Ana Sayfa Kategoriler Dosyalar Bugün Yaşananları Anlamak İçin: Enver Paşa’nın Mektubu

Bugün Yaşananları Anlamak İçin: Enver Paşa’nın Mektubu

0
405

“Bu mücadele öyle bugün yarın değil, belki beş, on ve hatta elli sene sonra neticesini verecektir. Bundan dolayı da buna hayal diyenler bulunuyor. Fakat biz bu işe biz görelim diye sarılmıyoruz.”

Enver Paşa’nın Livâ –el İslâm Dergisi’nin 1 Haziran 1337 (1921) tarih ve Yıl.1, Sayı.6 nüshasında yayımlanan bir mektubu, bu gün İslâm Âleminde yaşanmakta olan ayaklanmaları ve uluslararası sistemin başlarına diktiği diktatörlerden kurtulma mücadelelerini anlamamız bakımından ibret verici mahiyettedir. Mektup metnine yer vermeden önce, bundan tam doksan yıl öncesine gitmekte ve mektubun yazıldığı o dönemi kısaca hatırlamakta yarar vardır.

Mondros Mütârekesi’nin imzalanmasından sonra, 3 Kasım 1918 tarihinde İstanbul’u terk eden İttihatçı liderler imzalanan mütârekeye rağmen mücadeleden pes etmemiş, aksine emperyalist olarak tanımladıkları gâlip İtilaf devletlerine karşı topyekun bir mücadele için yurtdışında yardımcı kuvvetler vücuda getirmenin gerekli olduğuna, bu gücün Türk ve İslâm âleminde bulunduğuna olan inançla, mücadelenin yurtdışı ayağını oluşturmaya koyulmuşlardı.

Talat Paşa, Almanya’ya giriş yapar yapmaz, işgal altındaki ülkelerini terk etmek zorunda kalan birçok Arap ve diğer Müslüman ülke temsilcilerini etrafına toplamak suretiyle işgalci güçlere karşı bir kıyam hareketi örgütlemeye başladı. Bu amaçla 1919 Aralık başında Zürih’te bir kongre gerçekleştirdi. Tunus, Cezayir, Mısır, Fas ve Hint temsilcilerinin katıldığı bu toplantıda, Türklerin desteğiyle Tunus, Cezayir ve Fas’ın Fransız işgalinden kurtarılması kararı alındı. Talat Paşa’nın Berlin’de “Şark Kulübü (Orient Klub)” adı altında kurduğu dernek kısa zamanda İttihatçıların, Mısır, Suriye, Hindistan, Afganistan, Türkiye, Azerbaycan, Tunus, Fas, Cezayir ve İran temsilcilerinden oluşan ihtilâlcilerin buluşma mekânı haline gelmişti. Müslüman ülke temsilcileri dışında, İtilaf devletlerine karşı koyan Almanlar ve Bolşevikler de Talat Paşa’nın çevresinde yer almışlardı.

İstanbul’u terk ettikten sonra, Kafkasya’ya geçmek üzere gruptan ayrılan Enver Paşa, başına gelen pek çok aksilikler dolayısıyla, tam dokuz ay sonra, 15 Ağustos 1920’de, Moskova’ya varmayı başarmıştı. Enver Paşa Bolşevik liderlere ortak düşman İngiliz emperyalizmine karşı birlikte mücadele etme ve İslâm ülkelerinde ihtilâl cemiyetleri kurma teklifinde bulundu. 1 Eylül 1920’de Bakü’de toplanan “Şark Milletleri Kurultayı”na Fas, Tunus, Cezayir ve Trablus temsilcisi olarak katıldı. Ekim 1920’de Berlin’e dönen Enver Paşa, ”İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihâdı” (İİCİ) kurdu. Yapılacak ilk kongreye kadar geçerli olacak protokole göre, cemiyetin merkezi Moskova’da bulunacak, Enver Paşa cemiyetin genel başkanlığı ve başkomutanlığı görevini yürütecekti. O dönemki İngiliz istihbarat raporlarına göre Enver Paşa, ”İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihâdı”nda, Mısır Milliyetçileri, Anadolu Hareketi, İttihad ve Terakki, Hint Milliyetçileri, Afgan Yurtseverler Ligi, Kafkasya Müslümanları, Çerkezler, Dağıstanlılar Birliği, Rusya Müslümanlar Kongresi, İran Milliyetçileri Ligi gibi örgütleri bir araya getirmişti.

Aynı stratejinin bir parçası olarak Cemal Paşa, Hint halkını İngiliz sömürgesinden kurtarmak için Afganistan’da, Halil Paşa İran’da faaliyet gösteriyordu.

Yazıldığı dönemi kısaca hatırladıktan sonra, mektup metnine göz atabiliriz.

Mühim Bir Mektup

Moskova 21 Nisan 1921

Birçokları gibi siz de ne yaptığımı, ne düşündüğümü merak etmişsiniz. Hakikaten şimdiye kadar hakkımda gazete sütunlarında yazılanlara bakıp da bir mâna çıkarmak mümkün değildir. Binâenaleyh şimdiye kadar olan sükûtu bırakarak arzunuzu imkan derecesinde yerine getirmeye çalışacağım. İlk 1908 İhtilâlinden evvel ve inkılâpta ve onu müteakiben Trablusgarp’da ve Balkan Harbinde, Harb-i Umûmî’de takip ettiğim fikrim ne ise bugün de odur. Bu da pek basittir. Avrupa ve Amerika’nın işletilen amelesinden ziyâde sıkılan, canı çıkarılırcasına işletilen esir Şark içinde; bütün Avrupa nüfusuna muâdil olan dört yüz milyonluk İslâm’ı kurtarmak için bu kitleyi harekete getirmektir. Fas’dan, ta Hind’e, Çin’e, Cava’ya kadar uzanıp giden hisleri ve tâlî’leri bir olan bu insan yığınını şimdiye kadar Türkiye’ye zarar gelir diye açıkça harekete getirmeğe savaşmaktan çekindik. Harb-i Umûmî’den evvel ve harp esnasında bu yoldaki teşebbüsler de derhal semere vermeyecek, mevzii çalışmalardan ibaret bir başlangıçtı. Fakat dünya mücadelesinde harbe girişmemiz sayesinde Rusya’da yıkılan ceberrut Çar idaresi yerine geçen Bolşevik idaresi, bu İslâm Âlemi’ni ezen, kanını emen Avrupa emperyalistleri karşısına barışâmiz, kanlı bıçaklı bir düşman olarak çıkınca, İslâm Âlemi’de şimdilik bu suretle nefes alacak bir dost buldu. Bir taraftan bu idare sayesinde, Rusya Çar idaresi zamanında karacahil kalmaya veya Ruslaşmaya mahkûm olan Müslüman gençlerin benliğini tanımaya başlarken, diğer taraftan İzmir’in işgaliyle kalbinden vurulmak istenildiğinden dolayı irkilen Türkiye, bu Bolşevik Rusya’nın maddeten az, fakat mânen çok yardımının inzimâmıyla (bağlanmasıyla) doğruldu ve hududlarının şark ve garbından saldıran köpek emperyalistlere karşı koyabildi. Hatta bu sayede Avrupa’nın, İngiltere başta olmak üzere, büyük ve gâlip emperyalistlerini de kendisiyle anlaşmaya mecbur etti.

İşte bu sıralarda ben de denizde, havada, karada ve hapishanede birçok kaza ve bela savuşturduktan sonra Moskova’ya gelmiş bulundum ve bu Avrupa emperyalistlerinin hasımhânı olan memlekette başta Türkiye olmak üzere bütün Müslüman memleketlerinin ve bunlarla tevhîd-i mesai edecek olan diğer memleketler halkının kurtulması esasından ibaret olan çalışmaya devam ettim. Bunda tabii birçok arkadaşlarım beraberdir. Bu suretle mesela Cemal Paşa kardeşim ve arkadaşları Afganistan’da çalışırken, Talat Paşa Berlin’de, diğer bu fikirde müşterek olanlar her tarafa dağılmış uğraşıyorlardı. Tabii bunda ne fırkacılık nede başka bir avz-i şahsi vardı. Bu bir kanaat ve hayatımda lezzet duyduğum bir kurtuluş mücadelesidir. Bence eski koca bir Osmanlı ilinin, nihayet aşağı yukarı yalnız bir avuç Türk’üyle kalan Anadolu’su şimdi arkadaşlarla beraber hedefimizi teşkil eden bu kurtulma uğraşmasına mani olmayacak bir şekil almıştır. Bir kere ben ve arkadaşlarım Anadolu’ya tâbi her Türk ve Müslüman gibi, elimizden geldiği kadar mukabilinde hiç bir şey beklemeksizin, yardım etmeye savaşmakta isek de ve yarı resmi Anadolu hükûmeti namına hiçbir teşebbüste bulunmadığımız gibi, vukuu bulan müracaatlara da Anadolu’dakileri gösterdiğimizden İngiliz, Fransız ve sair emperyalist hükûmetlere karşı olan mücadelemizde Anadolu’yu bizim yüzümüzden kimse sıkıştıramaz.

Diğer cihetten Arapların şimdi böyle yapayalnız kalması; oraları cebri bir merkeziyete bağlamak için sarf edilen Türk emeklerin heba olmasına ve Müslüman kardeşkanının İslâm zararına dökülmesine nihayet vermiş ve bu suretle Arapları da asıl düşman olan Avrupa emperyalizmiyle, kendi kuvvetleriyle, Türklerin yaptığı gibi mücadeleye mecbur bırakmıştır. Binâenaleyh şimdi görüyoruz ki, bir sürü esirler ve mahkûmlar derekesine inmiş olan İslâmlar Âlemi Araplar, Türkler, Acemler, Afgâniler, Hindûlar aynı düşman karşısında birbirine dayanmaya muhtaç bir halde bulunuyorlar.

İşte bu hal, hedefimiz olan bu âlemi kurtarmak ümîd-i necatının (kurtuluş ümidinin) Anadolu’dan gelecek bir Türk ordusunda veya Bolşevik Rusya’dan gelecek bir kırmızı orduda değil, ancak her ezilen milletin kendi kuvvetiyle harekete gelmesinde ve bu hareketinde aşağı yukarı bir program ve maksat dahilinde gönül rızasıyla bir tevhîd-i mesaide olduğunu anlatmakta bize tabii bir yardımcı oldu. İşte böylece Garbdeki ezilen ameleyi kurtarmak için onları kapitalizm ve emperyalizme karşı ihtilâle sevk etmek üzere kırmızı bayrağını açan komünizm ile bu emperyalizme karşı mücadele hudûduna dek yollarımız birleşti. İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihâdının ay yıldızlı kırmızı bayrağı altında, Avrupa amelesinden bin kat daha fena vaziyette kurûn-u vusta (orta çağ) esirleri gibi kırbaç ve ölüm tehditleri altında işletilen İslâm Âlemini ihtilâle sevke çalışıyoruz. Bu mücadele öyle bugün yarın değil, belki beş, on ve hatta elli sene sonra neticesini verecektir. Bundan dolayı da buna hayal diyenler bulunuyor. Fakat biz bu işe biz görelim diye sarılmıyoruz. Yegâne düşüncemiz, bu hareketi esaslı ve hükûmetlerin siyasetleriyle değişmeyecek ve herhalde hedefe vâsıl oluncaya kadar dayanacak sağlam bir teşkilata bağlamaktır. Biz geçici ve muvakkati muvaffakiyetlerle kendimizi avutmak istemiyoruz. Böyle parlayıp sönen yalaza yerine, İslâm Âlemi üzerine kurulmuş İngiltere, Fransa…ilh. gibi devletlerin tahakküm kaşânelerini eni konu çökertecek bir beslenmiş ve daimi ateş yakmak istiyoruz. İşte birçoklarının hayal sandığını biz hakikat görüyoruz ve iman ediyoruz. Akideleri uğrunda hakiki bir imanla çalışan kırk sahabe nasıl elli senede Türk’e, Arab’a, Acem’e milliyetlerini gönül rızasıyla bir iman uğrunda feda ettirecek harikalar göstererek, dört yüz milyon halkı necata doğru götürdülerse, biz de şimdi bu dört yüz milyon Müslümânın kendini bilmesini ve kurtarmasını istiyoruz. Kendimizi hürriyete sevk ederken, aklımızdan başkalarını esir etmek geçmez.

Bunun için bu halkın bâhusus gençlerin bilgi ve iman silahıyla silahlanmasını ve boynundaki esaret zincirini silkip atmasını istiyoruz.

İşte bütün bu imanla sarıldığımız iş hakikaten bugün kendisine verdiğimiz Türkiye ismi derecesinde yalnız kalmış olan Osmanlı Türklerine böylece yalnız dua ile değil, fakat topu, tüfeği, aklı, zekası ile yardım edecek ve ona yük olmayacak bütün bir âlem hazırlamak istiyoruz. Tabii haricden bunu isterken Türkiye’ye de, şimdiye kadar İslâm’ın ve Şark ezilenlerinin pişdârında (öncülüğünde) bulunmuş ve bu âlemi milyonlarca evladını feda ederek korumuş olan Anadolu Türkleri’ne de kendilerini mesûd edecek ve hakikaten o kahramanları artık şahıslar veya mahud eşhas elinde oyuncak olmaktan kurtaracak ve kendi işlerini kendileri görecek, ve kurtulacak diğer Müslüman âleminde nümûne olacak bir idare elde ettirmeyi hedef edinmişizdir.

Bunda hiç bir an’ane veya fırka mevdesi yoktur. Bizim istediğimiz halkın kendi kendisini idaresine, halkın hâkimiyetine gitmemizdir.

Fakat buna giderken zaten kırıla kırıla bir avuç halktan ibaret kalmış olan Anadolu’nun daha ziyade boşalmaması için halkın mânasız incitilmemesi gözetilecektir. Biz istiyoruz ki, artık bir hükûmet ordusu bir esir Anadolu halkını işletmesin ve halk da kendisini köle farz ederek her yapılana boyun eğmesin ve her işi hükûmetten beklemesin. Bu köklü esaretten hakikaten kurtulsun. Bunun için de halkı idare edecek kendisi olsun, idare makinesine koşulacaklar gitsin kendisini halka beğendirsin, onunla anlaşsın, koklaşsın, onun derdini dileğini bilsin, öylece işe koyulsun. Yoksa eğer Anadolu’nun nurlu dediğimiz aklı erenleri bu hakikati tanımamak ister ve halkı topla, tüfekle kendine râm etmeyi düşünürse hem kendisine ve hem de Anadolu halkına yazık eder. Sonra o esir gibi idareye alıştırdığı Türklerle birlikte, emperyalizm arabasına bir daha kurtulmamak üzere koşulmuş kalır. İşte buna mâni olmak ve Türkiye’de de diğer İslâm memleketlerinde istediğimiz gibi yalnız umûmun nef’ine (faydasına) çalışmakta haris (hırslı) olan ve şahsı nâmına yalnız bir kurtarmak ve umûma fâideli olmak akidesinden başka bir şey gözlemez bir gençlik görmek ve yetiştirmek isteriz.

Biz komünist değiliz. Fakat her halde halkı mezara birlikte götüremeyeceği zenginlik hırsına sevk edecek ihtikâr (mal stoklama) aleyhindeyiz ve aynı zamanda geri bırakacağı evladını tembelliğe sevkten başka bir şeye yaramayan mal yığmak hevesine mâni olacak ve çalışanların yaşadıkça rahat yaşamalarını temin edecek usullerin vaz’ı (konulması) taraftarıyız. Hülâsa; biz maarifde, refahda, terakkide, işleten bir ekalliyetin (azınlığın) değil, işleyici olan halkın düşünülmesini esas biliriz. Bunun için de Halk Şûralar Fırkası programının Anadolu’da tatbiki ile tecrübesine, bir hürriyet-i hakikiye taraftarız ve o kanaatteyiz ki, bu suretle halkı zorlamaya hâcet kalmadan, umûmi bir refah temini mümkündür. Tekrar ediyorum, ben ve arkadaşlarım, herhalde bu hedefe doğru giderken ne post kavgası, ne de başka bir emel peşindeyiz. Biz öyle istiyoruz ki, iyi iş, iyi iş diye yapılmalı ve bundan dolayı nas’dan (insanlardan) değil, hatta Cenâb-ı Vâhib-ül Atayâdan (İhsanlar bağışlayan Cenâb-ı Allah’dan) bile mukabilinde dünyevi bir ivaz (karşılık) beklenmemelidir. Bizim için hedefe yaklaştığımızı anlamanın vereceği hazz-ı mânevi her şeye fâik ve çalışmaya devam için kâfidir. Cenâb-ı Hâk hepimize hakka matuf gayretlerimizde yardımcı olsun.

Not: Mektup metni, Selçuk Gürsoy tarafından yazılan ve 2007 yılında Salyangoz Yayınları tarafından yayımlanan “Enver Paşa’nın Sürgünü: İhtilalci İslam Birliği ve Livâ el-İslam Dergisi” kitabının 176-180 sayfasından alınmıştır.)

Kaynak: Sinan Tavukçu / www.sde.org.tr

 Enver Paşa’nın Eşine Son Mektubu

 

Sevgili Necibe;

Senin yazdığın o son mektubu aldım. Onu daima kalbimin üstünde taşıyacağım. Senin o sevimli, tatlı yüzünü her ne kadar görmem şimdilik mümkün değilse de, nazik parmaklarının bu mektubun kelime ve satırlarını nasıl dizdiğini hayal ediyorum. Bunlar bir zaman benim saçlarımı tarayan, yine o nazik parmaklar (değil mi) idi. Oysa ben şimdi senden çok uzaklarda bir kan ve ateş deryasında kahramanca çarpışmaktayım. Bu ise senin ince kalbini üzmektedir.

Sen yazdığın mektubunda (bana sitem etmiş) kılınç ve harbi sevdiğim kadar hiçbir şeyi sevmediğimi yazmışsın. Söylediğin pek yalan değil. Ben hiç bir şeyi değil sadece seni seviyorum diyemem. (Desem de yalan olur). Fakat sen de bilirsin ki benim hakkımda yanlış propagandalar yapan bir kısım bedbahtların iddia ettikleri gibi, ben bu uzak diyarlara servet aramak, zengin olmak veya kendi hakimiyetimi kurmak için gelmedim. Gerçekte beni senden koparıp buralara kadar sürükleyen Cenab-ı Hakkın omuzlarıma yüklediği kutsi bir vazifedir.

Bu ise cihat vazifesidir. Bu öyle ulu vazifedir ki ona niyet edenleri bile (yapmasa dahi)ilahi cennete girmeye hak kazandırır. Allah (C.C)’a hamd olsun ki ben sadece cihada niyetle yetinmiyorum. Her ne kadar senden ayrı kalmak, senin sevginle çarpan kalbimi paramparça etmekte ise de, bu uğurda böyle büyük bir imtahan vermekten mutluyum.

Şu fani dünyevi şeyler içinde, senin sevginden başka benim irademi sarsan hiç bir şey yoktur. Fakat Allah (C.C)’a şükürler olsun ki Allah (C.C)’a emrini yerine getirmede sana olan sevgime dahi boyun eğmedim. Bundan senin de ayrı bir mutluluk duyman gerekir. Senin öyle hayat arkadaşın var ki onun sana olan aşkını Allah (C.C)’a olan aşkına feda edecek kadar kuvvetli bir imanı vardır.

Her ne kadar kadınlar üzerinde bil fiil kılınçla cihat etmek farz kılınmamışsa da onlar kendilerini bu ilahi görevden muaf tutamazlar. Senin cihat etmen ise bütün dünyevi şeylerden yüz çevirip Allah (C.C)’a yönelmen, onu sevmendir. Bir de benim cihat azmimin daha kuvvetlenmesine yardımcı olmandır.

Ve bir kere daha söylüyorum! Sakın sen kocan bu harp meydanlarında sağ-salim kurtulup gelmesi için dua etmeyesin. Bu bir nevi kendini düşünmek olur ki, Allah (C.C) da bundan memnun olmaz. Sen Allah (C.C)’a (önce) kocanın yaptığı hizmetleri kabul buyurması için dua et ki, muzaffer bir komutan olarak dönsün veya şehitlik mertebesine ulaşsın.

Sevgili Necibe! Bir kere düşün, bu baş öyle ki; senin her zaman çok yakışıklı dediğin bir baş, bu vücudun öyle ki; senin göz önünde melekler kadar masum ve bütün askerlerden daha heybetli olan bu vücuttan koparılmış (kanlar içerisinde şehit olmuş) bundan daha büyük bir mazhariyet var mıdır ki?

Hayat kısa, ölüm ise mukadderdir.Öyleyse ölümden korkmak niye, bir kimse rahat yatağında ölmektense şehit olarak ölmeye niye gayret etmesin? Halbuki şehitlik mutlak ölüm (yokluk) değildir. O yeni bir hayata hem de ebedi bir hayata kavuşmaktır.

Bu arada benim senden ilk isteğim çocuklarımın da benim (askerlik) mesleğimde yetiştirilmesi ve onların da vakti zamanı gelince İslam’a hizmet için harp meydanlarına gönderilmesidir.

İkinci bir arzum daha vardır. O da Mustafa Paşa ile ilgilidir. Onun başarıya ulaşması için mümkün olan hiç bir yardımı esirgeme. Zira Allah (C.C) onu bu memleketi düşmanlardan kurtarmak ve korumak için seçip göndermiştir.

Pekala sevgilim, artık size Allah (C.C)’a ısmarladık diyorum. Allah (C.C) bilir, kalbimin içinde kaynayıp gelen bir ses sana bir kere daha böyle bir mektup yazamayacağımı söylemektedir. Kim bilir… belki ben hemen yarın, şehitler zümresine katılacağım. Bak! Benim ölümüme sakın üzülmeyesin, sabırlı ol! Hele bir düşün, benim şehit olmam senin için ebedi bir iftihar kaynağı olacaktır.

Necibe! Şimdi senden ayrılma zamanı geldi, şu anda sanki seni kucaklar gibiyim. Allah (C.C) nasip ederse seninle bir daha ayrılmamak üzere Cennet-i ala’da buluşacağız. Haydi Allah (C.C)’a ısmarladık

Seni Seven
Enver Paşa

 ENVER PAŞA’DAN MUSTAFA KEMAL’E MEKTUP

 “Anadolu Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine: 16 Temmuz 1921 Moskova”

Muhterem Paşam!
Yusuf Kemal ve Rıza Nur Beyler Moskova’da iken, Berlin’den avdetimde gerek bunlara ve gerekse Ali Fuat Paşa biraderimize hariçteki mesaimizi ve size yazdığım mektupta ve gönderdiğim nizamnamede ve programla da izah ettiğim veçhile hariçteki tarzı mesainin memlekette bir fırkaya istinat etmesi lüzumunu bildirmiştim.

Bu sırada ise gerek Rus doktorları ve gerekse bizim doktorların muayenesi neticesinde veremin başlamış olduğu, Halil Paşa’nın memlekete gitmesi ve havası mutedil bir yerde oturması cümlece muvafık görülmüş, bu sebeple hareket etmişti. Kendisinin hareketinden sonra gelen mektupla ailesinin Taşkent’e gitmek üzere Trabzon’a geldiği, mamafih kendisi oraya çağırıldığı, Fuat Paşa bir akşam Afgan Sefaretinde Halil Paşa’nın Anadolu’dan gelecek iznini beklemesini söylemiş olduğunu anlatması üzerine, anlayamadığım tuhaf bir vaziyet karşısında bulunduğumu hissettim.

Halbuki size yazdığım telgrafa rağmen Avrupa’da İttihat ve Terakki manevrası başladı diye üzerimize yükleniyorlar. Biz buradan ve sonra da siz Bolşeviklerle münasebette bulundunuz diye, memleketten çıkmasında ısrar edilmiş…O da ailesi geldikten sonra yola çıkmıştır. Sonra bunu müteakip Küçük Talat Beyin tevkif ettirilerek çıkarılmış olduğunu buraya gelince anladım. Biraderim Nuri Bey’in de Erzurum’da kalebent edildiğini öğrendim. Her şeyi size açık bildirdiğim halde akraba ve arkadaşlarımın bu muameleye maruz olmalarını doğru bulmuyorum. Binaenaleyh size bir kere daha vaziyeti ber vechi ati izah etmeyi muvafık buldum.

1- Memleketten çıkınca, ben Kafkasya’da kalmalarını İzzet Paşa Kabinesi vasıtasıyla temin etmiş olduğum kuvvetler yanına gitmek ve diğer arkadaşları hariçte bularak siyaseten çalışmak ve dahildeki arkadaşlar üzerine düşmanlarımızın hücumunu kısmen tahfif etmek için meclisi umumi kararıyla çıktıklarını biliyorsunuz.
2- Ben Kırım’da kalıp Kafkasya’ya geçmeye uğraştım. Birçok tehlikelere rağmen muvaffak olamadım. Sonra Berlin’de bulunan arkadaşlar ile görüşmek üzere Talat paşa merhumun arzusu üzerine oraya gittim. Müzakereler neticesi o anda Anadolu’ya imdadın ancak Rusya’dan geleceğini anlayarak Bahattin Şakir bey ile Rusya’ya hareket etmiştim. Halbuki bir sene zarfında iki defa tutulup beş ay hapsedilmiş ve altı defa tayyareden düşmek suretiyle nihayet Moskova’ya geldim.
Halbuki son mahpusiyetim zamanında kararlaştırdığımız veçhile Moskova’ya başka tarikle gelen Cemal Paşa ve arkadaşları bu sırada Moskova’ya gelmiş olan Halil Paşa ile birlikte Anadolu’ya yapılacak yardımı temine çalışmışlardır. Verilen karar bir taraftan bunu temin ile beraber İngiltere’ye karşı hareket etmek üzere Halil’in İran’a ve Cemal Paşa’nın Afganistan’a geçmesi kararlaştırılmış ve bu suretle hareket olunmuştur.
Bu sırada Cemal paşa tarafından zatı alinize yazılan mektuba Mülazım İbrahim Efendi’nin vurudiyle gerek Halil’in ve gerekse Cemal Paşa’nın Anadolu hesabına bir şey yapmalarını emretmişsiniz. Bunun üzerine tabii onlar belki vakitsiz olmakla beraber bu arzunuza tevkifi hareketi muvafık görmüşler ve Anadolu’ya resmen merbut olmayarak yardım ve maksada hizmet etmişlerdir.

3 Ben geldiğim zaman Bekir Sami Bey rüfekasını buldum. İki aydan beri Moskova’da bulunuyorlardı. Ben arzunuzu haber alınca Çiçerin’in sualine karşı resmen bir vazifem olmadığını, yalnız her suretle Anadolu’ya yardım edilmesine taraftar olduğumu söyledim. Bekir Sami Bey’in arzusu üzerine yalnız bir kere Çiçerin’e Anadolu Hükümeti taraftarı olduğunu göstermek için beraberce gittim. Sonra da aynı arzu üzerine yalnız arkadaşların hususi müzakeresinde bulundum. Ruslar henüz müzakereye bile başlamamışlardı. Çünkü Yusuf Kemal Bey biraderimize, bunlar Anadolu’nun komünist olmasını isteyecekler dedim.
Ben hususi olarak Berlin’de hapishanede çalıştığımız Radek ve diğer rüesa ile işin bir an evvel halline çalıştım. Nihayet müzakere başladı. Yusuf Kemal Bey biraderimizin zannı gibi Bolşeviklik de teklif edilmedi.

Maddi yardıma gelince; Bunda ne verirlerse alınmasını prensibinin takip edilmesinin muvafık olacağı, böylece Anadolu’nun Rusya’dan bir şeyler geliyor diye, kuvveyi maneviyyesinin artacağı ve Avrupa’da, Anadolu Bolşeviklerle anlaştı diye bizi daha kuvvetli ve mehip göreceğini bildiğiniz ilk maddi anlaşmaya çalıştım. Fakat ben hiçbir vakit resmen Anadolu namına hareket etmedim. Sonra Bakü’ye geldiğimde değil, yalnız ve Türkiye’de ve bütün İslam memleketlerinde derhal aksi tesiri görüleceğine ve böylece İngilizlere yardım edileceğine kani olduğumdan Türkiye ve şarkın Bolşevizm taraftarı olmadığını alenen kongrede söylediğim gibi, Anadolu halkının menfaatine daha muvafık ve cidden ezilen halkı düşünür bir idare esasına müstenit bir program ile Talat Bey ve diğer bir iki arkadaşın Anadolu’ya geçmesine karar verdik.

Şimdi bugün bu açıklıklara rağmen, siz karşımızda bir hasmımız varmış gibi hareket ediyorsunuz. Evvelce de dediğim gibi ben ve arkadaşlarım yalnız öteden beri takip ettiğimiz siyaset, memleketin ve Türk Milletinin salahı emelini güdüyoruz. Bununla beraber memleketin halka müstenit ve cidden onun menfaati düşünülerek onlarla çalışmaya taraftarız.

Beni eğer zatı alinize rakip telakki ediyorsanız, yanılıyorsunuz, bu aklımdan geçmemiştir. Bizce memleketin kurtuluşu esastır. Değil bunu sizin gibi uzun seneler beraber çalıştığımız bir arkadaş, belki Ferit paşa gibi ihtiyar bir herif yapabilseydi ona bile hürmet eder ve muvaffakiyetine yardım ederdim. Cenabı Hakkın şimdiye kadar size yaver kıldığı talihinize biz de hürmet ederiz. İktidarınızı bundan evvel takdir ettiğimden Harbiye Nezaretini ve ondan evvelki hareketlerimle de belli olduğundan, buna dair fazlaca bir şey söyleyemem. Yalnız bir ricam var. Tekebbüre kapılmayınız!.. Sizi cidden seven bir arkadaş gibi rica ediyorum. Senin muvaffakiyetin Anadolu’nun muvaffakiyeti demektir. Fakat eğer siz şimdiden şiddetli davranırsanız, korkarım hayırlı neticeler vermez. Millet Sultan Hamit zamanındaki millet değildir. Artık tahakküme dayanamaz.

Bak! Seni bütün arkadaşlarım namına temin ederim ki, bizim hiçbir mevkide ve memuriyette gözümüz yoktur. Bana gelince, ben bir ideal takip edeceğim, o da İslam’ı ezen Avrupalılar ile pençeleşmek için bütün Müslüman ve Türkleri harekete geçirmektir. Başta Türkiye olmak üzere kurtarmaya çalıştığımız İslam alemi için faydamız ve belki de tehlike olduğunu hissettiğimiz anda memlekete geleceğiz… İşte bu kadar.

Şimdi, ben kemali hürmetle gözlerinden öper, Cenabı Hak’tan senin için yücelikler, İslam’a ve vatana nâfii büyük, büyük muvaffakiyetlere dilerim.