Bu dava böyle bitmeyecek – (Peren Birsaygılı Mut)

0
232

Senin katillerine de işte bu bedduayı ettik, sevgili Hırant. Bundan beş sene evvel, 19 Ocak günü, seni o kaldırımda boyluboyunca uzanmış yatarken gördüğümüzde, “Bunu yapanların elleri kırılsın inşallah” diye feryat ettik.

Sevgili Hırant,

“Elleri kırılsın inşallah” der büyüklerimiz kızdıkları zaman. Zalime karşı edilmiş, en ağır beddualardan biridir bu bizim buralarda bilirsin. Bu bedduayı almış kimselerin artık iflah olmayacağı söylenir bir de. Zaten kararmış olan yüzlerinin iyice karanlığa bulanacağına, içlerinde en ufak bir güzel hasletin barınamayacağına ve örneğin bir daha asla ağız dolusu gülemeyeceklerine ya da başlarını yastığa koyduklarında şöyle deliksiz bir uyku çekemeyeceklerine inanılır. Onlar, insanlıklarından umut kesilenlerden olmuşlardır artık. Yani bizden değillerdir, bu nedenle ne soframıza oturabilirler ne de sohbetimize katılabilirler. Ve bizler böylelerine ne selam veririz, ne de selamlarını alırız.

Senin katillerine de işte bu bedduayı ettik, sevgili Hırant. Bundan beş sene evvel, 19 Ocak günü, seni o kaldırımda boyluboyunca uzanmış yatarken gördüğümüzde, “Bunu yapanların elleri kırılsın inşallah” diye feryat ettik. Gazetelere düşmüş o son fotoğrafın ve sevgili eşin Rakel’in yaptığı konuşma adeta bir mermi gibi saplanıp kaldı göğsümüzün orta yerine. O kurşun sadece sana değil hepimize sıkılmıştı. Bizler de vurulmuştuk. “Burası bizim değil, bizleri öldürmek isteyenlerin ülkesi…” diyordu ya hani Tezer Özlü. Bu söz, bir tokat gibi çarptı tekrar o gün yüzümüze.

Sevgili Hırant,

Tarihi kazananlar yazıyor, biliyorsun…

Yani tarih üzerine okuduğumuz kitapların ya da izlediğimiz filmlerin büyük çoğunluğu “kazanan”ların yaratıcılığının birer eseri. Kızılderililerin daima “kötü adam” olduğu filmlerle yetişti bizim kuşağımız. Bu nedenle bir taraf seçmemiz gerektiğinde, hep kovboy olmayı tercih ettik. “Kızılderililere ölüm” diye sokaklarda koşuşturan kandırılmış zavallılardık. Aradan uzun zaman geçti, bizler düşe kalka da olsa büyüdük… Sokaklarda “Kızılderililere ölüm” diye bağıran çocuklar değiliz artık.

En azından bize her söylenene, her okuduğumuz kitaba ya da izlediğimiz filme inanmıyoruz. Yasakların, doğru bilinen yanlışların, ustalıkla üstü örtülen gerçeklerin üzerine gitmeye ve yeni bir dil yaratmaya çalışıyoruz. Çiğnenen gururumuzu tamir etmemiz, yitirdiklerimizin yerine yenilerini var etmemiz gerekiyor. Ve işe öncelikle bugüne kadar öğrendiklerimizin ya da zihnimize kazınanların tek doğru olmayabileceğini görerek başlamamız şart…

Sevgili Hırant,

Derin devlet, devlet içinde devlet, derin yapılanmalar, devlet içine yuvalanmış çeteler, bizi birbirimizden ayırmak için amansızca mücadele eden her ne varsa… Bunlara karşın ayakta kalabilmek ve tıpkı Nazım Hikmet’in söylediği gibi bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine yaşabilmek böylesine zor mu olmalıydı? İşte bu sorunun cevabını aradık hep.

Hakikatlere ulaşmaktan başka hiçbir derdimiz yoktu. Tıpkı bir tespihin taneleri gibi sağa sola savrulmuş olan bizleri bir araya getirecek olan yegane gücün hakikatler olduğuna iman etmiştik çünkü. Zihnimize kazılan ezberlerden, kodlanmış bazı bilgilerden kurtularak aralayabilirdik ancak perdeyi. Ve bu uğurda her türlü suçlamayı, haksız ithamları, acımasızca yaftalanmayı göze almamız gerekiyordu. Öyle de yaptık, zira artık öyle bir eşikten geçmiştik ki sevgili Hırant, kaybedecek hiçbirşeyimiz kalmamıştı. İlk perde kapanmıştı. Ve bu zamana değin, koca bir imparatorluğun enkazı altında ölüm kalım mücadelesi vermiş olan bizlerin, daha fazla kandırılmaya tahammülü yoktu artık.

Sevgili Hırant,

Uzun zamandır sürekli tekrarlanan bir şey var. Farklı kesimlerden pek çok insan ağız birliği etmişcesine, yaşadığımız bir çok olumsuzluğun temelinde İttihat ve Terakki zihniyetinin olduğunu iddia ediyorlar. Ellerine geçirdikleri her fırsatta, İttihatçıların hırsları ile imparatorluğu ne büyük bir felakete sürüklediğini söylüyorlar. Hatta İttihatçıların önderliğinde gerçekleşen 1908 Devrimi’nin, kanlı bir askeri darbe olarak görüyorlar. Ve bugün kendini özgürlük savunucusu olarak gösteren kesimler, bir özgürlük anayasası olan 2.Meşrutiyet’i ilan ettiren dünün özgürlük savunucularının basit birer eşkıya olduğunu düşünüyorlar. Üstelik bunları söyleyenlerin edindiği bilgilerin tamamı kulaktan dolma şeyler…

Herşey bir yana… En acısı da ne biliyor musun, sevgili Hırant? Eşkiya çetelerinin ve başıboş feodal toplulukların tehcir esnasında işlediği cinayetlerin, İttihatçılar tarafından gerçekleştirilen planlı bir soykırım olduğunu söylüyorlar. Ve seni bizlerden hoyratça koparan adi katillerin, İttihatçı zihniyetin devamı sonucunda bu cinayeti işlediğini iddia ediyorlar. İsmi dahi İttihat olan yani tüm amacı Osmanlı’yı oluşturan halkların birliğini sağlamak olan bir hareketin, ırkçılıkla itham edilmesi, en aşağılık katillerle bir tutulması…. İşte biz bu vefasızlığa katlanamıyoruz sevgili Hırant…

Sevgili Hırant,

Osmanlı’yı oluşturan unsurların birliğinden bahsediyoruz ya. 1908 yılında 2.Meşrutiyet’in ilanının ardından oluşan hava, buna çok güzel bir örnek aslında. Meşrutiyet ilan edilir edilmez, Türk-Ermeni-Rum ve Musevilerden oluşan 100 bini aşkın insan Beyazıt Meydanı’nda toplarak, kutlamalar eşliğinde Yıldız Sarayı’na kadar yürümüştü. Bugün artık hiç bahsedilmiyor ancak bu gösterilerin tertipçisi Ermeni Devrimci Federasyonu ve İttihat Terakki Cemiyeti mensupları idi. Hatta kutlamaların hemen akabinde, İstanbul’daki Ermeni kiliseleri, “hürriyet” uğruna can vermiş Müslüman subayların anısına ortak bir ayin düzenlemişlerdi. İttihat ve Terakki cemiyeti, aralarında pek çok Ermeni’nin de bulunduğu tutukluları serbest bırakmış, Ermeni tutukluları bırakmak istemeyen bir valiyi derhal görevden almışlardı. Ardından yine İttihatçıların listesinden 14 Ermeni milletvekilinin meclise girdiğini hepimiz biliyoruz zaten.

İtt
ihatçılar üzerine düşünüyoruz sevgili Hırant. Hatalarını, günahlarını da analiz etmeye çalışıyoruz. Ve karşımıza tükenmiş bir imparatorluğu ayakta tutmak için canı pahasına mücadele etmiş olan bir nesil çıkıyor. Tüm çaresizliğine rağmen pes etmeyen bir nesil. Dört yıl boyunca, yedi ayrı cephede süren savaşa rağmen o umudun daima canlı tutulması. Biz belki de en çok bunu sevdik, sevgili Hırant. “Artık bitti” dedikleri anda, yeniden başlama iradesinin gösterilmesi… Bizim belki de en çok bunu bilmeye ihtiyacımız vardı.

Enver Paşa ve Süleyman Askeri Bey Türk’tü, Hilmi Musallimi Kürt, Kuşcubaşı Eşref Çerkez, Sait Halim Paşa Arap, Mehmet Akif Arnavut ve onlara destek binlerce Ermeni…

İşte bizim asıl hikayemiz buydu, Sevgili Hırant. Bunun dışındaki hiçbir hikayeye inanmıyoruz artık. Zira bizler, o büyük hayalin peşinde beraber koşmuştuk. Kut-ül Amare’de yan yana can verdik. Süleyman Askeri Bey, Irak cephesinde İngilizlere esir düşmemek için tek kurşunla hayatına son verdiğinde, bizler beraber yanıyorduk bu büyük kayıp karşısında. Enver Paşa, atını Rus askerlerinin üzerine sürerken, beraber hayret ediyorduk gösterdiği bu cesarete. Ve tehcir sırasında hayatını kaybeden Ermenilerin ardından yine beraber ağlıyorduk bizler. Ve sen de Diyarbakır’da yaptığın bir konuşmada “100 yıl önce bizler üzerinde oynanan oyun, bugün Kürt kardeşlerimiz üzerinde oynanıyor” diyerek bu birlikteliği bozmaya çalışanlara dikkat çekiyordun.

Sevgili Hırant,

Hiçbir insan kendi başına bir bütün değildir, derler. Her insan bir bütünün parçasıdır. Ve bir insanın ölümü de eksiltir bizi. Çünkü bizler insanlığın bir parçasıyızdır. Ölümünün ardından, bir arkadaşın şu sözleri söylüyordu ağlayarak; Dünyanın en iyi yürekli en yumuşak kalpli insanlarından birisini vurdular. Yolda fakir birini görse zorla yolunu çevirip cebindeki son kuruşu verir, kör birisini görse oturur ağlar. Öldürdüler onu. İnanılmaz…

“Fırat kıyısında bir kuzuyu kurt kapsa, hesabı benden sorulur” der Hz Ömer.

“Ve biliyorum ki, bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz… Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler” demiştin sen de…

Son yazın, son sözlerin… Acısı ve utancı içimizden asla çıkmayacak, biliyoruz.

Ve ne kadar acı bir tesadüftür ki; Talat Paşa da sırtından vurulmuştu, sen de öyle. Talat Paşa’nın naaşı uzun süre vurulduğu yerde bekletilmişti, senin de öyle. Talat Paşa öldürüldüğünde cebinde bir kefen parası dahi yoktu, senin ise ayakkabının altı delikti.

Bizler hiçbir zaman arkadan vuranlardan olmadık sevgili Hırant…

Arkadan vurana “gavur” deriz biz. Talat Paşa`ya kalleşçe kurşun sıkan, seni alçakça katleden gavur icadı emperyalizm… İşte bizim davamız bununla

Ve bizler için bu dava hiç bitmeyecek sevgili Hırant…

perenbirsaygili@gmail.com

Haber10

———————————-
Peren Birsaygılı Mut
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI