Devrimci Boşluk Devrimci İslam Devrimci Sol – (Ömer Altaş)

0
147

Kimliksiz kalmak ya da kişinin mahalle içinde kendini gösterebileceği imkânlar bulamaması başlı başına bir melankoli nedenidir. Türkiye’de, köyler ve şehirler bu nedenle melankoli kişilikler cennetidir ve buralarda yaşamın her alanında arabesk ‘tarzlar’ hüküm sürer

Kalabalık aile, mahalle, sınıf ve işyeri ortamlarında bireyler belli roller üstlenir.

Ortak alan içinde bireyler, kendi dışındakiler tarafından; en akıllısı, çalışkanı, cesuru, yaramazı, tembeli, esprilisi, uyanığı, pısırığı, yağcısı vb. şeklinde betimlenirler.

Kolaylık olması amacıyla bu yazıda sadece mahalle kavramını kullanacağım. İlginçtir, bütün mahalle ortamlarında biçim ve içerik olarak benzer organizmalar vardır. Mahallelerde söz konusu kimlikler genel olarak kişisel yetenekler sebebiyle elde edilir. Kimi zaman da mahalle içinde rol dağılımında boşluklar oluşur. Birileri buna talip olur. Doğallık bozulur, bu adı üzerinde bir rol almadır. Bu nedenle rol alan bireyin sahiciliği daima tartışmalı olur.

Kimliksiz kalmak ya da kişinin mahalle içinde kendini gösterebileceği imkânlar bulamaması başlı başına bir melankoli nedenidir. Türkiye’de, köyler ve şehirler bu nedenle melankoli kişilikler cennetidir ve buralarda yaşamın her alanında arabesk ‘tarzlar’ hüküm sürer.

Türkiye’yi koca bir mahalle, “toplumsal hareketleri” de mahalle içindeki bireyler olarak düşünelim.

Bu kıyaslamayla, toplumsal hareketlerin, cemaatlerin ve örgütlerin ülke içinde aldıkları rollerin ne kadar sahici oldukları konusunu irdelemek gerekir.

Türkiye’de son yıllarda gündeme gelen milliyetçi, sol, İslam referanslı ve ulusalcı oluşumlar kendiliğinden mi gündeme gelmektedir? Yoksa yaratılmaya çalışılan bir ihtiyaç nedeniyle metazori mi “piyasaya” sürülmektedir?

Türkiye’de siyasi ve sosyal dönüşümler, birçok toplumsal hareketin altını üstüne getirirken cemaat, örgüt ve yapılar şirketler gibi iflas ediyor, çöküyor ya da zayıflıyor/zayıflatılıyor, bazıları da büyüyor, yayılıyor ya da parlıyor/parlatılıyor.

Bu med cezir bu toprakların adeta kaderidir ve bir taraftan da göz alıcı bir yaşam belirtisidir. Son yıllarda kendi içinde med ceziri en güçlü yaşayan iki doktrin; Siyasal İslam ve Devrimci Sol’dur.

Kemiyetleri sınırlı olmasına rağmen keyfiyet ve etki gücü olarak ülke siyasetinde etkili olan bu iki akım, geleneksel devrimci karakterlerini kaybetmiş görünüyor.

İnkılâpçı, tevhidi, vahyi”, mevcut sisteme itiraz eden, her fırsatta kendini sokağa atan, gerekirse şiddet kullanma potansiyeline sahip olan ve toplumu “cahili” olarak gören İslami hareketçiler, 1980 ve 1990’ lı yıllarda olduğu gibi sahada görünmüyor.

28 Şubat, bazı bölgesel İslami yapıların akıl almaz şiddet esaslı doktrinasyonları ve ardından Ak Parti hükümeti bahsi geçen “siyasal İslami yapılanmaların” üzerinden silindir gibi geçti.

Bunların sonucunda, dış gözlemcilerin tanımlamasıyla radikal İslami hareketler toplumdan çekilmiş oldu.

Çekilmek, eklemlenmek ya da tükenmek, hangisi doğru olarak kabul edilirse edilsin sonuç olarak devrimci İslami hareketlerin toplum içinde kapsadıkları alan büyük oranda boş kaldı.

Önceki dönemlerde bu gruplar; Cahili toplum, Tağuti rejim ve müstekbir yönetici elit şeklinde adlandırdıkları Türkiye Cumhuriyeti sistemini her kötülüğün kaynağı olarak görürlerdi. Ak parti hükümeti ve dile getirilmesi netameli olsa da özellikle Tayyip Erdoğan`ın kişiliği ile birlikte bu temel iddialar yumuşamaya başladı. İllegalite öldü. Sivilizasyon doğdu. Batıl Batı ideolojisi Demokrasi Meşveret kurumu muamelesi gördü.

Savaş ve Cihat doktrinasyonu üzerine kurulu İslamcılık boşluğa düştü. Yeni dönemde toplumsal muhalefet araçları konusunda dağarcıklarının boş olduğunu gördüler. Günlük hayat, sosyal istekler, yaşam standartları, ekonomi, eğitim vb. konularda muhalefet edebilme üslup ve pratiğinde yoksundular.

Uzun süre dar ve loş odada bekletilen bir kişi, zaman kaybı olmadan, stat ışıklarının aydınlattığı ışıltılı bir sahaya bırakılırsa ne olur? İllegalizm koridorlarında kalarak tuhaf bir psikoloji geliştiren radikal eğilim Ak parti süreci ile birlikte büyük şaşkınlık yaşayarak yerini terk ettiğini bile fark etmedi.

Sol’un kendini Kemalizm’in kucağında bulması, en az İslamcılığın iddialarının iktidara taşınması kadar dramatik bir özeliğe sahip.

Solculuk ise, İslamcılığa benzer bir tarzda finans ve fikir ithali bakımında dış kaynaklıydı, yabancıydı. Marksizmin katolik Hıristiyanlık nefreti, Slav Ortodoks ülkelerdeki Sosyalizm başarısını ne kadar etkilemiş olacağı başlı başına bir araştırma konusu. Ancak Sol, Müslüman Türkiye’ye bu sarmal ile birlikte geldi.

Türkiye de Sol, İslam temalarına karşı Kemalist sistemle aynı seciyeye sahipti. Aralarındaki bütün çatışmalara rağmen bu ortak payda, Kemalist sistem elitlerinin Sol’a daima sempati ile bakmasına neden oldu.

Bu davranış, Sol`un yüzünde ikiyüzlülük (madalyanın iki yüzü) damgası olarak parladı durdu.

İslam’ı ayırıp halkçılık yapılamayacağını savunan Dr. Hikmet Kıvılcımlı geleneğindeki bazı Sol gruplar genel eğilimin baskısı altında kalarak etkili olma şansı yakalayamadılar.

Yaşamak için en uygun bedeni arayan virüs gibi Sosyalizm, Türkiy
e’de, belli kesimlerin, bölgelerin ve mezheplerin bünyesine yerleşti. Alevi halkı, Ermeni halkı, sistemin nimetlerinden yararlanan, göç sendromu yaşayan Balkan ve Kafkas göçmen kesimleri ve rejimin beslediği, kolladığı bürokratik ve memur sınıflar bu bünyenin parçalarını oluşturdu. Bu tespitler bizim için sadece bir anlama biçimine hizmet eder bahsi geçen kesimlere zerre kadar ön yargı ya da düşmanlık içermez.

Devrimci Sol hareket ödediği büyük bedellere rağmen toplumla arasındaki çelişkileri aşamayarak trajik bir şekilde alanından çekildi.

İki tip sol oluştu. Bir grup, Türkiye Cumhuriyeti merkez siyasetine en yakın halkalarda yer alarak laisizmin, batılı değerlerin ve hatta ahlaki dejenerasyonun başat müsebbipleri oldular. Bilinenin aksine Kemalist sistem, solculuğun unsurlarını bilinçli ve düzenli olarak bürokrasiye ve birinci derecede yönlendirdiği iştiraklere ve iltisaklara devşirdi.

Türk Sol`u içinde ikinci grup tükendi/tüketildi.

Bunlar silahlı mücadele içinde aktif bir şekilde yer alan gariban halk çocuklarıydılar. Öldüler, öldürüldüler, müebbet alarak hapishanelerde tutuklu kaldılar. Büyük direniş örnekleri sergilediler. Sağ kalanları ise ömürlerini verdikleri davaları paradigma olarak çökmüş olsa bile değerleri ile birlikte var olacakları zemin arayışı içindeler.

Bunların tamamı, halkın din anlayışıyla uyumlu olan bir doktrinasyonun gerekliliğinin farkında. Sosyalizmin, Kapitalizm karşısındaki sosyal talepler disiplinini güncelleyen ve halkın değerleriyle çatışmayan gelenekçi, muhafazakâr hatta İslami bir yapıya sıcak bakabilirler.

Ak Parti iktidarını üç döneme ayıracak olursak, ikinci dönemindeki sarsıcı değişim projeleri Sol grupları da derinden sarsmıştı. Ne var ki, üçüncü dönem Ak Parti hükümetinin değişim ve demokrasiyi yerleştirme dalgasının hızını kesmesi birçok Sol grupta hayal kırıklığına yol açtı. Zaten ayakları geriye çekerek, endişeyle ve utangaçlık içinde aheste verdikleri destek bu vesileyle geldiği yere çamaşır lastiği gibi hızlı bir dönüş yaptı.

Kendilerine kendilerinden başka dost olamayacağı fikrine daha sıkı sarılan Sol fikirler ‘onurlarıyla’ yaşamanın yollarını ararken devrimciliklerinin boşalttığı alanı ne ile dolduracaklar?

Demokratik Açılım sürecinde Cumhuriyetçi ve Laik refleksi göstermelerinin gen haritasını deşifre etmeye çalışan devrimci Sol, gemilerini hangi sahile demirleyeceklerine henüz karar vermiş görünmüyor.

Siyasal İslam ve devrimci Sol’un toplumda bin bir emekle işgal ettikleri alanların boş kalması birçok yeni gelişmeye gebe görünüyor.

Türkiye’deki bu devrimci boşluğun, varlık olarak topluma doğru “ben buradayım ve sahibimi bekliyorum” şeklinde seslenmesi doğal bir kanun.

Suni olan ise, devrimci kimlik ihtiyacına birilerinin talip olmasıdır. Yeni bir kimlik hareketi yaratmak için önceden düşünülmüş ideolojik formları kamuoyuna servis etmek ve dayatmak tartışmalı bir davranış türüdür. Mahallelinin iki tarafa da “Günaydın, biz altmış yıldır buradayız, bazı şeyleri yeni mi fark ettiniz, hayır mı?” şeklindeki sorusu kayda değerdir.

Bu tutumu, diyalektikten rol çalma olarak tanımlayabiliriz.

Bugünlerde (30 Nisan 2012-Gazeteler) rol çalma tanımına uyan başka bir olaya daha tanıklık ediyoruz. Kamuoyuna ‘’İslamcı Kürt Partisi kuruluyor’’ şeklinde yansıyan oluşumun yaptığı da budur. Hastalıklı, muktedir ve sağcı muhafazakârlık gölgesi altında bir türlü çıkamayan siyasal İslamcılığın Kürt sorunundaki ‘tatlı su mücadeleciliği’, draması güçlü bir oyun iması veriyor. Bedel (mal, can, gelecek) ödeme dönemlerinde alan dışı kalanların sorunsuz zamanlarda vaziyet almaya çalışmaları karaktersiz bir yapı imajı çiziyor.

Elbette ki toplumun ideolojik ihtiyaçlarının neler olduğuna dair mutlak kriterlere sahip değiliz. Taoist filozof Stannus Gray’, “Bilge insanlar yargılamaz anlamaya çalışırlar” der.

Ancak devrimci sol, yumurtasını en sağlıklı yere bırakarak yaşamını sürdürme arzusundaki yabani hayat canlıları gibi İslamcılığın ocağını yokluyor. Sorunlu muhafazakâr iktidarın, İslamcılığın içtenlik ve ‘eminlik’ yüzünü yıpratan davranışları İslami kamuoyunun vicdanını incitiyor. Ve bazı İslamcılık eğilimleri de yeni dönemde, “cephanesiz” kalışını karganın ağzındaki lor peynirin peşinde olan tilki gibi sosyalizmin dağarcığına uzanarak çözmeye çalışıyor. Birbirinin üzerine yıkılarak bir yeni muhalefet doktrini yaratma çabası başlı başına problemin kendisi olarak tebarüz ediyor.

Kendisine ait olmayan ve gereksinim duyulmayan nesneleri ‘araklama’ şeklinde açığa çıkan bir tür `dürtü denetim bozukluğu` bu topraklarda sürekli karşımıza çıkar. Toplumsal alanlarda, kendine ait olmayan ve ihtiyacı olup olmadığı belli olmayan kimlik kabzında ve illa belli alanlarda rol alma (çalma) çabası bizde kleptomani çağrışımı yapıyor.

1 Mayıs 2012 de, Fatih Camii’nden Taksim Meydanına “anti kapitalist” vurguyla yürüyen eski tarz devrimci Müslümanlık ve devrimci Sol iddiasını öne çıkaran insanların tutumlarında da kleptomaninin izleri var mı?

Devrimci Sol ve devrimci İslamcılığın; boşalttığı ‘devrimci’ sosyal alan boşluğunda rol almaları, o boşluğu doldurmaya çalışmaları ya da oraya itilmeleri daha büyük kronik olumsuz tutkulara yol açılabilir.

Sermayenin ( Koç, Eczacıbaşı, Doğan, Ciner grubu ) ve medyanın ( CNN Türk, Kanal D, Hürriyet ve Haber Türk ) bu oluşumları saygıyla ayakta karşılaması b
ir doğruyu yanlış yapmaz ama buna sevinmek ve “Mekke’de Kâbe’ye yürüyen sahabe” heyecanına kapılmak en azından safdillik olur.

Doğru ve güzel ifade edilen gerçekler kendi yerlerinde, akıllı ve bilge ağızlarda her zaman iyi durur. Ancak köpürtülerek ve göze sokularak “ideolojiye” dönüştürülürse sözün değeri çürümeye başlar ve bu bir film senaryosunda ancak iyi sahne olur. Yapımı tamamlanan film ise bizzat yapımcıları tarafından defalarca gösterime sokulan trajik bir komedyaya döner.

Olumlu ya da olumsuz kim ne düşünürse düşünsün, bizim dikkat çekeceğimiz tek nokta; bazı “gerekli, değerli ve önemli gerçeklikler” üzerinden alevlendirilen ideolojikleşme/tirme çabasıdır. Olumsuz olan budur. İslam tarihi “lokal, indirgenmiş ya da palazlandırılmış savunular” üzerinden bütün bir hayatı açıklama çabalarının başarısızlığı ile dolu. Aydın insanlar bu durumun ne kadar mühim olduğunun pek ala bilir. Halk “şov”a bakarken bilgeler “açı”ya bakar. Allah kitabında, son derece sıradan görünen Ümmü Mektum olayına, toplumsal açısı nedeniyle oldukça sert karşılık vermiş, başlı başına bir sure (Abese) indirmiştir. Her büyük olumsuzluk ve felaket başlangıçta görünmeyecek kadar küçüktür.

Unutulmasın, bu ülkede solcular, ülkücüler ve İslamcılar toplumun en gelişmiş karakterlerini ve en zeki beyinlerini ideolojik çatışmalara kurban ettiler. Bu toplumda yığınlarca, seksenli yıllardan ve doksanlı yıllardan kalma, hayatları ve psikolojileri sonsuza kadar düzene girmeyecek Solcu, Ülkücü ve İslamcı hareketler “artığı” var.

Yazık değil mi?

Devrimci alanı kendine almak için ‘damat’ edasıyla hareketlenenleri ve pozitif değerlendirme tweetleri atanları yakından izlediğimizde sosyal tecrübe açısından yeteri derecede ‘görmüş geçirmiş’ olmaları dikkat çekiyor.

Yeni tarz devrimci Solculuk ve yeni tarz “antici” İslamcılık rolüne soyunanlar, bıyıkları ve sakalları henüz yeni terlemiş üniversiteli, genç erkek ve kızların geleceğini birinci dereceden etkileyecek ve provokasyonlara açık olduğunu bildikleri yeni, tuhaf ve şaibeli muhalefet oluşumuna girmeden önce bin defa düşünmeleri gerekmez mi?

Körpe dimağları bu kez siz harcamayın. Küçük İbo ve Onur sendromlarının ısrarla yaşandığı ülkemizde önce gençlerin ayaklarını yerden kesip sonra yüzüstü bırakacaksınız. Sürdürülemez davranış kalıpları içine hapsederek tecrübesiz ve heyecana kapılan çocukların geleceğini olumsuz etkilemeyin. Yaşam akışlarını bozmayın. Onlar sizin çocuklarınız değil. Gençlerin yakasından düşün. Allahın huzuruna ve gerçek proleter devrimciliğin mabedine gidin vicdanınızla çıplak olarak bir kez daha yüzleşin, olay ve olguların hangi “açı”ya oturduğuna bir bakın, hala aynı kanaatte iseniz yolunuz açık olsun.

Filozof Gray’e tekrar kulak verelim; “Komedyada oynayın ama asla rolünüzle özdeşleşmeyin.

omeraltass@gmail.com

Haber10

———————————-
Ömer Altaş
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI