Derin yerellik – (Süleyman Seyfi Öğün)

0
118

İzlediğim kadarıyla “yerellik” kavramı ile “yerlilik” kavramı birbirine karıştırılıyor. Peşinen söyleyeyim; tercih edilmesi gereken elbette ki “yerlilik”tir.

Yakın zamanlarda “yerelcilik” tartışmaları gündemimize girdi. Bunun mühim olduğunu düşünüyorum. Ne var ki, bahsi geçen kavramın, eğer hakkı verilmezse bâzı sıkıntılar doğuracağını düşünüyorum.

Evvelâ; tedâvüldeki “kötü” Türkçe sebebiyle doğabilecek bazı karışıklık ihtimâllerine karşı hassas olunması gerekiyor. İzlediğim kadarıyla “yerellik” kavramı ile “yerlilik” kavramı birbirine karıştırılıyor. Peşinen söyleyeyim; tercih edilmesi gereken elbette ki “yerlilik”tir. Diğeri, yâni “yerellik”; “mahalle”, “muhit”, “bölge”, “havâli” gibi zihni darlaştırıcı çağrışımlara gebedir.

İnsanlar, somut olarak içine doğdukları birincil çevrelerde yaşadıkları toplumsallaşmalarının etkilerini bir hayât boyu sürdürürler. Bu hususta ne kadar gayret gösterirse göstersin, havasından suyuna; damak zevkinden kulak ve kelâm zevkine; doğduğu, çocukluğunu geçirdiği yerin özelliklerini taşıyan izler insanın hayâtından asla tamâmen silinmez. Yerellik, bunu kompleks hâline getirmiş ve silmek isteyen insanlarda bile “tortu” düzeyinde, meselâ hiç beklenmedik bir yerde bir “şive” farkı olarak kendisini açığa çıkarabilir. Bu sûretle “bir çuval incirini” berbât etmiş(!) çok insan gördüm.

Yerelliğin reddi kadar abartısı da anlamsızdır. İnsanın toplumsallaşması dinamik bir süreçtir. Bu dinamizm içinde, yerelliğin içinde gelen bazı şeyler unutulacak yâhut kendiliğinden elenecektir. Mühim olan, geride kalmış bir toplumsallaşmanın ürünlerinin, yeni toplumsallaşmaların getirdikleriyle uyumlulaştırılmasıdır. Bir misâl vereyim: Üniversite okumuş, akademik dereceler almış birisinin, ısrarla ve gururla-biraz da siyâsal bir motivasyonla- yerel şivesini koruduğuna hayretle şâhit olmuştum. Elbette bu şiveyi unutmak maharet değildir. Ama bunu uluorta ve meydan okuyucu bir şekilde kullanmak başka bir şeydir. Haydi en hafifiyle söyleyeyim; kabalıktır.

Her türlü marjinal toplumsallaşmaya anlam katan, birbiriyle bağlantılı iki husus olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki “incelme”; diğeri ise-saf kültürel karşılığıyla kullanıyorum- "çoğalma"dır. Sonuncudan başlayalım: Birincil çevrelerimizden, yâni yerel dünyâlarımızdan getirdiklerimizin “benzerleri”, “çeşitlemeleri”, “muâdilleri” ile karşılaşmak ve onlardan kişiliklerimize “yeni” birşeyler katmak kadar zenginleştirici ne olabilir? Bu sâyede “başkalarında” “bana âit” olanı ; yâhut “öteki"ndeki “ben”i keşfederiz.
Hatırda tutmak gerekir ki, bu tarz tecrübelerin kendi kendisini boğması da ihtimâl dahilindedir. Benzerliklerin “aynılık” ve “özdeşlik” sanısı doğurması muhtemeldir. Bu durumda “zenginleşme” ve “çoğalma” tecrübesi sakatlanır. Genellikle milliyetçiliklerin yaptığı da, bu tarz tecrübeleri domine etmek ve benzerlikleri, seçmeci yakınlıklara dayalı okumalarla organik “aynılaştırmalara” taşımaktır. Hâlbuki “öteki”nin bana ayna olduğu yerde eleştirel akıla bir oda vermek daha anlamlıdır. Bu sayede “benzerliklerin” ardında yatan “süreklilikleri” gözden geçirmek ve sürecin “incelme” ile alâkalı diğer boyutu harekete geçirebilecektir. Bu sûretle daha derin muhasebeleri başlatmak mümkün olabilir.

İncelmeye dayalı toplumsallaşmalar yereli yok saymak zorunda değildir. Antropolog Radcliffe Brown, en iletişimsiz gözüken “geleneksel” dönemlerde bile yerelliklerin “ince kültürel sızıntılarından” bahseder. “Üst-kültür” gibi incitici bir kavramı kullanmayacağım ama, târihsel olarak yerelliklerden gelen sızıntıları emen ve yeni bir terkipte damıtan kültürel merkezlerin varolageldiğini biliyoruz. Meselâ bu topraklar için İstanbul kültürü, bütün zevk dünyâsı, edebiyâtı, dili, mutfağı, mûsıkisi ile bu incelmiş terkibin merkezidir. Osmanlı çoktan dağıldı; ama Osmanlı bakiyesi bir Arap, bir Ermeni yâhut Rum, yeter ki milliyetçi komplekslerden zihnini, ruhunu arındırmış olsun “kültürel kâbesini” İstanbul'da bulacaktır. İşte yerelliklerin çoğaltıcı, zenginleştirici patikalarını izleyen ve inceliklerin keşfi ile taçlanan “yerlilik” tam da budur. İstanbul'u New York'lulaştıran ve kozmopolitliğin merkezi gibi gösteren son modayı onaylamıyorum. İstanbul, kozmopolit bir şakayla aslında Anadolu ve Rumeli ve Mezopotamyasıyla bir büyük dünyâda herkese “derin yerliliğini” hatırlatır.

Ortega Y Gasset, “İnsanların tabiatı yoktur, târihleri vardır” diye yazıyordu. Burada kritik olan nokta, hiçbirisini ıskalamadan “târihsel”, “tecrübî” ve “ilişkisel” olana sadâkâttir. Bu eğer olacaksa, çeşitli hassasiyet ve ışımalarıyla “kendinde bir hâl”; bir “meşrep” olarak olur. Yerlilik “kendisi için” değildir. Hikmet Kıvılcımlı, Sabahattin Ali ve Nurettin Topçu'yu dost kılan bir iklimdir bu. Hiçbir siyâsal ideolojinin tekeline girmez. Eğer girerse “yerelciliğe” dönüşerek yüzeyselleşir ve berbât olur. Ama eğer paylaşılırsa, hiç merak etmeyin siyâsal tansiyonları da düşürür. Çoğulculuk ancak yerlilik ortak paydasında olursa sosyolojisini kazanır. Dışı bizi yakıyor ama, unutmayalım; Türkiye'yi bir türlü içine katmaya yanaşmayan Batı çoğulculuğunun iç yapısı da böyledir.

———————————-

Süleyman Seyfi Öğün

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI