Covid-19 Çernobil Olabilir mi?

Zeynel Karataş

Coronaya bir de buradan bakalım..,

İklim değişimi, küresel boyutta canlı ve cansız her şeyi etkileyen bir faktör olmasına rağmen onlarca yıldır dünya gündeminin ilk sırasını almamıştır. Her yıl farklı ülkelerdeyüzlerce bilim adamının katıldığı “Küresel Isınma” konulu buluşmalarda tehlikenin büyüklüğü bildiri veya protokol ile sonuçlanır. Protokollere tam olarak uyulmadığı, bildirilerde/raporlarda ise enerji kaynakları, coğrafi değişimler ve biyoçeşitliliğin azalması tekrar edilir. İklimde yaşanan değişimlerin Mikroorganizmalar üzerindeki etkileri neredeyse hiç gündem oluşturmamıştır. “Küresel Isınma” iklim değişimini yaşatırken canlı türleri buna uyum sağlamanın mücadelesini vermektedir. Bilim dünyası doğal veya yapay tehlike ve tehditlere karşı insanlığı hep uyarmıştır. Yeryüzünün en kalabalık canlı türü olan mikroorganizmalar doğal yollardan mutasyona uğrar. Mikroorganizmalar, küresel ısınma ve sonuçlarına bağlı olarak olağandışı mutasyon yaşayabilir. Ya da iddia edildiği gibi bu canlılar laboratuarlarda silah amaçlı geliştirilebilir. Bu çalışmaların her birinin provasına maruz kalınıyor olabiliriz. Mers, Sars, Ebola derken Covit 19 virüsü 2020 yılı itibarıyla insan yaşamını küresel çapta etkisi altına aldı. Mevsimlik, yerel ve küresel çapta yaşanan bu sorunların verileri, birçok bilimsel tespite kaynaklık edecektir. Yetkili ağızlar; sosyal ve ekonomik hayatın eskisi gibi olmayacağı iddiasını sürdürürken, Covit19’dan sonraki zincirin halkasını düşünmek istemiyor. Covit19’dan sonra olası salgın hastalıkların etki ve güçleri insanı ürkütmektedir. Oysaki insanlık olası gelişmelere karşısimülasyonlar geliştirmeli, bilimsel çalışma ve hazırlıklar içinde olmalıdır.

26 Nisan 1986’da eski Sovyetler Birliğine bağlı Ukrayna’da bulunan Çernobil Nükleer Güç Santralinde meydana gelen reaktör kazası, XX. yüzyılın ilk büyük nükleer kazasıdır. Bu olayın sonucunda büyük miktarda radyoaktif materyal Türkiye dâhilbütün Avrupa Kıtsına yayılmıştır. İlk patlama sırasında 31 kişi hayatını kaybetmiş ve radyoaktif bulut, bölgeyi kuşatmıştır. Bitki ve hayvanlar da bu süreci olumsuz yaşayarak insanların dolaylı yönden etkilenmelerine yol açmıştır. İnsanlar, başta kanser hastalığı olmak üzere Çernobil radyoaktif kaynaklı hastalıklara yakalanmış ve hayatını kaybetmiştir. Çernobil’de açığa çıkan radyasyon, Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamalarına göre Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının toplamından 200 kat fazladır. Bu saldırıdan yayılan radyasyon, patlama sonrasında da her yıl insanları öldürmeye devam etmiştir. Günümüzde Japonya’ya yapılan atom bombası saldırıları nedeniyle ölenlerin sayısı 450 bini aştığı bilinmektedir. Bu olayların yaşandığı dönemden daha çok sonrası süreçteki tahribatıdaha büyük olmaktadır. Uzmanlara göre Covit 19 virüsü akciğerlerde zatüreye neden olduğu gibi bağışıklık sistemini de tahrip ederek tüm vücuda zarar verebiliyor.  Virüs, karşı konulamayacak kadar inflamasyona yol açıyor ve çoklu organ yetmezliği ortaya çıkıyor. Bağışıklık sistemi virüsü yenemezse, virüs vücudun her yerine yayılıyor ve vücut organlarında kalıcıhasara yol açıyor. Dünyada birçok yetkili ağız Covit 19 virüsün ülke nüfuslarının %60-80’ine bulaşabileceğini öngörüyor. Elbettebu hastalığın ilacı ve aşısı bulunacaktır. Covit 19’un vücut organlarında bıraktığı hasar, sonrası süreç için ölüm dâhil sağlık sorunlarının istatistik çalışmaları daha başlamadı.

Peki, insanlığı ne bekliyor! Açıkça görülüyor ki onlarca yıldan beridir insanlık “tek tipleşmeye” zorlanıyor. Kimliklerin özgün adları kalsa da; kültürlerin, dinlerin, dillerin, yönetimlerin birbirine benzeme süreci çoktan başladı.Dünyanın her coğrafyasında İnsanlar yerel kıyafetlerini terk etmiş; pantolon, gömlek giyiyor. Ev içi döşeme ve tasarım birbirinin aynı, farklı ibadet şekillerine rağmen ibadet esnasındaki duygu ve düşünceler aynı, mabetler toptan kapatılabiliniyor, herkes İngilizce öğrenip konuşmak istiyor. Uğrunda ölümüne mücadele edilen bütün yönetim biçimleri etkisizleştirilerek “Küresel Yapay Zekâ Toplumu” önümüzde gün gibi duruyor. Global bir dönüşüm söz konusu olduğundan bireysel veya ülke düzeyli bir direniş sonuç almayacaktır.İddia odur ki; Binlerce yıl önce yeryüzünde yaşayan insan türlerinden Homo Sapiens (Zeki İnsan), HomoNeandertaller/Erectus/Rudolfensis/Ergaster/Antecessor/Heidelbergensis (Biyolojik Yönden Güçlü İnsanlar) türlerini yok etmeyi başarmıştır. Homo Sapiens, zekâsı ile ortaya koyduğu Biyodijital İnsanı kabullenmeye hazırlanıyor. Yapay Zekâteknolojisi ile ön çalışmaları biten bu sürecin arifesindeyiz.Dijital teknolojiyi/yapay zekâyı elinde tutan erk; dünyayıötekileştirdikleri ile paylaşmayı düşünmüyor. Her yerde görünen acımasızlık bu stratejiyi ispatlıyor. 2000 yıl önce dünya nüfusunun 300 milyon olduğu tahmin edilmektedir. 1600’lü yıllarda dünya nüfusu 600 milyona ulaşarak ikiye katlanmıştır. Dünya Nüfusu,1804 yılında 1 milyar, 1960’ta 3 milyar, 1999’da 6 milyar, 2020 yılı itibarıyla 7,8 milyara ulaşmıştır. Her türlü konforu elinde tutanlar, 7 milyar insan ile birlikte yaşamayı sorunlu görmektedir. Bu nüfus, farklı politikalar ile azaltılmayınca doğal veya yapay salgın hastalıklar ekosistemde olması gerektiği kadar insan popülâsyonunu dengeleyebilir.  Kontrollü görünen sürecin inisiyatifi, insanların elinden çıkabilir. Bir İngiliz bilimci olan Thomas Robert Malthus 1798’de ‘‘nüfus teorisi üzerine bir deneme’’ yayınlar. Maltus; geometrik olarak artan nüfusa karşılık aritmetik artan gıda ürünlerinin yetersiz kalacağını iddia eder.  Bu tespitin etkileri tarım sektöründe bilimsel/teknolojik çalışmaları artırarak beklenmedik gelişmeleri sağlar. İnsanlığın benzer bir sorunla karşı karşıya kaldığı görülmektedir.  Gelişmiş ülkeler, olası sürprizlere karşı insan kaynakları ve donanım bakımından, sosyoekonomik yönden tedbirli görünmektedir.

Peki, İslam Coğrafyası bu sürecin neresindedir?

Müslüman nüfusun fazla olduğu ülkeler, ekonomik açıdan, teknoloji üretimi ve tıp alanın da geri kalmışlardır. Kısır, dinive politik konulardaki tartışmalar, bu toplumların en önemli meşguliyetidir. Türkiye’de sağlık alanında yapılan yatırımlar ile toplumda akademik açıdan çalışma disiplini en fazla bireylerin tıp sektöründe toplanması ülkemizi avantajlı hale getirmiştir. Ülkemizdeki ekonomik yapı ise endişe vericidir. Genel anlamda Müslüman coğrafyasına bakıldığında;Pavlus’un idame ettiği Hıristiyanlık Hz. İsa’nın dini/öğretisinden nasıl uzaklaşmışsa, Müslümanlar da Hz. Muhammet’in dini/öğretisinden uzaklaşmıştır. Milliyetçilik, mezhepçilik ve menfaatçilik Kur’an Dini ile Müslümanlar arasındaki mesafeyi açmıştır. Bazı birey ve topluluklar, zihinlerinde bir tanrı yaratıp kendi hizmetlerine alarak,yaptıkları her şeyi onun onayından geçirmektedir. Gerçek İlahı yok sayarak kolaycı bir yöntem ile suç ve günahlarını meşrulaştırmaktadır. Sayıları az olan “Din Tüccarları” sayıları çok olan müşterileri sayesinde maddiyat/makam/nüfuz/itibar kazanmıştır. Bu ortamı anlamakta zorlanan yeni nesil “deizm, ateizm” gibi akımların etkisinde kalmaktadır. Müslüman coğrafyasında hiç bir dönemde bu kadar çok hafız, âlim, vaiz ve mescit cemaati bir arada olmamıştır. Gerçek ve sahte izler birbirine karışmıştır. Hak suretinde kimi saplantılı, çağın ulaştığı bilgi ve teknolojiye sağır ve kör kalan kimi oluşumlarördükleri kıl çadırlarında bütün dünyayı kendilerine biat etmeye çağırırlar. Toplum içindeki her sınıfın ve yaşın dilini anlamayan, beklentilerini görmeyen elit (?!) insanların menkıbeleri/hikâyeleri lafazanlıktan öteye geçmemektedir.Yaşanan felaketlerin sebebini ahlaktan, dinden uzaklaşma olarak görenlerin ikna edici özel yaşamları ve gerekçeleri olmalıdır. Âlimler ve mümtaz ilahiyatçıların bel’amlar ile mücadeleleri tarih boyunca olmuştur. Âlim ve aydınların bu dönemdeki görev ve sorumlulukları profesyonellik gerektirmektedir. Liderlerin/Reis(ler)in önlerine konulan sahte tablolara kanmama gibi bir sorumlulukları vardır. Müslüman coğrafyası, sadece Covit 19 bulaşına değil; farklı gelişmelere karşı çok yönlü tedbirli ve dikkatli olmalıdır. Gelişmemiş ülke kategorisinde yer alan tüm ülkelerde tam ve sağlıklı istatistikler tutulamamaktadır. Doğal veya suni felaket, afet ve salgınlarda yaşanan kayıplar kayıt altına alınmamaktadır.  Bu ülkelerde uzman insan kaynakları, donanım ve ekonomik yetersizlikler göç, hastalık ve ölümleri artıracaktır.Müslümanlar bilgi, teknoloji, ekonomi denklemini öğrenip uygulayabilmelidir.

Bilgiye ulaşmanın basitleştiği bu çağda atölye ve laboratuarlarda bilgiyi kullanma becerisi ve dönüştürme yetisi kazandıran eğitim modelleri üzerine çalışılmalıdır. Eğitim ve öğretimin okul çatısı altından taştığı sistem görmezden gelinmemelidir. Geçmişin eğitim kurumlarını iyileştirerek,geleceği bugüne taşıyanlarla çağdaş kalınamaz. Münferit eğitimcilerin özgün ve özel çalışmaları yetersiz kalmaktadır.Sadece anne sütü ile beslenen eğitim yapısı büyütecektir,ancak gelişim için farklı/yeni kaynaklara/yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Eğitim kademeleri birilerinin egolarını tatmin etme, nüfuzlarını koruma aracından kurtarılmalıdır. Lokal düzeyde eğitim kurumlarının insiyatifi artırılmalıdır. Bu kurumlar, yerel beklentiler ile birlikte geleceğin ihtiyaçlarına göre programlanmalıdır. Başlı başına önemli bir konu olan “Eğitim” burada daraltılarak anlatılamaz. Eğitimde her yöne açık bir şekilde ufka bakılabilinmelidir. Kapıları üzerlerine kapatan toplumlar, dışarıda yaşananları “gürültü” zannederler.

                                                                                                     

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Son Eklenenler

Göz, Gönül ve Gerçek: Maarifimizin Eğitimle İmtihanı-Doç. Dr. Mehmet Ulukütük

0
  Maarif ne dünü anlama sanatı, ne çağın gerekliliklerine icabet, ne de geleceğe hazırlıktır. Maarif insanın kendisini anlama ve anlamlandırma sürecidir. Gözün kulakla bütünleşmesi, gönlün...

Corona

7-KOLERA SALGINI

6-OSMANLI’DA VEBA