DAİŞ’in Temel Felsefesi ve Dini Referansları (Rapor)

0
324

Kendine “İslam Devleti” adını veren DAİŞ vb. örgütlerin temel felsefesi ve dini referansları hakkında Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanan raporun tam metni:

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu rapor, kendine “İslam Devleti” adını veren DAİŞ ve dini anlayış bakımından ona benzeyen örgütlerin temel felsefesini ve dini referanslarını ana hatlarıyla tespit etmek ve kısaca değerlendirmek amacıyla kaleme alınmıştır.

Giriş

Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’ı işgaline tepki olarak 2003 yılında “Cemaatü’t-Tevhid ve’l-Cihad” adıyla kurulan, sonra “el-Kaide”ye katılarak “Irak el-Kaidesi” olarak anılmaya başlayan, 2014’te hilafet ve İslam devleti iddiasıyla Irak’ın kuzeyi ve Suriye topraklarının bir bölümünü zapt eden örgütün tarihçesi, eylemleri ve propaganda dili gibi konular üzerinde yapılmış çalışmalar olmakla birlikte düşünce temelleri üzerine yapılmış yeterli bir araştırma bulunmamaktadır.

Örgütün ilham kaynağı olarak gördüğü ve kendisini dayandırmaya çalıştığı Selefiliğe dair zengin bir literatüre sahibiz, ancak bizatihi DAİŞ’in dini referanslarına ilişkin kaynaklar yetersizdir. Şimdilik ulaşılabilen birincil kaynaklar örgütün internet üzerinden paylaştığı videolar, İngilizce yayımlanan “Dabiq” ve Türkçe yayımlanan “Kostantiniyye” dergisi ile sınırlıdır.

Raporumuz kısmen sahada doğrudan örgüt üyeleriyle temas etmiş kişilerle yapılmış görüşmelerin yanısıra, DAİŞ’in kendi yazılı ve görsel kaynaklarından, ayrıca örgüt hakkındaki rapor ve incelemelerden de yararlanılarak hazırlanmıştır.

Bu raporda örgütü ortaya çıkaran siyasi, sosyal, ekonomik amiller, uluslararası ilişkiler, Irak Savaşının doğurduğu şiddet ortamı, örgütün ekonomik kaynakları ve uluslararası bağlantıları, Maliki ve Esed’in mezhepçi politikası, sosyal medya üzerinden gençlikle kurduğu ilişkiler ve taraftar toplamak için başvurduğu metotlar, İslam’la yeni tanışan mühtediler üzerindeki tesirleri gibi konular özellikle ele alınmayacaktır.

Rapor daha çok örgütün dini yaklaşım ve referansları ile sınırlı tutulmuş, diğer konulara ise ancak gerekli yerlerde işaret etmekle yetinilmiştir.

Örgütün Dini Anlayışı ve Felsefesi

Ulaşılan yayınlarındaki üslup ve bilgilerden hareketle örgütün dine yaklaşımındaki temel epistemolojik problem “usulsüzlük” ve “dinin araçsallaştırılması” olarak teşhis edilebilir.

Usulsüzlükten maksadımız İslami ilimlerin her bir disiplini için yüzlerce yıl içinde inşa edilerek gelenek haline gelen yöntem ve esasları yok sayıp doğrudan dini metinlere yönelerek bunları bağlamından kopardıktan sonra ideolojik birer kanun maddesine indirgemek suretiyle nevzuhur bir din anlayışı vaz etme teşebbüsleridir.

Ayet ve hadislerin bağlamından koparılarak ideolojik sloganlara dönüştürülmesi, temel İslami kavramların yapıbozumuna uğratılarak içlerinin boşaltılması, İslami literatürde genellikle zayıf olarak kabul edilen apokaliptik rivayetler üzerinden bir kıyamet senaryosu kurgulanarak meşruiyet arayışı, kendilerine benzemeyenleri sapkınlık ve dinden çıkmakla suçlamaları gibi tali sorunlar da bu temel epistemolojik ve metodolojik sapmanın yansımalarından ibarettir.

DAİŞ’in düşünce çizgisi, bir yönüyle tarihte ilmi Selefilik olarak bilinen, İslam’ı en sade ve otantik haliyle anlama ve yaşama çabası olarak nitelenebilecek akımdan ayrılarak şiddet ve tedhişi esas alan politik bir “Selefizm”e dönüşmüştür. Zaman zaman medya ve akademyada hareketin bir yönüyle “Neo-Haricilik” olarak vasf edilebilecek bir İslam yorumunu çağrıştırdığı iddia edilse de aslında İslam dininin ve medeniyetinin tarihinde hiçbir yeri olmayan yepyeni bir vaka ile karşı karşıya olduğumuz muhakkaktır.

Ne yazık ki bugün birtakım manipülasyonlarla, yanlış bilgilenme ve sapkın yorumlama stratejileriyle ortaya çıkan ve İslam mirasını çarçur etmeyi göze almış bir grup sözüm ona “aktivist Müslüman” yegâne Müslüman olma ve İslam’a sadık olma iddiasıyla İslam’ı bütün bir yeryüzü sathında gözden düşürmeye çalışmaktadır.

İslam, tarihinin hiçbir döneminde bugünkü kadar cahilce yorumların muhatabı olmamıştır. Geçmişten hatırladıklarımız az değildir. Kimi İslamilik iddiası taşıyan hareketlerin Müslüman dünyasına da insanlık dünyasına da bıraktıkları miras ağır olmuştur. Terör dendiğinde hemen ilk akla gelen ve “ham yobazlıkla kaba softalık”ın ilginç bileşimlerini üreten Haricilik bugün Selefilik ve mezhepçilik üzerinden yeni ara yollar ve patikalar üretmeye, böylelikle de insanlığın ufkunu daraltmaya devam etmektedir. Bölgesel dinamiklerden üreyen ve hızla genişleyen bu hareketler uluslararası stratejilerin de birer parçası olarak bugün namlusunu Müslümanlara yöneltmiş durumdadır.

Günümüzde ortaya çıkan nesebi gayr-i sahih bu dini tezahür; İslam’ın cihanşümul hak ve adalet anlayışına, sevgi, şefkat ve rahmet mesajına gölge düşürmüş, medeniyet yürüyüşünü sekteye uğratmış, Batı dünyasında İslamofobik korkuların oluşmasına sebep olmuş ve medeniyetler arası çatışma üretmek isteyen görüş ve çıkar odaklarının aracı haline hâline gelmiştir.

Tarih boyunca İslam medeniyetinde baskın olmayan, şaz ve marjinal kalan bu anlayış, önceleri tamamen selefe ve dini metinlere bağlılığı ifade ederken Moğol istilasıyla birlikte kendine bir zemin bularak yeni bir eylem ve hareket alanına dönüşmüştür. Daha sonraları Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde dâhili ve harici etkenlerle siyasal bir zemin bularak varlığını korumuş hatta bazı devletlerin de resmi ideolojisi haline gelmiştir.

Hareketin kimi görüşlerinin Hanbeli mezhebinin Vehhabi yorumuna yakınlığı, yer yer İbn Teymiye’nin (ö. 1328) ve onun öğrencisi İbn Kayyim’in (ö. 1350) fetva ve eserlerine atıfta bulunulması, Rafızi olarak adlandırdıkları Şia’yı İslam dışı ve hatta kâfirlerden beter saymasının yanında kendisinden doğduğu el-Kaide’yi bile bugün artık tanımaması hatta bazı liderlerini tekfir etmesi dikkati çekmektedir.

Bugün DAİŞ markasıyla ortaya çıkan oluşum, kimilerine göre, İbn Teymiye’nin Moğol istilasına karşı o günün şartlarında geliştirdiği bir yaklaşımın el-Kaide tarafından güncellendikten sonra mutasyona uğramış bir hâli ve türevidir. İbn Teymiye’nin Moğol istilası döneminde verdiği bölgesel bir fetvanın, Afganistan’ın Rusya tarafından işgali üzerine el-Kaide tarafından evrenselleştirilerek güncellenmesi, bilahare Irak’ın Birleşik Devletler ve müttefikleri tarafından işgalinden sonra daha da sertleştirilerek yorumlanması ve bizatihi Müslüman halka karşı kullanılması tesadüf değildir.

İbn Teymiye’nin “Fetava-i Mardiniye” diye bilinen bir dizi fetvası işgalcilere karşı bağımsızlık savaşının meşruiyetini ifade etmektedir. Bugünkü otantiklik iddiası taşıyan, kendisine ayet ve hadislerden mesnet arayan terör grupları ise modernite ile yüzleşmeksizin, modern hayatla hesaplaşmaksızın, ama modernizmin etkisiyle ortaya çıkmıştır. Aslında bu örgütler ne modernitenin alternatifidir ne de ona verilmiş bir cevaptır. Bilakis her fırsatta karşı çıktıklarını düşündükleri modernliğin cevap değil, bilakis modernizmin şiddete dayanan birer ürünüdür.

Afrika sömürgeleri, Afganistan işgali, Bosna ve Çeçenistan savaşları, Körfez Savaşı ve Irak işgali gibi İslam dünyasının dini ve kültürel fay hatlarını sarsan büyük acılardan sonra bu anlayış sömürge, şiddet, savaş, işgal ve istibdatların gölgesinde yetişen “yaralı bilinç”lerin ve “ölümcül kimlikler”in hatta Batı’da varlıkları ve kimlikleri yok sayılarak ötekileştirilen genç kuşakların, uğruna canlarını verdikleri ve insanları hunharca katlettikleri bir kurtuluş ideolojisine dönüşmüştür.

İslam dünyasının sorunlu bölgelerinde varlığını kuvvetlendiren bu anlayış İslam’ın ilk fitne hadiselerinde ortaya çıkan harici unsurların düşünce, tavır ve diliyle birleşince bugün itibariyle Müslüman toplumlar ve İslam’ın bekası açısından en büyük sorun haline gelmiştir.

Bu anlayışa göre hakikat sadece “selef” adı verilen ilk üç neslin inhisarındadır. Ancak zamanla modernitenin etkisiyle ihdas ettikleri kendi hakikatlerini, ilk üç nesle izafe ettiklerinin farkında bile değildirler. Kendi hakikatlerine ve dini anlayışlarına inanmayanları, İslâm’ın ana yolunun tarih boyunca prensibi olan “ehl-i kıble tekfir edilmez” düsturunu yok sayarak kolaylıkla tekfir eden bu zihniyet, kendi dışındaki bütün inanış ve mezheplerle savaşmayı cihad olarak kabul etmeye başlamıştır.

Bunlara göre halefin, yani sonraki nesillerin Kur’an ve Sünnet yanında akla, re’ye, içtihada yer veren dini anlama metotları geçerli değildir. Bu yaklaşımlar içinde, nasların günlük hayata uyarlanması alanında belli bir metodoloji takip edilerek teşekkül eden ve zamanla istikrar bulan fıkıh mezhepleri, tarih boyunca medeniyet üreten bütün düşünce okulları “ehl-i bidat”; irfan geleneğimizin derunî dini tecrübesini yaşayan tasavvuf mektepleri de “ehl-i dalalet” olarak yaftalanmaktadır. Bütün tekkeler, zaviyeler, Hüseyniyeler, türbeler, tarihi eserler, yıkılması ve tahrip edilmesi gereken birer şirk unsuru olarak görülmektedir.

Bu düşüncede Allah’ın cemal sıfatının bir tezahürü olarak İslâm medeniyetinin var ettiği bilim, sanat, estetik, edebiyat, bediiyyat ve mimarinin herhangi bir yeri yoktur. Dini referansları bağlamından kopararak doğrudan birer kanun metni gibi algılayan, Kur’an’la ilişkisi lafzi ve harfi, sünnetle ilişkisi zahiri ve şekli olan, Allah’ın insana bahşettiği akıl ve istidatları vahyin karşısına koyarak reddeden bu anlayış tarih boyunca İslam’ın ana yolunu temsil eden ehl-i sünnet yorumunu kendi tekeline alma iddiasıyla, diğer bütün Müslümanları ötekileştirerek mezhep çatışmalarına zemin hazırlamış medeniyet içi bir çatışma isteyen siyasal mühendisliklere hizmet etmeye müsait hale gelmiştir.

Ayrıca bu anlayış, ibadetlerdeki içtenliğin yaşanması, Allah sevgisinin mahlûkata şefkat olarak yansıtılması, yaratılanın Yaratandan ötürü hoş görülmesi, insanları rahatsız ve huzursuz etmekten sakınılması gibi ahlaki hassasiyetlerin kaybolup gitmesine, yerine, din adına baskı, şiddet ve zulüm üretilmesi gibi yanlış sonuçlar doğurmuştur.

Başından beri İslâm medeniyetinin bir emaneti olarak kabul edilen ve Müslümanlarla birlikte yaşama ahlakı ve hukuku çerçevesinde iç içe olan ehl-i kitap ve diğer dini azınlıklar üzerinde korku üreten, asırlardan beri Müslümanlardan iyilikten başka bir davranış görmeyen Ezidileri bile katleden ve sürgün eden bu zihniyetten dolayı ne yazık ki barış ve esenlik dini olan İslâm, şiddet ve terörle yaftalanmaya, İslam toprakları da selam ve eman yurdu olmaktan uzak görülmeye başlanmıştır.

Bütün harici etkenlere, her türlü komplo ve manipülasyona rağmen İslam ümmeti bu vakıanın iç sebepleri üzerine yoğunlaşmalı, DAİŞ konusunu her şeye rağmen kendi üzerine alınmalıdır. DAİŞ vakası ve benzeri “tekfirci” eğilimler sadece “dış mihrakların komplosu” diye geçiştirilemez. Bu bir komplo olsa bile, “Bu komplonun tutmasında bizim bünyemizin hiç mi zaafları yoktur?” suali sorulmalıdır.

İslam tarihinde birkaç kez kriz dönemlerinde bu tür düşünceler, kesin ve keskin yorumlar revaç bulmuştur. Yine öyle bir kriz dönemi, bir fetret dönemi yaşıyoruz. Hz. Ali, Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’ın bir ayetini alıp sloganlaştıran Haricilerin “Hüküm Allah’ındır” sloganı hakkında “batıla alet edilen hak söz” tanımlamasını yapmıştı.

Günümüzde İslam dünyası büyük bir ikilemle yüzyüze kalmıştır. Çağımız Müslümanları din ile hayat arasındaki ilişkiyi doğru kuramadıkları, yenilemedikleri, güncellemedikleri için ya hayattan kopuk gelenekçi bir anlayışa mahkûm olmuşlar ya da dine karşı lakaytleşmeye veya dinden uzaklaşmaya başlamışlardır. Her iki yöneliş de orta yoldan sapmayı içinde barındırmaktadır. Kimisi az, kimisi daha çok, kimisi şu yönde, kimisi tam aksi istikamette özden uzaklaşmaktadır.

Son birkaç yüzyılda yaygınlaşan bu sorun İslam âleminin “sömürüye elverişli hale gelmesi” gibi bir düşünsel krizle yahut öldürücü bir donuklukla neticelenmiştir. DAİŞ benzeri yapıları ortaya çıkaran düşünsel zemin de bu krizlerin bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Müslümanlar içtihattan, düşünce üretmekten, her dem yeniden doğmaktan uzaklaşarak içe kapandılar. Süreç içinde sömürge ve kolonizasyon dönemleri yaşandı. Rakiplerinin ezici fikri ve teknolojik gücü karşısında bir grup hayranlık duyarken, bir başka grup daha da içe kapandı.

Bir yönüyle de bu aşırı fikirler, kimilerinin “otantiklik” arayışına tekabül ediyor. Müslüman kökenli olduğu halde inançsal açıdan savrularak bir dönem İslam dışı bir hayat sürdükten sonra tekrar dönüş yapan, “hidayete eren” veya batıda ihtida ederek “doğru İslam’ı”, dinin özünü arayan bir kesimin otantiklik arayışına cevap veriyor. Alıcı bulması bundandır. Zira pazardaki her malın müşterisi bulunduğu gibi, içine kapanan, kesin inançlıların tekfirci düşüncelerinin de alıcısı çıkmaktadır. Daha çok, İslami bilgiyi bir usul ve gelenek içinde teallüm etmemiş, sindirememiş kişiler böyle uç fikirlerin alıcısı olabilmektedir.

Bugün “Selefilik” maskesi ve markası altında türeyen bin bir çeşit virüs, güya “öze dönüş” vehmiyle İslam’ın özünü tahrip etmekte, Müslümanları dalalete sevk etmektedir. Şiddeti kutsayan, ölmeyi ve öldürmeyi sıradanlaştıran bu hareketler modern dönemde dünyayı saran “nihilizm”in bir yansımasıdır. DAİŞ ve benzeri örgütlerin İslam medeniyetinin surlarında açtığı en büyük gedik budur.

İnsanın hayatın anlamını ve var oluşun gayesini yitirmesi, ahlakın ve hukukun berhava olması, bilimin ve felsefenin söyleyecek hiçbir sözünün kalmaması Latince kökenli “nihil” (yokluk, hiçlik) kelimesinden türetilmiş nihilizm kavramıyla ifade edilir. İnsanı kendine, evrene ve Allah’a yabancılaştıran, her tür değeri yıkan ve bütün kıymet ölçülerini sıfıra eşitleyen, ahlakı ve hukuku “keenlem yekün” kabul eden bu felsefenin alternatifi olan dinin kendisi bu sözde “selefist” özde “nihilist” akımın ideolojisinin kaynağına indirgenmektedir.

Din-i Mübin-i İslam’ı nihilizmin referans çerçevesine dönüştürme teşebbüsü Kur’an-ı Mecid’in tabiriyle “adam öldürmeden daha beter bir fitne”dir. DAİŞ ve benzeri hareketlerin en derin katmanda İslam’a ve insanlığa verdiği zarar, onların bu karanlık düşüncelerinin bir karadelik gibi uzaydaki her ışık kaynağını yutma potansiyelidir.

İslam coğrafyasını derin bir kaos ortamına sürükleyen bu hareketin dini referanslarını incelemeye başlamadan önce onun nasıl ortaya çıktığını, geçirdiği istihaleleri, etkinliğini artıran sebepleri ve mücadele tarzını kısaca irdelemek örgütü daha iyi tanımaya yardımcı olacaktır.

Örgüt’ün Tarihçesi

Örgüt, Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak işgaline karşı mücadele etmek üzere 2003 yılında Ebu Musa ez-Zerkavî tarafından “Cemaatu’t-Tevhid ve’l-Cihad” ismiyle kurulmuştur. 2004 yılında düşünsel olarak kendisini yakın hissettiği “el-Kaide’ye bağlılığını ilan ederek “Irak el-Kaidesi” ismini almıştır. 2006 yılında ise Irak’ta faaliyet göstermekte olan bazı küçük Sünni gruplarla bir araya gelerek “Mücahidler Şura Konseyi” ismini almıştır. Aynı yıl adını “Irak İslam Devleti” olarak ilan etmiş, ardından 2013 yılında ise “Irak ve Şam İslam Devleti” olarak değiştirmiştir. Örgüt son olarak 2015 yılı Haziran ayında adını sadece “İslam Devleti” olarak revize etmiştir.

Örgüt Türkiye’de “Irak ve Şam İslam Devleti” isminin baş harflerinden oluşan (IŞİD) kısaltmasıyla meşhur olmuştur. Batıda ISIS, ISIL veya IS kısaltması kullanılırken Arap dünyasında ise daha çok Arapça isminin baş harflerinin okunuşundan oluşan (DAİŞ) kısaltmasıyla bilinmektedir. Irak’ta çatışmaların yoğun olarak yaşandığı dönemlerde Bakuba’yı sözde devletlerinin başkenti ilan eden DAİŞ, özellikle Kerkük, Ninova, Babil, Selahattin, Anbar ve Diyala şehirlerinde önemli oranda etkinlik sağlamıştır. Şu anda ise Irak’ın kuzeyinin yanı sıra Suriye’de Idlib, Rakka ve Halep gibi bölgelerde etkindir.

2013 yılında, DAİŞ’in daha önce bağlılığını bildirdiği el-Kaide ile arasında anlaşmazlıklar baş göstermiştir. El-Kaide lideri Eymen ez-Zevahirî, çıkan anlaşmazlıklar üzerine örgütün Suriye kanadını tasfiye etmiştir. Ancak örgüt lideri Ebu Bekir el-Bağdadi bu kararı reddederek örgütün Suriye’deki mücadelesini sürdüreceğini açıklamıştır. El-Kaide’ye bağlı kalanlar “en-Nusra” şemsiyesi altında mücadelelerine ayrıca devam ederken DAİŞ mensupları ayrı bir koldan faaliyetlerini sürdürmüş ve en-Nusra’dan da gelen katılımlarla kısa bir sürede Suriye’nin kuzey bölgesinde büyük bir askeri güç olmaya başlamıştır.

Örgüt 2014 yılında Musul’u ve Suriye’de stratejik bazı noktaları elde ederek tüm dünyaya varlığını hissettirmiştir. Hâlihazırda ABD öncülüğünde oluşturulan uluslararası koalisyonun sahada DAİŞ’e karşı mücadele ettiği bildirilmektedir. Örgüte karşı düzenlenen askeri operasyonların yanında, Sünni ve Şii birçok âlim tarafından, DAİŞ’in İslam dünyasında büyük tepki çeken söylem ve eylemlerinin İslam dini ile bağdaşmadığı yönünde fetvalar verilmiştir.

Örgütün Gelişmesine Zemin Hazırlayan Sebepler

Irak’ın ve Şam’ın tarih boyunca sahip olduğu ve muhafaza ettiği sosyal, kültürel ve dini dokunun işgal ve istibdat eliyle yok edilmesi tüm İslam dünyasına örneklik eden, Abbasiler döneminden itibaren farklı dini anlayışları birlikte yaşatan bu toprakları bağnazlık ve şiddetin boy verdiği bir fideliğe dönüştürmüştür. İşgalciler ülkeyi terk etmek zorunda kaldıklarında da meydanı sahici kurtuluş savaşlarına ve savaşçılarına bırakmamak için kendilerine yönelik tepkileri bile manipüle ederek emellerini onlar eliyle gerçekleştirmeyi denemişlerdir.

İkinci Abbasi Halifesi Mansur (754-777) Fırat ve Dicle ırmaklarının birbirine en çok yaklaştığı yerde kurulmuş, Babil ve Medain gibi eski medeniyet merkezlerinin kalıntılarının yakınındaki Bağdat şehrinin önemini fark etmişti. Mansur 759’da başkent ilan ettiği şehrin adını “Medinetü’s-Selam” (barış şehri) koymuştu. Halife Harun Reşid’in (786-809) dönemi gibi ikbal günlerini, Hülagu Han’ın (1217-1265) 1258’deki kuşatması ve onu takip eden işgali gibi idbar günlerini yaşayan şehir savaşta da barışta da tıpkı Şam-ı Şerif gibi ilim ve hikmet yurdu olmaya devam etmişti.

Ebu Hanife (ö. 767) ve Abdulkadir Geylani’nin (v. 1166) fıkhı ve tasavvufu mezceden İslam yorumunun beşiği, daha Halife Memun (813-833) devrinde kurulan “Beytu’l-Hikme” ile eski Yunan felsefesiyle İslam hikmetinin izdivacını temin eden evrensel şehir Bağdat’ın ruhu tahrip edildi. Sünni kardeşleriyle ortak bir dil geliştirmekte başarılı olan Kazımiye ve Necef-i Eşref Şiiliği tarihten silindi. Aynı felaketler bilad-ı Şam’da tarih boyunca egemen olan tarihi, dini, kültürel dokunun başına da geldi. Bugün DAİŞ ve benzeri örgütlerin üremesini hazırlayan ve gelişmesine hız kazandıran en önemli sebep budur.

Rusya’nın Afganistan’ı işgali süreç içinde nasıl ki Taliban’ı ürettiyse Amerika’nın Irak’ı işgali de DAİŞ’lerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Taliban’ın Afganistan’ın Mevlana’yı yetiştiren tarihi dini dokusunu tahrip etmesi gibi DAİŞ ve benzeri hareketler de fıkıh, kelam ve tasavvuf mekteplerinin, Azamiye ve Kazımiye’de Sünni ve Şii mezheplerin ortak bir dil ürettikleri Bağdat medeniyet havzasını hak ile yeksan etmiştir.

Bunda istibdat ve işgal dönemlerinde sağlıklı din eğitim ve öğretimi alma imkânı bulamayan nesillerin yetişmiş olmasının belirgin bir payı vardır. Kütüphaneleri yakılmış, âlimleri sürgün edilmiş bir toplumda, Ebu Ğureyp’te şiddetle tanışan, şiddetin gölgesinde terörize olan grupların en büyük kaynağı ve dayanağı cehalet olmuştur.

Ortadoğu’da bulunan zengin petrol yatakları, Filistin toprakları üzerinde kurulan işgalci İsrail Devleti’nin güvenliği için uygulanan politikalar ve bölgenin etnik, dini ve mezhebi çeşitliliği bölgede gerilimli bir ortamın oluşmasına zemin oluşturmuştur. Birinci dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesiyle oluşan boşlukta istikrar daha da bozulmuş ve zaman zaman çatışmalara ve iç savaşlara varan yeni bir mücadele dönemine girilmiştir.

Amerika’nın Kuveyt Savaşı’nın ardından Irak’ı işgal etmesi üzerine bu gergin ortam daha da kızışmıştır. Saddam Hüseyin’in iktidardan indirilmesiyle birlikte Irak’ta istikrar tamamen yok olmuş ve yerini iç çatışmalara terk etmiştir. O dönem başlayan çatışmalar farklı düzeylerde de olsa günümüze kadar süren uzun bir kanlı çatışmalar dönemini başlatmıştır. İngiltere’de faaliyette bulunan bir araştırma kuruluşu, ABD işgalinin başladığı 2003 yılından bu yana süren çatışmalarda yaklaşık 1 milyon 200 bin Iraklının ölmüş olabileceğini bildirmiştir.

İstikrarsız ortamın beslediği otorite boşluğu etnik ve mezhebi çatışmaları daha da hızlandırmıştır. Saddam döneminde güçlü iktidar sayesinde sağlanan zorunlu birliktelik bu süreçle birlikte hızla parçalanmaya başlamıştır. Ülke bir anda Şiî, Sünnî, Kürt gibi alt kimliklerin mücadele sahasına dönüşmüştür. ABD’nin ülkeden çekilmesiyle bu etnik ve mezhebi gruplar savaşı daha da kızışmaya başlamıştır.

Demokrasi vaadiyle Irak’ı işgal eden Amerika bölgede barış ve istikrar vadeden açıklamalarda bulunmuştu. Ancak işgalin ardından kurulan hükümetin hazırladığı yeni anayasada bu grupların çeşitli hakları korunamadığı gibi ayrılıkları daha da derinleştiren bir metin oluşturulmuştur.

Bu süreçte Sünniler büyük oranda sistemin dışında kalmışlardır. Uzun yıllar iktidarı elinde bulunduran Sünnilerin yerine bu kez Şiiler etkin olmaya ve tamamen Şii milislerden oluşan bir askeri yapı oluşturmaya başlamışlardır. Saddam döneminde ordunun iskeletini oluşturan “Sünni” Arap subaylar bir anda işsiz kalmışlardır.

Irak’ın kuzey bölgesinde yerleşik olan Kürt unsuru Irak savaşı sırasında Amerika ile işbirliği yaparak önemli kazanımlar elde etmiştir. Savaşta daha çok Saddam’dan yana tavır koyan ve ABD işgaline karşı çıkan Sünniler ise bu yeni süreçte büyük oranda ihmal edilmişlerdir.

Gerek Amerikan yönetimi döneminde ve gerekse sonrasında işbaşına getirilen Maliki hükümeti döneminde bu kesim büyük haksızlıklara maruz kalmıştır. Maliki’nin taraflı mezhepsel politikaları, Sünni Arap kabilelerini ülkede Amerika işgaline karşı mücadele etmek üzere kurulmuş olan DAİŞ’e peyderpey yaklaştırmıştır.

Yaşanan süreçle birlikte işsiz kalan, dışlanan, aşağılanan, tutunacak dalı kalmayan bazı aşiretler ve işgale tepki gösteren Nakşibendi tarikatının bazı mensupları intikam alma hırsıyla DAİŞ’e katılarak gücüne güç katmışlardır. Hâlihazırda DAİŞ’in komuta kademesinin önemli bir bölümünün Saddam dönemi subaylarından oluştuğu bilinmektedir.

Örgütün bu hızla yayılmasında önemli bir etken de şüphesiz ki ABD’nin 11 Eylül saldırısının ardından Irak’ta uyguladığı, alt kimlikleri, dini inanç gruplarını göz ardı eden ayrımcı politikalarıdır. Öte yandan “Arap Baharı” olarak isimlendirilen dönemde Batılı ülkelerin bu ülkelerde takındığı tavırları özellikle de Suriye iç savaşındaki tutumları dünyanın her yerinde dini hassasiyetleri yüksek olan gençlerin, Batı’yı hedefe koyan DAİŞ’e sempati beslemelerinde önemli bir sebep olmuştur. Bu öfkeyle motive olan pek çok kişi öfkesini en rahat tepkiye dönüştürebileceği DAİŞ şemsiyesinin altına geçmekte tereddüt etmemiştir.

2014 yılında dünyanın 80’den fazla ülkesinden binlerce yabancı savaşçının DAİŞ’e katıldığı ifade edilmektedir. Hâlihazırda DAİŞ’in Suriye’de 50 bin, Irak’ta ise 30 bin civarında militanının bulunduğu tahmin edilmektedir.

Mücadele Tarzı

Örgüt, kuruluş yıllarında, amacını; “Irak’taki koalisyon güçlerinin geri çekilmesini sağlamak, Irak hükümetini düşürmek, işgal kuvvetleriyle işbirliği yapanları etkisiz hale getirmek, Şii nüfusu marjinalize edip askeri gücünü zayıflatmak ve tamamen şeriat kanunlarıyla yönetilen bir İslâm devleti kurmak” şeklinde ifade etmiştir.

Örgüt bu amaçla kendine has taktikler geliştirmiştir. Diğer isyancı gruplardan farklı olarak ABD ve koalisyon güçlerine karşı alışılagelmiş silahlarla ve gerilla taktikleriyle saldırmak yerine daha çok bomba yüklü araçlar kullanarak intihar eylemleriyle sonuç almaya çalışmıştır. Örgütün manevi önderlerinden biri olarak kabul edilen Ebu Enes eş-Şami, yöntemlerinin Kur’an ve sünnete dayalı bir yöntem olduğunu iddia etmiş ve bunu delillendirmeye çalışmıştır.

Hz. Peygamberin bir komutan kimliğiyle sıcak savaş ortamında kendilerine kasteden düşmanları için söylediği “Her kim Allah yolunda bir gayrimüslimi öldürürse Allah ona cehennemi yasak eder” sözünü ve Enfal Suresi 12. ayette geçen “Hani Rabbin meleklere şüphesiz ki ben sizinle beraberim, haydi iman edenlere destek olun; ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun onların boyunlarını, vurun onların bütün parmaklarına!” ifadesini bağlamından kopararak amaçları doğrultusunda yorumlamış, terör ve tedhiş eylemlerini İslam’ın temiz ve nezih kaynaklarına yamamaya çalışmıştır.

Oysa bu söylemde Hz. Peygamber’in savaş meydanlarında ve askeri seferler sırasında bile merhamet örneği sayılan uygulamaları, Hayber’in fethi sırasında Hz. Ali’yi düşmanı öldürmeye değil, kazanmaya teşvik ederek “Senin elinden bir kişinin hidayete ermesi güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha hayırlıdır” (Buhari, “Cihad”, 4); buyurması gibi söylemleri hiç dikkate alınmamaktadır.

DAİŞ ve benzerleri hareketlerin kullandığı terminoloji Müslümanların ıstılahlarından kolaycı bir şekilde devşirilmiş bir lehçedir. Örgüt, çağımızın vazgeçilmezi haline gelen sosyal medya araçlarını etkin bir biçimde kullanmakta ve birçok Müslüman genci bu yolla etkilemektedir. Örgütün internet üzerinden yayınladığı videolar; aksansız İngilizcesi, yüksek görüntü kalitesi ve profesyonel yapım teknikleri ile dikkati çekmektedir.

Örgüt, öncelikli olarak gençleri etkileme potansiyeli yüksek olan “kültürel yabancılaşma”, “gelir dağılımında eşitsizlik” vb. konuları işlemekte ve dini terim ve kavramları yoğun olarak kullanarak onları motive etmeye çalışmaktadır. İçerik olarak cihad, kıtal, emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker gibi kavramlara özel önem vermektedir. Yapılan faaliyetin insanları Allah’ın rızasına ve cennete ulaştıracağını telkin etmektedir.

Batıda, özellikle Batı Avrupa’da yaşayan Müslümanlar nevzuhur yorumlara karşı çok daha savunmasızdır. Zira onlar bir gelenek içinde doğmadılar ve beslendikleri kaynaklar aynı anda hem Müslüman kimliğini inşa etmelerine, hem de içinde yaşadıkları toplumla barışa dayalı ahenkli bir ilişkiyi kurup geliştirmelerine kâfi gelmedi.

Bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yurt dışı hizmetleri başta olmak üzere Türkiye’nin birikiminden belli ölçüde istifade imkânı bulan Avrupalı Türkler da