Deprem – (Ümit Aktaş)

0
182

Fay kırıklarının neden olduğu acılar, sadece fizikî coğrafyamızdaki değil, sosyolojik / sosyopolitik coğrafyamızdaki sorunlar kadar imkânları da bir kere daha koydu önümüze.

Fay kırıklarının neden olduğu acılar, sadece fizikî coğrafyamızdaki değil, sosyolojik/sosyopolitik coğrafyamızdaki sorunlar kadar imkânları da bir kere daha koydu önümüze. Bu vesile ile de olsa, fizikî ve toplumsal gerçekliğimizle bir kere daha yüzleşmeye çağrıldık.
Neredeyse her on yılda büyük bir deprem yaşayan ülkemizde tarih, maalesef bir kere daha tekerrür etti. İnşaat teknikleri ve malzemenin kalitesizliği üzerine fazla söz söylemeye gerek yok. Her deprem sonrasında olduğu gibi yine aynı beylik sözler bir kere daha tekrarlandı: Yaptırmayacağız, yıkacağız vs. Ama görülen o ki yıkan sadece depremler. Erzincan ve Adapazarı, deprem sonrası yeniden aynı fay hattı üzerinde inşa edilmediler mi?
“Bürokrasi, Kızılay ve sivil toplum örgütleri bir kere daha gafil avlandı. Ne yapacağımızı düşünürken ve bürokratik engelleri aşmaya çalışırken depremin üstünden günler geçti. En örgütlü kurumlar olan asker ve polis bile yoktu ortalıkta. Koşuşturan ise sadece birkaç sivil toplum kuruluşu ve henüz depremin şokunu üzerinden atamamış olan halkın kendisiydi. Vali sadece siyasileri karşılamak ve uğurlamakla, polis ise doğal olarak tepkili olan halka biber gazı sıkmakla meşguldü. Sorun yardım malzemesinin ve gereçlerin yokluğu değildi. Sorun bunların dağıtımı ve kullanılmasındaki organizasyonsuzluktaydı. Bürokratik örgütler bunu üstlenmedikleri gibi, tam aksine üstlenmeye çalışan birkaç sivil toplum örgütünü engellemekten başka bir şey yapmamaktaydılar. Nitekim halk sokaklarda gecelerken, mevcut çadırlar bile dağıtılmadı. Sokaklara devrilen nesneler kaldırılmadığı için ambulanslar halka ulaşamadı. Halk açlıktan kıvranırken, pişirecek ocaklar olmadığı için, gelen kuru gıdalar hiçbir işe yaramadı. Boş olan birçok kamu binası ve lojman, Kızılay’ın kampı ve askeri tesisler deprem mağdurlarına açılmadı. Bu organizasyonsuzluk içerisinde, sokaklardaki tek örgütlü güç PKK olduğundan, gelen yardımların birçoğuna bunlar tarafından el konuldu. Bazı tırlar daha şehre girmeden kaçırıldı. Bazı yardım kuruluşlarının da derdi yardımdan ziyade reklam olduğu için, yardım çadırlarını mahallelere değil, merkeze kurmaları, sonuçta bu yardımların da halka ulaşmasını engelledi.
Tüm bu olumsuzluklara karşı halkın özverisi, yardımlaşma ve dayanışma gücü, en azından umutlarımızı bir kere daha yeniledi. Koordinasyon merkezinden ekmek veya giyecek bir şeyler isteyen insanlar, az ileride camları kırılmış ve sahipsiz marketlere, mağazalara ellerini bile sürmemekteydiler.”
Bunları, depremin daha ilk saatlerinde bölgeye ulaşan Anadolu Platformu yetkililerinden dinledim. Bünyesinde 40’a yakın vakıf ve dernek olan kuruluşun yetkililerinin anlattıkları, özellikle bürokratik vurdumduymazlık ve hazırlıksızlık hususunda hiçbir mesafe almayışımızı ortaya koymaktaydı. Bu gibi durumlarda en önemli ihtiyaç olan kriz masaları oluşturulamadığı için, doğal felaketler açısından en önemli zamanlar olan ilk saatler heba edildiği gibi, daha sonra da sağlık, barınma, aşevi hizmetleri de vaktince örgütlenemedi; hâlâ da tam anlamıyla örgütlenebilmiş değil.
Ya o soğuğa da, yağmura da engel olamayan Kızılay’ın yazlık çadırlarına, ısrarla boş tutulan kamplarına ne demeli? Onca beceriksizliğine karşı hâlâ yerinde tutulan valiye ne demeli? Hâlâ güvenli bölgelere nakledilmeyip sokaklarda oyalanan insanlara ne demeli? (Oysa bu mevsimde birçok kamp ve otel bomboş durmakta.) Peki, aslında tüm amacı Allah rızası için yardım olan gönüllü bazı kuruluşların, tanıtımın hizmet için bir araç olması aşamasından, hizmeti tanıtım için bir araç haline getirişlerine ne demeli? Reklamın ve pazarlamanın hizmet ve üründen daha önem kazandığı kapitalist dünyanın isterlerinin iyilikçi duygulara da egemenleşmesi, iyiliğin de giderek bir reklama dönüşmesine yol açmakta; bu ise iyilik duygularını da örselemekte. Kısacası kötülüğün giderek yayılan ifsadı, merhametimizi de teslim almakta ve reklamlar dünyasının gösterişi amelin önüne çıkaran koşulları, giderek gönüllü ve hayır amaçlı kuruluşların da kapitalizme uyarlanması gibi bir garabete yol açmakta.
Umutlarımızı sürdüren ise insanlarımızın kardeşlik ve dayanışma duyguları kadar ahlaki niteliklerini de her şeye rağmen korumaları ve Allah rızasını esas alan sivil toplum kuruluşlarımızın çabalarıdır. Çıkarılması gereken ders ise, sivil toplumsal bir tabandan gelmesine karşı sivil toplum yerine ısrarla kamusal kuruluşları güçlendirmeye çalışan hükümetin bu tutumunu hızla gözden geçirmesi ve değiştirmesi; yani sivil toplum örgütlerinin güçlendirilmesi gerçeğidir.

 

Milat

———————————-
Ümit Aktaş
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI