Dağın ardına bir tepeden bakmak… – (Yusuf Tosun)

0
253

Yaşadıklarımızın yanında yaşamadıklarımız; sahip olduklarımızın yanında kaybettiklerimiz de vardır hayatta.

 

“Bize kanlı bir uykunun, bir kardeşlik sabahı başlatacağı 

Müjdelenmedi.

Cinayetten dönen kardeşiniz, gölgesini gizlediği duvarların

Ötesini görür.

Ellerini yıkar ve sizi dünyada bir söz olarak bırakır.

Sessiz bir törenle iç geçirme arasında duran yerde gömdüm onları.

Ölü oğullar. Kurban hepsi.

Sanki onlara, kurban oluşlarını hatırlatmak için var yeryüzü.

Yüzleşiyoruz.

Sızlanmaya başlayan bir çırpınmada “yeter” diyorum.

“gidin ve öldürmeyin”

……………………….

Hepimiz biliyorduk.

O dağ oğullarını yedi.

Ve onları bir sese kapattı.

Kolu yok kiminin.

Kimi kör.

Kardeşlik eski bir masalın bilgisinde kaldı.

Kardeşlik acımaydı.”

(Bejan MATUR-Ayın Büyüttüğü Oğullar)

 

Bazen “O”yuz

Borges’i kalabalık Paris sokaklarında dolaşırken gören bir hayranı, o olduğundan emin olmak için yanına sokulup sorar;

-“Sen Borges misin?”

Borges’in cevabı tek kelimeliktir:

-“Bazen.”

Yaşadıklarımızın yanında yaşamadıklarımız; sahip olduklarımızın yanında kaybettiklerimiz de vardır hayatta. Kendi hikâyemizi arayıp dururuz bir ömür boyunca. Kendi varlığımızın cümlesini kurmak için didiniriz. Ya da bir ömür boyu doğduğumuz odayı aydınlatmak için mücadele ederiz. Bütün gayret içimizdeki çocuk için. Borges’in ifadesiyle biz “bazen” o çocuğuz.

Bir program vesilesiyle şaire Bejan Matur’un kendisini tanıtırken “Kürt ve de Aleviyim” ifadesi dikkatimi çekti. Bunu söylerken hiç tereddüt etmedi. Bu toprakların üstü örtülmüş bir sayfasına dokunuyordu sanki. Zaten Kürt ve Aleviliği sonradan öğretmediler mi bize? Eskiden bilmezdik ne Kürt, ne Alevi, ne Çerkez, ne de Bektaşi… olduğumuzu. Aynı sırada oturur, aynı sofrada yemek yerdik. Geç vakitlere kadar sokaklarda körebe, mendil kapmaca, saklambaç… oynar; yorulduğumuzda da başımızı koyduğumuz yastıkta uyuyakalırdık. Ne olduysa sonradan oldu ve her birimizi ayrı bir renge boyayıp sahneye çıkardılar. O gün bu gündür ne olduğunu bilmeden kavga edip durduk birbirimizle. Bugün de devam eden oyun bu değil mi?

Bu coğrafyada hala zenginliklerimizin yaşadığını hatırlamış oldum böylece. Bir kez daha altını çizdim; farklılıklarımızın aslında zenginliklerimiz olduğunun.

Bir şair olan İbrahim Tenekeci’nin; “Kayıplar, kazançlardan daha öğretici olabiliyor.” ifadesiyle bütünleştirdim o gün başka bir şair olan Bejan Matur’un anlattıklarını. Dağın ardına ışık tuttu söyledikleriyle. O gün “Dağın Bu Tarafında Şiir Var” diyemedim. Arka tarafında da…

Dağın Arka Tarafı

Dağın ardındakileri tam olarak görebilmek için o dağın doruğuna çıkmak gerekir. Çünkü küçük bir tepeden dağın arkasında olup bitenleri görme şansınız yoktur. Yıllardır Kürt meselesi ile ilgili dağın ardını hep bir tepeden seyrettirdiler bize. Dolayısı ile de fotoğrafı tam olarak göremedik. Bu nedenle de her kesim kendi görmek istediği gibi fotoğrafı yorumladı. Ve ortaya birbirinden farklı doğru-yanlış manzaralar çıktı.

Oysa manzarayı tam olarak görebilmeniz için, o atmosferi yaşamanız şarttır. Birçok kişi bu hali yaşar. Empati tam olarak budur. Yazarlar buna daha çok ihtiyaç hissederler. Özellikle roman yazarlarında bu durum daha sık görülür. Mesela İskender Pala, Eyüp el -Ensari’yi konu alan son romanı Mihmandar’ın son okumasını Medine’de Eyüp el-Ensari’nin yaşadığı yerde yaptığını söyler. Her yazı ve olay için bu imkân yok tabi. Ya da o halet-i ruhiyeyi bir parça yaşama şansınız vardır.

Bu çerçevede Bejan Matur’un “Dağına Ardına Bakmak” eserini ormanla çevrili bir dağ başında küçük bir kulübede okudum. Hava soğuk ama soba gümbür gümbür yanıyordu. Haksızlık yaptığımı düşündüm. Çünkü hikâyelerin çoğu kışın ortasında karla kaplı dağlarda geçiyordu ve soğuktan uyuşan parmakları kıtır kıtır kesiliyordu. Onları anlamak için yaşamak gerekiyordu. Bunu yapamadım tabii. Nihayetinde okuyarak da olsa onların yaşadıklarına tanık olmak da ayrı bir acı yaşatıyor insana.

Çoğunun İdeolojisi ideolojim, inancı inancım, mezhebi mezhebim olmayan insanların hikâyesini dinlerken elim ayağım boşandı adeta. Yirmi dört saat içinde tüm hikâyelerine tanık oldum. Gözyaşlarından bahsetmiyorum, onlar kendiliğinden akıp gidiyor zaten. Yaşadığım o sarsıntıyla dudaklarımda uçuk çıktı. İnsan olmanın mahcupluğunu yaşadım. Aynı zaman diliminde benimle yaşıt genç kız ve delikanlıların o acıklı hikâyelerine içim akıp gitti. Öyle derin acılar yaşamışlar ki yanı başımızda… Demek ki; aynı zaman diliminde farklı dünyaların insanıymışız. Oysa coğrafya aynı… İnsan olmanın derin hüznü sardı her yanımı.

Ayın büyüttüğü oğullarda Anadolu insanından bir parça gördüm. “ellerini yıkayıp sizi dünyada bir söz olarak bırakan” oğullara karşı bir suçluluk gördüm kendimde. Belli ki o oğulların yaralarına merhem olamamıştık. Oysa “birbirimizi anlamakla” iyileştirebilirdik yaralarımızı. Meğer hepimiz rüzgâr doldurmuşuz heybelerimize.

“Bölünme bir 80’ler esprisiydi. Sol rüyaydı ve fanteziden ibaretti.” diyor içlerinden biri. Haksız da değil. Bütün ideolojiler için aslında aynı tespit doğru. Şimdi herkes kendi iç muhasebesini yapıyor. Hesap – kitap ve sonuçta hasar tespit tutanakları… Anlaşılan fırtınalı günlerde fikir üretmek, sağlıklı karar vermek zor. Hem dünyanın, hem de Türkiye’nin o sisli yıllarında durum buydu.

Azad; “Beni dağa gönderen, babamın acılarına ettiğim tanıklıktır.” diyor ve ekliyor:” “Bir türlü kendimizi anlatamadık ama Türkler de bizi anlamak istemedi.” Hepsinin benzer hikâyeleri vardı. “Bizi dağa devlet gönderdi” diyordu Kendal bir gerçeğe parmak basarak.

Çoğu için; “Gerilla olmak bir tür kahramanlık, Kürdistan’ın bağımsızlığı değil…” tespiti Azim’e ait. “Kocam için canımı vermem ama Öcalan için canımı veririm.” bağlılığı olanlar da var. Sanırım en önemli tespit; “Hiçbir zaman “Türk ordusunu bitireceğiz” demedik. Şuna inanıyorduk; biz onları yıpratacağız. Kürtler hak sahibi olmadıkça bu devlet büyümeyecek! Biz devleti, askeri öldürerek bitiremeyiz. Onlar da Kürtleri öldürerek bitiremezler.”

İşte otuz yılın özeti…

Revan, Azim, Seyithan, Aspara, Delal, Rıza, Ferhat, Şevin ve Brusk… hepsinin birbirinden farklı ama nihayetinde aynı kapıya çıkan hikayeleri var. Bizi buraya kim itti ve neden buradayız soruları işin dramatik boyutunu göz önüne seriyor adeta. Rıza’nın; “Ben Apo’nun ismini bilmezdim, katılınca öğrendim” samimi itirafı dağın arka tarafındaki bir başka gerçekliğe ayna tutuyor aslında.

Dağın ardına birçoğunun kahramanlık için gittiği itirafı şaşırtıcı geldi bana. Dağa çıkma kararı alırken çoğu lise çağında, 15-20 arası yaşlar yani… Öyle ki; çoğu lise çağındaki bu gençlerin verdikleri karardan dönüş olmuyor artık. Ortalama üç yıllık dağ hayatından sonra ölümle sonuçlanan hayatlar… Hala yaşayanlarsa kendilerini şanslı hissediyorlar. Otuz yılda, otuz bin can… Rakamların dili kahrolsun! Manzara bu ama! Bu otuz bin insanın acısını kim hissediyor şimdi? Kim bu yaraları sarıyor? Bu vebal kimin diye sormadan edemiyor insan?

Bir Kadın Gerillanın İç Konuşmaları

Benzer bir çalışma geçtiğimiz günlerde (Şubat 2014) Hasan Cemal tarafından kitaplaştırıldı. Diyarbakır Silvan’da çocukluğunu yaşayan ancak tanık olduğu faili meçhuller, ailesinin ve çevresinin yaşadığı acılar sonucu çıkış yolunu dağda arayan Delila kod adlı bir genç kadın gerillanın günlüklerinden yola çıkarak hikâyesini harmanlaştırmış Hasan Cemal. Ailesi aracılığıyla ulaştığı üç defter dolu günlüklerini didik didik tarayarak adeta onun şahsında bir gerillanın iç konuşmalarını önümüze koyuyor. Aynı zamanda “Kürtlerin Sezen Aksu’su” olarak bilinen Silvanlı Şenay’ın, bir gerillanın iç dünyasını okuyucuya sunuyor. Öyle ki dayısının ifadesiyle dağa çıkmadan önce; “Karınca bile incitmezdi. Tiyatro severdi. İnançlıydı. Başörtülüydü, kapalıydı Delila.” Böyle bir gerilla tipiyle karşı karşıyayız.

İleriki tarihlerde de bu ve benzeri günlükler ve farklı hikâyeler yayınlanacağa benziyor. İyi de olur. Çünkü bu süreçte hiçbir şey müphem kalmamalı. Bu tür çalışmalar hem bugün için, hem de gelecek kuşaklar için önemli. Bu hikâyeler aynı dönemde, aynı ülkede fakat farklı ülkülerle büyüyen bir dönemin fotoğrafını da ortaya koyuyor aynı zamanda. Bütün bunlar geçmiş hataların iyi kavranması ve gelecek nesillerin aynı oyuna gelmemesi için büyük önem arzediyor. Önemli olan geçmişten ders alarak aynı hataların tekerrür etmemesi ve kardeşçe yaşamın sağlanması. İnsanlığın daha fazla acı çekmemesi için bu ayrıntı önemli.

Hasan Cemal’in de, Bejan Matur’un da çalışmalarında, bölge insanının tasdikiyle ifade ettiği ortak kanı; “Yaşanan acılar yıllar boyu binlerce genci bu dağarla çekti.” Bu önemli tespit bizzat dağda mücadele verenlerin de itirafı. İşte Diyarbakır Silvan doğumlu Delila kod ada sahip Şenay Güçer’in dağ günlüklerinde de bu durumu açıkça görmek mümkün.

1979 doğumlu Şergo Fidan anlatıyor:

“Kürtçe rüya görüyorduk.

Hayallerimiz Kürtçeydi.

Evimizde, aramızda Kürtçe konuşuyorduk.

Ama Kürtçe inkâr ediliyordu.”

Her ne kadar bilinçaltında böyle bir yargı olsa da anlaşılıyor ki; Kürtçe, sabırların taşma noktası aslında. Devletin yanlış politikalarının bölgeye yansıması yani. O genç yaşlarda bütüncül bir tahlil yapmak çok zor. Dolayısıyla birçok genç o hırsla soluğu dağlarda almış o yıllarda.

İnsanın davası uğrunda ölmeyi göze alması kadar doğal bir şey olamaz. Bu durum kişinin davasına olan sadakatinin bir göstergesi veya kendi zindanından çıkışının bir kanıtıdır aynı zamanda. İnsanın dört zindanından çıkış yolları gösteren Ali Şeriat’nin ifadesiyle; “Bilinçli insan Tabiat zindanından bilimle, Tarih zindanından bilimle, Toplumsal Düzen zindanından sosyoloji bilimiyle kurtulur; fakat dördüncü zindandan (Kendimdir) din ile aşk ile kurtulur.” Fakat hangi dava uğrunda mücadele ettiğini ve hangi dava için ölüneceğini de bilmesi gerekir insanın.

En Büyük Acıyı Anneler Yaşar

Evet, en büyük acıyı anneler yaşıyor. En derin üzüntüyü ise çocuklar… Çünkü ateş, düştüğü yeri yakıyor. Bu böyledir. Hala dış kapıları açık vaziyette oğlunu bekleyen anneler var. Berfo Ana belleğimizdeki o canlı örneklerden biri. Hala babalarının öldüğüne inanmayıp her gece rüyalarını gören çocuklar yaşıyor bu coğrafyada. Bu acıyı nasıl izah edebiliriz?

En çok annelerin yüreği yanıyor bu hikâyelerden. Çünkü bir anne için tam manasıyla hiçbir kelime çocuğuyla ilgili duyguları ifade edemez. “Bir annenin evladının ölümünü beklemesi çok ağır bir şey” diyor Kendal anne acısını ifadeyle. Bir annenin çocuğuna sevgisi kadar çocuğun da annesine bağlılığı ve sevgisi eşsizdir. Velev ki bir dağda gerilla olarak savaşım veriyor olsanız da. Bu hikâyelerdeki ortak acı; anne ve doğduğu topraklar… Öyle ki; yurtdışında yaşamak zorunda olan Kendal; “Türkiye’de olsaydım, sokakta kalsaydım da yine bana yeterdi. Bir arkadaşım anlattı. Geçen sene memlekete gitmiş. Bir çerçi gelmiş, köyde “üzüm, üzüm, üzüm…” diye bağırıyormuş. O sesi duysaydım da bir gün sonra ölseydim…” itirafıyla aslında benzer birçoğunun iç dünyasını bize yansıtıyor.

Hepsinin ama hepsinin ayrı ayrı fakat dibine kadar acı hikâyeleri var. O hikâye kahramanlarının ayrı, geride kalanların ise apayrı acıları var. Öyle bir acı ki; ancak acı ile bastırılabiliniyor.

Netice…

Evet, dağın arka tarafında çok acı hatıralar var. Aslında çoğunun PKK ve ideolojisiyle de pek bir alakası yok. Sadece çıkışı orada aramışlar. Yarayı deşince altından farklı farklı bilinçaltılar çıkıyor. Yakınlarının acılarına tanık olanlar, yaşadıkları çıkmaz sokak, cezaevi işkenceleri, devletin yanlış politikaları, yakılan köy manzaraları… Bunlardan biri veya birkaçı onların dağa çıkmalarına yetiyor da artıyor bile.

Tabi mesele büyük fotoğrafı, daha doğrusu oyunu görebilmekte… İyi yönetilemeyen toplumlarda; doğal olarak oluşan kaos neticesinde her kişinin kendince bir haklı gerekçesi oluyor.

Yıllarca yedikleri içtikleri bir, ayrılıkları gayrılıkları olmayan bu millete oynanan küresel oyunun sonuna gelindi. Yeni bir Türkiye inşa ediliyor ve bu Yeni Türkiye; hem Türklerin, hem Kürtlerin, hem Çerkezlerin, Gürcülerin… hem Alevilerin, hem Sünnilerin kısacası bu aziz milletin olacaktır. Çünkü bir umut var insanlarda bu son barış süreciyle birlikte. O nedenle de herkes titiz bir davranış sergiliyor. Sadece huzuru çok görenler bu barış sürecini provoke etme peşindeler.

İnanıyoruz ki; artık maske düşmüş ve gerçekler görülmüştür. Ve umut ediyoruz ki; artık hiçbir güç milletin sahiplendiği bu insanlık yürüyüşünü durduramayacaktır.

 

———————————-

Yusuf Tosun

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI