuyoruz. İfade özgürlüğü ve eylem farklı. Örneğin hoşumuza gitmese de aşırı bir görüş ifade eden insanlar olabilir. Bazı iddianamelerde bu var. Ancak bir eyleme dönüşmemişse bu tolere edilmeli.”

Tabii olayın Dışişleri’ni doğrudan ilgilendiren ‘dış’ boyutu da var. Örneğin son Fransa gezisinde bile Fransız muadili Dışişleri Bakanı’na ‘terörist’ diye tutuklanan Türk asıllı Fransız vatandaşı Sevil Sevimli’nin durumunu sordu. Türkiye’deki tutuklamalar, hem Brüksel’de, hem de AİHM’de Türkiye için büyük baş ağrısına dönüşmüş durumda.

Davutoğlu: “Ben her zaman ifade özgürlüğünden yanayım. İlk bakan olduğumda önüne AİHM’de ifade özgürlüğü davalarını getirdiler. Mesele Sayın Mustafa Erdoğan’ın yazdığı bir makale. Bir akademisyen olarak aynı makaleyi ben de yazmış olabilirdim. Bu tür davalarda savunma dahi yapılmaması talimatını verdim.”

Yargı kendine sormalı

Bu çok önemli. Yargı sürecindeki özensizlikler yüzünden, Türkiye AİHM’de ciddi cezalar almaya başladı, önümüzdeki süreçte KCK, Ergenekon ve Balyoz sanıklarından bir bölümü de AİHM’e başvuracaklar. Savunma yapsa da yapmasa da Ankara’nın somut eylem olmadan sadece tapeler ve makaleler nedeniyle tutuklanan insanların açtığı davaları kazanması zaten mümkün değil. Bakan bu yükü, Dışişleri’nin sırtından alıp Adalet Bakanlığı’na devretmiş.

“Bu davaları daha etkili bir süreç yürütebilmek için Adalet Bakanlığı’na devrettik. AİHM’de artık ifade özgürlüğü konularında savunma dahi yapmıyoruz. Ancak maalesef ifade alanında yanlış yargı kararları ve süreçler nedeniyle de milyonlarca dolar tazminat ödüyoruz.“

Hazin bir durum. Eğer Dışişleri Bakanı’nız bile sizi savunamaz hale geldiyse, bazı hakim ve savcıların gerçekten kendilerine neyi, neden yaptıklarını sormaları lazım…

Silivri’den Selam var

Geçen hafta, Silivri cezaevinde Büşra Ersanlı’yı ziyaret ettim. Saatler süren arama-tarama-kayıt safhası sonunda, plastik masa ve sandalyelerin olduğu bir salona alınıyoruz. Mahkumlar bir tarafta, bizler karşı taraftayız. Büşra Hoca’nın morali iyi. Üzerindeki sarı buluz ve blucinle, sanki biraz sonra derse girecek ya da gezmeye gidecek gibi görünüyor. Oysa, 7 aydır cezaevinde.

Silivri’de açık görüş, dramatik bir olay. KCK davasından tutuklanan yüzlerce BDP’li kadının bir anda çocukları, kocaları, anneleri, kardeşlerine sarıldığı o ana tanık olmak, sarsıcı. Hep içimden ‘Bu iş yanlış, çok yanlış’ diyorum. Allah aşkına 7 bin 500 kişilik terör örgütü olur mu? Tanım itibariyle mümkün değil. Bu kadar insanı ‘terörist’ diye tutuklamak, ayrı bir kategori yaratmak, Türkiye’nin birliğini gerçek anlamda tehlikeye atmak demek…

Büşra Hoca, mahkum aileleri arasında efsane gibi. Büyük saygı görüyor. Ablası Sırma, yeğeni Sinan ve bana, kantinden aldırdığı vişne suyu ve krakerleri ikram ediyor.

Harıl harıl, savunmasına hazırlanıyormuş. Bu hafta hakim karşısına çıktığında, ifade özgürlüğünden, akademik özerklikten, muhalefet etme özgürlüğünden söz edecek. Her gün odasına kapanıp kesintisiz akademik çalışmalarına da devam ediyor. Silivri’nin koşulları kolay değil. Yemekler fena olmasa da su sorunu sürüyor. ‘Gecekondu gibi’ diyor, ‘Buraya kampus diyorlar. Kast ettikleri bir Kürt üniversitesi herhalde.’

Bir saat hızla gelip geçiyor. Ayrılık zor. Her yaştan onlarca kadın, yavaş yavaş ailelerine veda edip gardiyanlarla ayrı bir kapıdan çıkıyor . Genç bir çocuk, Kürtçe bir şey bağırıyor. Anlamıyoruz, ama herkes alkışlamaya başlıyor. Bir başka kadının yanımda usulca ağladığını fark ediyorum. İçeri girerken tanışmıştık, elimi koluna atıyorum. ‘Daha kaç nesil bunu yaşayacağız’ diyor. Ne cevap verebilirim ki ?

Davutoğlu: Sudan’da katliam durdu, vicdanım rahat

Ankara’nın Suriye politikasını eleştirenlerin en önemli argümanı, Sudan. Suriye’de demokrasi, insan hakları gibi gerekçelerde Beşar Esad’la ilişkiyi koparan Ak Parti hükümeti, Darfur’da soykırımına varan katliamlardan sorumlu tutulan Ömer el-Beşir’le ilişkiyi kesmedi.

Paris’e giderken de, dönüşte de Davutoğlu’na Sudan’ı sorduk. Konuyu Ali Bayramoğlu açtı, uzun uzadıya konuştuk.

Ben, şu anda ‘Sudan da Sudan!’ diyenlerin hatırı sayılır bir bölümünün Darfur’un yerini bildiğinden ya da oradaki rejimin günahlarını gerçek anlamda önemsediğinden kuşkuluyum. Ama yine de Sudan, hükümete yönelik çok haklı bir eleştiri.

Davutoğlu söze “Bazen, iki ilkenin çatıştığı durumlar vardır“ diye başladı: “Esad’la çözümün bir parçası olabilmek için diyaloğu son dakikaya kadar sürdürdük. Ama bir noktadan sonra bizi istismar ederek zulmü meşru göstereceği hissine kapıldık. Sudan’da ise Ömer el Beşir bizi istismar edemez…”

İki noktayı vurguluyor. Birincisi, Hristiyan olan Güney Sudan’la da yakın ilişkiler kurmaya başladığı. (“Güney Sudan’ın uluslararası toplumda tek umudu biziz. Geçen hafta Kuzey’le aralarındaki sorunların çözümü için Türkiye’den destek istediler. Aramızı bulun diyorlar”)

İkincisi ise Sudan’da katliam sürecinin geride kaldığı: “Sudan’da Suriye’de olduğu gibi hala ölümler devam mı ediyor? Ölümlere her aşamada tepki verdik. Katliamlar bitti bu ülkede. Sudan politikamız asla Darfur katliamını destekleme politikası değildir. Bizim üzerimizden zulme izin vermeyiz. Ama Esad ise bizi zulmüne gerekçe yapmaya kalktı.”

Sayın Bakan, diyoruz, sırası mı Sudan’la anlaşma imzalamanın?

“Gerçekten rutin. Kaddafi iktidardan düşerken de Libya ile anlaşmalar Meclis’e geliyordu.”

Bakanın açıkça telaffuz etmediği, Türkiye’nin petrol zengini Sudan’dan büyük ekonomik beklentisi olduğu. “Bir kişinin bahanesiyle bu ülkeyi Batı’nın inisiyatifine; Çin’e mi bırakacağız?” diyor.

‘Vicdanınız rahat mı?’ sorusuna “Yüz binlerce insana yardım edebildiğimiz için vicdanım rahat. Darfur’a çok yardım götürdük. Keşke elimizden daha fazlası gelseydi” diyor.

Ben de keşke Meclis’teki Sudan’la işbirliği anlaşmasını geri çekseniz diyorum.

Milliyet

———————————-
Aslı Aydıntaşbaş
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI