Davamızı Yeni Nesillere Anlatmamız Lazım

0
179

Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir Anadolu Kadın ve Aile Derneği (Akadder) tarafından Gaziantep’te düzenlenen III. Kadın Çalıştayında “Anadolu Platformunun Misyonu ve Hedefleri” başlıklı bir konuşma yaptı.

 

Anadolu Platformu Başkanı Turgay Aldemir Anadolu Kadın ve Aile Derneği (Akadder) tarafından 10-11Mayıs tarihlerinde Gaziantep’te düzenlenen “Kadın Çalışmaları ve Teşkilatlanması” konulu III. Kadın Çalıştayında “Anadolu Platformunun Misyonu ve Hedefleri” başlıklı bir konuşma yaptı.

Bu Topraklarda Hep Ötekileştirildik

Aldemir; Anadolu’nun doğusundan batısına uzak, yakın demeden bu buluşma için yollara düşüp çalıştay için gelenleri selamlayarak başladığı konuşmasını şöyle sürdürdü; “Bazen bir şeye sahip olmak onun hayatımızda neleri değiştirdiğini, dönüştürdüğünü içindeyken fark etmeyiz. Onun için bazı şeylerin tanımı o şey hayatımızdan çıkarılıp alındığı zaman ortaya çıkan boşluktur. Bireyselleşmenin, Türk modernleşmesinin savurduğu bizler ağır bir travmadan geçtik. Kendi sorunlarımıza dönük akletmeyi, düşünmeyi, çare olmayı, çözüm olmayı uzunca bir süredir öteledik. Ve çareyi ve çözümü başka toplumsal havzalarda aradık. Anadolu coğrafyasında Osmanlı İmparatorluğunun 5 milyon kilometre kareyi aşan topraklarında Müslümanlar olarak sıkıntılarımızın çözümünü batıda aradık. Ve bulduğumuz şey aslında bizi bir yersizliğe, yurtsuzluğa ve derin bir boşluğun içerisine düşürdü. Kendini arayan, kimliğini arayan, uzunca bir dramın içerisinden geliyoruz. Hepimizin bir tarafı yıkık, bir tarafı ötekileştirildi. Kendi ülkemizde, kendi coğrafyamızda azınlık gibi yaşadık. Hep ötekisi olarak var olduk. Bunu en ağır şekilde hepimiz yaşadık. Ancak sizler hanımlar olarak bunu çok daha derin yaşadınız. Çünkü cumhuriyet modernleşmesinin yeni nesil inşası 10 yılda 15 milyon insan var etme çabası genelde kızlarımız ve kadınlarımız üzerinden gerçekleşti. Bu ağır travmayı yaşarken hepimiz geleneğin, değerlerimizin içtenlikle yaşandığı aile ortamlarında var olduk, okuyup okullu olmaya bilgiye bir şeylere sahip olma adına modernizmin o pozitivizmin okullarına giderek farkında olmadan gönüllü olarak bir savrulmanın ortasına düştük. Ve bu çelişki bu yaman kopuş hepimizde büyük travmalara yol açtı.

İnsanı Bir Bütünlük İçerisinde Ele Almamız Lazım

Hep kendimizi aradık. Bir şeyleri fark edenler, bir şeyleri bulanlar; o bulduğu şeye sarılarak tevhidi tasavvurun o olduğuna inanarak uzun süre bir mutluluk içerisinde çaba sarf ettik. Oysa bu bulduğumuz şeyler içerisinde gördük ki o bu işin bir parçasıymış. Bunun için biz vahdeti yakalamadan tevhidi bir üst bakışı yakalamadan küçük küçük parçalarla kendimizi uzun süre var saymaya çalıştık. Oysa biz biliyoruz ki insan bir bütün olarak vardır. Onun için önce tevhidi bir bakışla ilahi bakış açısı kazanmamız gerekiyor. Hepimizi bir yerlerden bir şeylere tutunarak varlığımızı sürdürüyoruz. Ülkemizdeki cemiyetlere cemaatlere bakıldığı zaman bir kısım vasıflarıyla öne çıktıklarını görürüz. Ama bunların o bütünü tanımlayan bir duruşunu maalesef yakın döneme kadar göremedik. İşte bunun için biz kendimizi tanımlarken Allah, tabiat, insan arasındaki o ahengi sağlam bir şekilde ortaya koymamız lazım. Allah tasavvurumuzda bunun tabiattaki tecellisi ve bu ikisinin hayat içerisindeki yürüyüşünü temsil eden biz insanları bir bütünlük bir ilahi ahengi yakalamamız lazım. Onun için bizim öğreti dünyamızda hayat görünenden ibaret değildir. Oysa pozitivist biliminde her şey insanın görebildiği kadarıyladır. Bizim buradaki buluşmamız buradan ibaret değildir. Ve biz buradaki insanlardan da ibaret değiliz. Her şeyi rakamsal olarak görünenlerden teşkil etmez. Onun için cemaat halinde yapılan işlerin 27 kat daha fazla olması bu ilahi öğretinden geliyor. Ondan dolayı bizim kendi duruşumuzu anlamlandırmak, İslam telakkisi içerisindeki var oluşumuzu yeniden ele almamız lazım. Baktığımız zaman ülkemizde yaptıklarıyla, ortaya koyduklarıyla kimin kim olduğunu tanımlayacak kadar herkesin alameti farikaları oldu. Ama baktık ki bunlar yetmiyor. Bunlar bizim sorunlarımızı çözmüyor. Birçoğumuz o bulduğumuz, itildiğimiz yerde edindiğimiz kimliklerle, kişiliklerle, ufukla etrafımıza ördüğümüz duvarlarla yeni mahkûmiyetler edindik. Ama bunlar İslam Ümmetinin ötekileştirilmiş, param parça olmuş, dağılmış, parçalara ayrılmış insanlarına çözüm olmadı.

 

Şehrin İhmal Edilmiş İnsanlarına Ulaşmamız Lazım

Durduğumuz yer son derece önemli. Önemli bir misyon için, sorumluluk için bir aradayız. Fakat bu bulunduğumuz yeri konuşuyoruz burada. Zaten bir çabamız bir gayretimiz olduğu için buradayız. Sadece söz değil bir eylemin, bir pratiğin yansımalarıyız bizler. Çok şükür bu son derece önemlidir. Ama sorunlarımızı da bilmemiz lazım. Bir taraftan derin bir muhasebe yaparken diğer taraftan buradan bir inşa, yeniden bir var oluşu, bir doğuşu, bir diriliği, hayatın; ihmal ettiğimiz, ıskaladığımız, görmediğimiz yerlerini görerek ayrılmamız gerekir. Birbirimizin tutan eli, görünen gözü, yürüyen ayağı, hisseden yürekleri olarak buradan şehirlerimize, buradan gidemediğimiz yüreğinin kapısını çalamadığımız komşumuza, öğrencimize, ta şehrin öteki tarafındaki ihmal edilmiş insanlarına ulaşmamız lazım. Belki kendi gözümüz bunu görmeye bilir. Ama müminin birbirine eklenen ferasetiyle hisseden; belki normalde fark etmediğimiz şeyleri fark etmeye başlarız. Budur zaten bir yapıyı canlı, dinamik, hareketli kılan şey. Birbiriyle o ilahi tevhidin altında birbirinden haberdar olabilmek. İşte o dur Hz. Peygamberin bizi kardeş kılan, sahabeyi kiramı farklı kılan, birbirlerini görmeseler de hisseden, hiç duymasalar da birbirlerini sevdiren şey. Bizde de öyle değil midir görmediği halde beni sevenler dediği; öyle bir nesil gelecek ki beni görmeseler de beni görmüş gibi inanarak getirdiğim öğretiler için asla sınırlar tanımayan bir nesilden bahsediyor. İşte bizler burada o sosyal bakış sahibi insanlar olmanın çabası için bir araya geldik. Uzunca bir zamandır İslam ve Müslümanlık, mütedeyyinlik, mümin ve mümine olmak bir yere hapsolmaktı. Takva olmak şehrin bir kenarına çekilip bir yerde bir tekkeye bir zaviyeye bu dini hapsetmekti. Bizzat dindarlarımız bu dini yaşanılmaz hale getirip; hayatın dışına, çarşının, pazarın, eğitimin, okulun dışına iterek en takva olanımızı şehrin dışında bir mabede hapsettik.

Bu Çağın Zekeriyalarına, Meryemlerine İhtiyaç Var

Bugün bunun modern mabetleri var. Bir kısmı vakıflarımız, derneklerimiz olarak maalesef faaliyet yapıyor. Şu mekâna, meskene; bu şehrin sakinleri rahat bir şekilde girip çıkamıyorlarsa burada bir çürüme vardır, burada bir gettolaşma vardır. Burada Zekeriyalara, Meryemlere ihtiyaç vardır. Süleyman mabedini adeta yeniden tarumar eden Hz. Meryem’in öğretisi bu değil midir; Onlara İslam’ın yalın sesini, o kasvetli din adına örülmüş duvarları yerle bir ederek insanlığın göz aydınlığı nesillerin sessini duyurmak. Bazen vahyin sesinin en zor işitildiği yer aslında onun bozulmuş öğretisinin sözüm ona öğretildiği yerdir. İşte böyle bir tarihi süreçten ilerlerken bizim İslam’ın o şehir hukuku içerisinde yeniden var olmasını sağlamamız lazım. İtildiğimiz varoşlardan, köylerden, kasabalardan, hapsedilmiş mekânlardan çıkarılarak bunu en münevver şekli ile yeniden çağın tanıklığına taşımak için Allah bizleri var kıldı. Zaten İslam tarihini irdelediğiniz zaman İslam hukuku şehirlidir. Peygamberler şehirlidir. Şehir insana bir toplumsal yaşam formu sunmaktadır. Ne kadar güçlü olursanız olun, ne kadar insana hitap ederseniz edin, bir şehrin yüreğinin attığı yerlerde sizin söylemlerinizden, sizin ortaya koyduğunuz değerler oralarda renk vermiyorsa; o şehirde bizden bahsetmek mümkün değildir. Onun için biz geçen hafta yaptığımız öğretmen sempozyumunu bu şehrin geleceğinin attığı üniversitenin içerisinde yaptık. Bu gençler duymalı, o mekânlar duymalı. İlginçtir oradaki bir görevli şunu demiş; değerli hocalarım neredesiniz? Bu mekânlar sizsiz yetimdi.

Hepimiz itildiğimiz yerden kalkarak, yeniden var oluşu, yeniden inşa sürecini, yeniden muhasebeden muhakemeye varlığımızı şekillendirmemiz lazım. Onun için bizim bir serencamımız var. Acılarımızı dillendirmeye gerek yok. Ama şunu bilelim; Cumhuriyet modernleşmesi böyle bir neslin varlığını yok etmek için kurulmuştur. Ve bunun ana unsuru olan, ana karası olan Anadolu’da İslam adına, din adına, İslam’ın değerleri adına, hiçbir şeye tahammülleri yoktu. Öyle bir dönüşümü yaşadık. Hepimiz ötekileştirildik. İnançlarımızla yaşamımızla varlığımız yok sayıldı. Hepimizin bir hikâyesi vardır. Bunu yeni nesillere anlatmamız lazım.” dedi.