Din ve seküler merhamet – (Akif Emre)

0
155

Muhtemelen önümüzdeki dönem Batı ile Müslümanların ilişkisi daha can sıkıcı hatta can yakıcı bir hal alacak.

Batı eski hegemon duruşunda açıklar vermeye başladıkça  daha kısıtlayıcı, korumacı hatta saldırgan bir dil ve yönteme başvurması kaçınılmaz. Müslümanların neden saldırgan olduğunu, neden teröristlerin Müslümanlardan çıktığı sorusuyla başlayan mütehakkim söylem kaçınılmaz olarak bunu gerektiriyor.

Şimdiden AB bünyesinde  “terör ittifakı” başlıklı bir yapılanmanın işaretleri gelmeye başladı. Nitekim teröristlerin daha çok Müslüman ülkelerden  (Müslümanlardan demek istiyor) çıktığı gerekçesiyle Arap ülkelerinin de dahil olacağı bir ittifakın temelleri atılacak. Bir zamanlar “medeniyetler ittifakı”  yerine terör ittifakı. 

Şiddet ve teröre karşı polisiye tedbir gibi görünen bu girişim ve geliştirilen söylem Batı’nın kendini, değerlerini, hiç bir şekilde sorgulama ihtiyacı hissetmediği bilakis kendini sorgulama makamında gördüğünü  bir kez daha gösterdi. Evrensel değerlerin (!) ve bunu elinde tutan üniversalist gücün ne türden tepkilere sebep olduğunu sorgulamayı ihmal eden bir yaklaşım çok aşina.

Batı’nın söylem üstünlüğünü asla kaybetmek istemediği en temel başlıklardan biri sekülerizm daha bildik ifadeyle laiklik.

Türkiye’de muhafazakar ve laik kesimin kıyasıya yanıldığı bir husus sekülarizme yaklaşımlarında yatar.  Laik kesimi laikçilerle  ayırmaya yönelik pratik formül genelde jakoben Fransız modeliyle malül haldedir. Mesela geçen hafta laikliğin “kurucu partisi” lideri; tüm İslam alemine “laik olun” nasihatinde bulundu.  Din siyasete karışırsa sonuç böyle olur demeye getirdi.

 Benzer yanılgıyı muhafazakar kesim de  yıllardır içselleştirdi artık. Laikliği değil sekülarizmi öne çıkaran bu dil, daha çok Fransız-Anglo Sakson ayrımı üzerinden yaklaştı. Fransızlar jakoben, katı laiklik uygulamaları yerine Anglosakson uygulasmalar daha benimsenebilitdi. Türk laikliğinin daha katı olduğu dönemlerde de “ Avrupa’da uygulanan laiklik” talebi dillendirilmişti.

Seküler dünyanın tarihsel süreçte nasıl inşa edildiği, din -siyaset -toplum ilişkileri dahası bir dünya tasavvuru olarak sekülerliliğin ne idüğü meselesi uzun bir bahis. Ancak sekülerlik ne dar anlamıyla siyasetle sınırlı ne de kabaca din devlet ayrımı meselesidir. Sekülerlik bir dünya görüşü olarak bilimden siyasete, toplumdan zihniyete insana dair pek çok alanı kapsar.

Sekülerliği dinin devletten ayrılması olarak alınabilseydi mesele daha kolay çözülürdü. Zira Batı’da siyasetin dinden çok kiliseden ayrışması, dinin kodların siyasal ve sosyal alana mündemiç bir laiklik olduğu tespiti yapılır geçilirdi.

Paris saldırıları vesilesi ile Avrupa’da yükselen tepkilere bakınca neden bu tür bir laiklik yaklaşımıyla meseleyi geçiştiremeyeceğimiz daha bir netleşir durumda. En azında Fransız-Anglo Sakson ayrımı yapan muhafazakarlar açısından durumun sadece siyaset, yönetim biçimine indirgenemeyeceğini bir kez daha açık eder.

He ne kadar modernlik gelenek içinde evrile evrile ama gelenekten de koparak gelişse de sonuçta tepkisel bir çıkıştır. Bir yanıyla geleneği olan ama geleneksel olmayan bir toplumu imler. Sekülerlik buna paralel olarak kutsaldan koparak, dışlayarak modernliği de biçimlendirdi. Muhafazakar modernleşme türlerinin başlarda beklentilerin  aksine sekülerleşemeye  evrilen doğası bununla ilintilidir.

Batı, kendi içinde sadece devleti, siyaseti sekülerleştirmekle kalmadı dünya görüşlünü, kainat algısını, insan varlık tasavvurunu da sekülerleştirdi.Anglo-Sakson laikliği tam da bu  noktada hayatın tümünün kuşatan bir sekülerleşme biçimidir. Hatta dinle bağını koparmayan ama sekülerleşen bireyler ortaya çıktı.  Muhafazakar sekülerlik gibi ucube tanım ve türler tesadüf değil.

Daha ileri aşamada din, artık toplum için çekilmez bir yük, ayak bağı olmaya başladı seküler zihinde. Kültür politikalarından, eğitime, siyasetten bilime değin geniş yelpazede seküler bakış kutsala, dine, Tanrı’ya dışlayan bir egemenlik kurdu.

Bugün seküler dünya, din ve dine dayalı her türlü değeri yapay, karşılığı olmayan ikiyüzlü bir saygı anlayışının içine hapsederek hayattan koparmış vaziyette. Benzer dili Türkiye’deki Batıcı sekülerist entelijansiyada da görebiliriz. Daha vandal, daha rafine olmayan bir dil hemen göze çarpar. Bunlara göre; dini olan, dini referans alan her talep peşinen suçlu, ayıplı, meşruiyeti sorunlu bir alandır. Yapay saygı lafların arasında gizlenen mütekebbir seküler bakış kutsalı sadece dışlamaz, hayatta karşılığını görmeye de tahammül edemez. Bu nedenle kutsalı aşağılama dahil dışlama hakkını kendinde görür. Zira ona göre kutsalın toplumsal hayattan sürülmesi yetmez; zihinlerde,  vicdanlarda yaşatılması bile vahimdir.

Dini inançlara saygı tekerlemesi kocaman bir yalandan ibarettir:Din ve kutsal utanılası bir şeydir.  Ders kitapalrında dinler bir sosyolojik vakıa olarak yer alabilir ancak. Dini eğitim bile seküler içeriklidir. Medya dili, kültürel ürünler seküler bir algıya tahkim edecek şekilde kurgulanır.

Batı Hıristiyanlığı kendi kendini sekülerleştirerek ancak konumunu kouyabiliyor. Pek kutsanan kilise ancak sekülerleştiği oranda itibar görebilir Batılı zihinde.

İslam’ın modernleşmesi, daha doğrudan anlatımla reforme edilmesi ile Müslüman azınlıkların Batı kültürüne entegre edilmesi benzer şekilde sekülerliğin dominant konumunu tahkim etmeye yöneliktir. Türkiye’nin AB’ye girmesinin teröre (hem de İslamcı türüne) panzehir olacağı iddiası dinin ve Müslümanların sekülerleşmeye icbar edilme çabalarıdır. Oysa İslam’ın seküler/lerin merhamet/in/e ihtiyacı yok.

 Müslümanların kendilerini sorguya çekmeye davet edenlerin hiç biri “evrensel-mutlak” seküler değerleri/ni gözden geçirmeyi akıllarına getirmezler.

———————————-

Akif Emre

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI