Dini Organizasyonlar’ın Çıkmazı – (Erkam Altıntaş)

0
133

Türkiye’nin son yıllarda kat ettiği mesafe İslam dünyasında öne çıkmasına, örnek alınmasına, beklentilerin yükselmesine sebep olurken dindar kesim buna paralel bir vizyon ortaya koyamadı.

Necip Fazıl Kısakürek “Sur’da bir gedik açtık” şiirini yazarken dindar-muhafazakâr kesimin yeniden kendini toparlama, farkındalık oluşturma dönemi başlamıştı. Milli Şef döneminde zirve yapan “sindirme ve dinsizleştirme” politikaları yeni nesli dinden olabildiğince uzak yetiştirmiş, önceki nesli ise susturmuştu. Necip Fazıl ve diğer aydınların cesur çıkışları yeni bir uyanış dalgasını tetikledi. İşte sur’da açılan gedik bu dirilişi ifade ediyor, gediğin büyüyeceğini, sur’un aşılacağını öngörüyordu.

Sonraki dönemlerde dini cemaat veya sivil örgütlenmeler faaliyetlerinin merkezine toplumu bilinçlendirme, baskı ve yasaklara karşı örgütlü direnmeyi koydular. Dolayısıyla düşünce ve eylemlerini o günkü rejimin dejenerasyonuna karşı mücadele şekillendirdi.

Fakat Ak Parti iktidarı ve Erdoğan’ın kararlı tutumu Türkiye’de sivil bir devrim yaptı. İslami kesimin gerçekleşebileceğini hayal bile edemediği, çoğu zaman aleni dillendirmekten çekindikleri hedeflerini, başbakan, cumhurbaşkanı olarak söylemekle kalmayıp birçoğunu hayata geçirdi.

***.

Kahır ekseriyeti dine bağlı olan toplumun önündeki devlet engeli kalktıktan sonra dindar kesimin kurduğu örgütlenmeler için çıkmaz başladı. Yeni sürece göre bakış açılarını, önceliklerini, ilgi alanlarını yenilemeleri gerekirken zihinsel ve kurumsal dönüşümü sağlayamadılar. Sur’u çoktan aşıp içine yerleşmelerine rağmen zihinsel olarak sur’da gedik açmanın ötesine geçemediler.

Oysa o dönemde geliştirdikleri ilkeler ve yöntemler ulaşabildikleri sınırlı bilgilerin güncel duruma cevap verebilecek şekilde yorumlanması idi. Belirledikleri yol haritaları, pratik tecrübesi İslam’ın değişmez prensipleri değil, dönemsel tepkisellikle beslenmiş fikir ve yöntemlerdi.

***

Kendi mücadelelerinin katkısı ile gerçekleşen sivil devrime ayak uyduramama sorunu gettolaşma benzeri bir kapanmışlığı beraberinde getirdi. Böylece “Dini örgütlenmeler” de CHP ve MHP’nin yaşadığı soğuk savaş dönemini aşamama kriziyle karşı karşıya kaldılar.

Yani Medine’ye yerleşmelerine rağmen Mekke dönemiymiş gibi davranmaya devam ettiler.

Türkiye’nin son yıllarda kat ettiği mesafe İslam dünyasında öne çıkmasına, örnek alınmasına, beklentilerin yükselmesine sebep olurken dindar kesim buna paralel bir vizyon ortaya koyamadı.

Toplumun gerisinde kalma ile güncel yaşam arasındaki çelişkiye geçmişlerini kutsayarak cevap verdiler.

Dönemin öncü kadroları, aydınları ve kanaat önderleri süreci doğru okuyup yapısal dönüşümü sağlamak yerine kurumlarını ve konumlarını “nas”la bütünleştirerek korumaya aldılar. Öncülük edebilecekleri zemin önlerinde iken bildiklerini tekrarlayarak fırsatı ıskaladılar.

Buna Mazlumder’i örnek verebiliriz. İslami kesim üzerinde rejimin baskılarının arttığı bir dönemde kuruldu. Savunduğu değerler ve performansı ile oldukça etkili insan hakları derneği haline geldi. Fakat baskı süreci bittikten sonra perspektifini yeni sürece uyumlu hale getiremedi. Bunu başarabilseydi günümüzde etkin bir uluslar arası insan hakları derneği olabilirdi. Tersine hedefsiz, amaçsız bir örgüte dönüşüp kısır çekişmeler ile kendini gereksiz hale getirdi. Hâlbuki o tarz bir örgüte şiddetle ihtiyaç hissettiğimiz günlerden geçiyoruz.

“Dini örgütlenmelerin” değişememelerinin önemli bir sonucu da kendileri dışında gelişecek potansiyelin (farkında olarak veya olmayarak) önünü tıkamaları oldu. “Asıl ev sahibi” duruyorken sonradan sahiplenmeye çalışanlar ikinci planda kaldılar. Farklı fikirleri olanlar “ev sahiplerinin” yanında tutunamadılar. Ya savrulup uzaklaştılar ya da sessizliği tercih ettiler. Sosyal devrime öncülük edemeyen sivil örgütlenmelerin boşluğunu bazen istismarcılar, bazen ilgisizler veya yeteneksizler doldurdu. Bu tarz gelişmelerin olduğu yerlerde İslam’ın ruhu ile uyuşmayan sonuçların ortaya çıktığına birçok defa şahit olduk.

Örneğin imam hatip okulları yaygınlaşmasına rağmen içerik kısırlığı veya rol alan kapasitesiz vakıfların hormonlu büyümesi istenilen neticeyi vermedi. Biraz daha açacak olursak; imam hatip açmaktaki amaç ne, bu amaca ulaşmak için hangi araçlara ihtiyaç var, araçlar nasıl tamamlanacak gibi işin doğasında olan planlama yapılmadı. Bunun da ötesinde sadece imam hatiplere gelen öğrencileri bilinçli yetiştirelim mantığı yerine bütün okullardaki gençleri ülkesine, ümmete faydalı bir birey olarak nasıl yetiştirebiliriz vizyonu ile bakılmalıydı.

***

Dindar kesimin organizasyonları hala ülkenin gerçek sorunları ile ilgili öneri getiremiyorlar. Mecbur kaldıkça genel geçer doğruları içeren bir takım yorumlar yapıyorlar ama konunun esasına nüfuz edemiyorlar. Onlarca aktörün rol kaptığı, siyasi, ekonomik, sosyolojik değişimin hız kazandığı, güç odaklarının bölgeyi ipoteğe alacak planlarını uyguladığı bir dönemden geçiyoruz. Özeleştirisini yapamayan “dindar kesim” ise genellikle soğuk savaş döneminden miras kalan “esas işleri” ile meşguller. Çoğu organizasyonun amaca değil araç olan yapılarını büyütmeye hizmet ettiklerini görebiliyoruz.

Elbette ki yukarıda değinilen eleştirilerin birçok istisnası da oldu. Ancak büyük fotoğrafı değiştirecek etkisinin görülmediğini söyleyebiliriz.

Değişimin gerisinde kalmak, gidişatı okuyamamak duraklamaya, gerilemeye ve sonra tükenişe götürür. Geçmişte başarı getiren yöntem ve stratejilerin gelecekte de başarı getireceği savıyla direnmek genellikle oyun dışında kalma ile neticelenir. Ülkenin aydınları, kanaat önderleri ve STK’lar öncülük edemediği zaman süreç başka aktörlerin hesapları doğrultusunda yürür.

Haber 10

———————————-

Erkam Altıntaş

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI