Çanakkale’de Omuz Omuza İki Yiğit

0
228

Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Çanakkale Zaferi’nin önemli kahramanlarından Kilidbahirli Üsteğmen Hasan Hulusi ile Trablusgarplı Teğmen Muhammed Mevsuf’u kaleme aldı.

Prof. Dr. Zekeriya Kurşun 

18 Mart sabahı, Gelibolu yarımadasında büyük bir sessizlik… Gün yavaş yavaş ağarıyor, bulutlar ağır ilerliyor, güneş yüzünü göstermek için nazlanıyordu. Baharın müjdecisi olan kuşlar, Küçük Batağanlar, Alaca Balıkçılar, Angıtlar, İbibikler, Tepeli Toygarlar ve Allahverdi yüzlercesi ne olduğu bilinmez o sessizliği bozmamak için o sabah kanat çırpmıyorlardı bile. Her sabah büyük bir neşe ile tabiatı vaveylaya veren Yeşil Düdükçün kuşları da susmuştu. Göçmen kuşlar havada donmuş bekliyorlardı. Herkes beklemedeydi.

Günlerdir yarımadada ve Anadolu yakasında, sanki batarya imiş gibi bazı mevkilere büyük bir neşe ve gürültü ile torpido kovanları ve borular yerleştiren zabıtan ve efradı bile lahuti bir sessizliğe bürünmüşlerdi. Günlerdir Müstahkem Mevki Kumandanı Cevad Paşa’dan aldıkları emirle hareket halinde olan Gelibolu yarımadasındaki Ertuğrul ve Seddülbahir, Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyaları da sanki sessizliğin saygı duruşuna geçmişti.

Aylardır gözlerini kırpmadan ve uyumadan gözetleme kulelerinde bekleyen nöbetçilerin gözlerine ağırlık çökmüş, ama taşıdıkları ihmale gelmez sorumluluktan dolayı bir daha kırpmamak üzere göz kapaklarını kaşaltı ve gözaltı derilerine yapıştırmışlardı. Göz kıpırtıları da dinmişti artık.

Aslında o gün bu sessizliğin yarattığı huşu içinde herkes kıyameti bekliyordu.

Saat 10.45. Boğaz önlerine üç sıra halinde dizilen ve bu sessizliğe saygısını yitiren dünyanın en güçlü Birleşik Donanması, günlerdir yaptıkları planlardan ve imkânlardan kaynaklanan güç zehirlenmesinin sarhoşluğu ile birden kıyameti kopardılar. Kim bilebilirdi ki, o sessizlik imparatorluğunu yerle bir eden, Allah yapısı kulak zarlarını patlatan, doğadaki bütün sesleri adeta ebedi sessizliğe boğan o gürültülerin onların kıyameti olacağını.

Hiç tatmadığımız ama zannımızca birinci kıyamet surunu andıran top ve mermi gürültüsünün ilk hedefi, Kepez’in güneyinde Boğaza egemen bir yerde konuşlandırılmış olan Dardanos Bataryası idi. Zira insanlığı top, tüfek, çelik ve teneke yığınları ile yenebileceğine inanan Birleşik Donanma’nın, Boğazın önlerine geldiği günden itibaren bu batarya ilk hedefi olmuştu. Niçin gelmişlerdi, bu kin kime idi, ne ile beslenmişti, toprağını savunmaktan başka maksadı olmayan Dardanos Bataryası niçin bir an önce yok edilmek isteniyordu?

Kilidbahirli Üsteğmen Hasan Hulusi ve Trablusgarplı Muhammed Mevsuf’un komutasındaki bu batarya ise haklı olmanın, namusunu, dinini ve vatanını savunmanın verdiği güç ile 25 Şubat’tan itibaren adeta her gün şehadete susamışlığını göstererek Birleşik Donanma’yı kudurtmuştu. Gücünü sahip olduğu çelikten ve şımarıklıklarından alan Birleşik Donanma’ya bağlı gemiler ve topçuları 18 Mart’tan önce bu bataryayı susturmak için günlerce uğraştı.

O büyük sessizlikten önceki yirmi bir gün boyunca bu bataryayı susturmak için adeta dünya bir araya gelmişti. Günlerce sadece bu bataryayı susturmaya çalışanlar o daracık bölgeye binlerce top mermisi yağdırdı. İşte bunlardan bir tanesi 18 Mart’ta bataryanın sevk ve idare merkezine isabet etti.

İklimi, coğrafyası ve dili Çanakkale’ye benzemeyen Kuzey Afrika’dan gelen (Trablusgarp’tan) Teğmen Mevsuf ile, varlığı Çanakkale’de mayalanmış Üsteğmen Hasan Hulusi, -bize göre kör top mermisi onlara göre ebediyete götüren burakları ile- o daracık meydanda din kardeşliğinin yanında kan kardeşi de oldular. Günlerdir susadıkları şehadeti tattılar.

18 Mart sabahının sessizliği anlaşılmıştı. Aslında o lahuti sessizlik onların şehadetlerini müjdeliyordu. Zaferin son topunu onlar atamamıştı fakat ruhaniyetleri Dardanos bataryasının sevk ve idaresini üstlenen Yüzbaşı Mühiddin’i teşvik etmiş ve gayrete geçirmişti. O sabah Dardanos’a 2000 top mermisi atan saldırganlar en büyük darbeyi de buradan alacaklardı.

Her şeye meydan okuyan o münkir anlayışın Irresistible (karşı konulamaz) diye isimlendirdiği gemilerini, Dardanos bataryasının ateşi ile boğazın derinliklerinde kurulan cehennemlerine buradan atılan top gülleleri yolcu edecekti. O iki kahraman, son merminin ateş idaresinde, hesap merkezinde yoktu ama rüzgârın hesabında, yörüngenin tutturulmasında, gerekli sapmasında ve isabetinde rol aldıkları muhakkaktı.

 

Elde ettiği zafer ile “18 Mart kahramanı” ilan edilen Müstahkem Mevkiler Kumandanı Cevad Paşa, biri Anadolu Türk’ü, diğeri Arap fakat aynı gaye uğruna kanlarını birbirine katarak, adeta bütün Müslüman milletlere umut ışığı olan bu iki şehidi de kendi zaferine ortak etmek istedi.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki yazışmalardan anlaşıldığına göre o alicenap kumandan daha 18 Mart’ın bilançosu çıkmadan 7 Nisan 1918 tarihinde Başkumandanlığa müracaat etti. Müracaatında Cevad Paşa, Dardanos bataryasının 25 Şubat’tan beri gösterdiği kahramanlığı ve özellikle 18 Mart’taki şehadetleri öncesinde bu iki komutanın sebat ve dirençlerini hatırlatarak, “vatanın savunması uğrunda şehit olan bu iki kahramanın” isimlerinin ebedileşmesini istedi.

Teklifinde, Dardanos bataryasının “Hasan-Mevsuf Bataryası” ismi ile değiştirilmesini başkumandanlıktan talep etmişti 18 Mart Kahramanı Cevad Paşa.

Bu büyük zaferde kendi payının değil, en alt rütbedeki iki subayının öne çıkarılmasını arzu etmesi ne tevazu ne büyüklük Allah’ım. Kahramanlık böyle insanlara yakışır ancak. “Her şeyde ben varım” diyenlerin kahraman olamayacağının mutlak ispatı. Kahramanlık felsefesinin Cevad Paşa’nın şahsında tecessümü.

Başkumandanlık bu yüce gönüllü kumandanın talebini 16 Mayıs’ta uygun buldu ve bataryaya Asya ve Afrika kıtalarını bir çukura sığdıran “Hasan-Mevsuf” adı verildi.

“Hiçbir zafer tesadüfe bağlı değildir”.

Hele kahramanlık asla…