Bosna’da hüzünlü buluşma; `Marş Mira` – (Meliha Çelik)

0
213

Bosna’da her yıl 7-11 Temmuz tarihleri arasında yani katliamın yıldönümünde gerçekleştirilen ve üç gün süren 110 km’lik bir yürüyüşte buluşmak için sözleşiyoruz…

Bosna’da nefes almak…

21.yy’da dünyanın gözü önünde “acımasız kasaplar”ın satırlarıyla katledilen mavi gözlü çocukların ülkesinde gezerken, adımlarınız asla hızlanmaz. Her adım, hızınız kadar nefesinizi de keser. Masmavi bir göğün altında kurşunların harap ettiği binalara bakarken, en az Boşnaklar kadar yaralandığınıza tanıklık edersiniz çünkü.

Masal kadar güzel bir coğrafya’da, cömert nehirlerin nazlı gürültüsü ile eşsiz güzellikteki yemyeşil doğaya inat, insanlar güzel bir düşün orta yerinde unutulmuş gibidirler. Yeşil ve mavi düşlere elbirliği ile katran karası bir kâbus sürüldüğünden olsa gerek, geride kalanlar cennet ve cehennemin orta yerinde bırakılmışlardır sanki…

Saraybosna, Travnik, Konjic, Mostar ve Gorajde’nin sokaklarında dolaşırken herkesin arayıp da bulamadığı o sükunet huzursuz eder sizi. İnsanlar evlere kapanmıştır adeta. Ne kapı eşiklerinde oturan teyzeler, ne de bağrış çağrış, oyun oynayan çocuklar görürsünüz etrafta. Bazı köyler ise tamamen terk edilmiş gibidir. Ancak akşam vakti evlerin lambaları yanınca, orada birilerinin yaşadıklarına ikna olabilirsiniz.

Bosna’da, nereye adım atsanız ve başınızı nereye çevirirseniz “ölüm” burnunuzun dibinde belirip, kendisini unutmanıza asla izin vermez. Başına rengarenk tespihlerin asıldığı uzun bembeyaz mezar taşlarının gölgesinde, kopan bir tespihin taneleri gibi yemyeşil çimenlere dizi dizi uzanan savaş kurbanları, ölümü yani o büyük hakikati suratınıza çarpmakta hiç beis görmez.

Mezarlarla evler öyle iç içedir ki isteseniz de unutamazsınız zaten. Ancak ne tuhaftır ki şehirlerin böğründe, kıyısında ve köşesinde bıçak gibi duran o “beyaz mezar”ları seyredip ve onlara dua ile selam verdikten sonra garip bir huzur çöker yüreğinize. “Bu huzur selamların karşılığıdır belki” der, ölüme duyduğunuz saygı kadar, Can’lara kastedilen kirli ellere lanet edersiniz.

Ve o mezar taşlarında yazılı olan ortak bir tarih… Savaşın, haksızlığın ve kaderin ortaklığı kadar kesin ve keskin olan tek şey; “ölüm tarihleri”… İsimleri farklı farklı olsa da her ölünün diğer ölenle en acı ortaklığıdır yazan;1992-1993 ve 1994…

Savaşın üstünden tam 16 yıl geçmiş olsa da, her yerde izleri duruyor ve ondan kaçmak asla mümkün görünmüyor… Çoğu Boşnak ise bu korkunç savaşın zalimliğini unutmamak için binaların kurşun izlerini kapatmak istemiyor. Bazıları ise ne savaşı ne de bıraktığı izleri görmek istiyor, bu yüzden kurşun izlerinden kurtulmaya çalışıyor. Ne kadar merhem sürülse de bazı yaraların asla iyileşemeyeceğini bilerek…

Bütün bunları gördükten sonra Sırpların haksız ve küstah “endişe”lerini ve tuhaf şantajlarla daha çok hak talep edişlerini anlamakta zorluk çekiyor insan…

Bilge Kral ve Marş Mira…

“Ben Avrupa’ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa, onlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı’nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına.”

Aliya İzzetbegoviç işte bu sözlerle, Avrupa’nın yani Batı’nın Boşnak topraklarında nasıl intihar ettiğini haykırmıştı aslında. Savunulan tüm insani değerlerin, bu değerleri her fırsatta savunanlarla birlikte, toplu mezarlara nasıl da insafsızca gömüldüğünün ifadesiydi bu sözler…

İşte o toplu mezarlardan sadece masum insanların bedenleri değil, sözde medeniyetin, insan haklarının, demokrasinin, hürriyetin, topyekûn Batı’nın çürümüş değerlerinin cenazeleriydi tek tek çıkartılan…

Aliya; mücadelesi, cesareti, bilgeliği ve eşsiz hoşgörüsü ile nasıl başını hiç eğmediyse; çok uzak değil hemen yanı başımızda insanların hunharca katledildiği bu coğrafyada adım atarken, O’nun aksine başınız eğik yürümekte mecbur hissedersiniz kendinizi… Sustuğunuz, sahip çıkmadığınız, kurşunlara dizilirken insanların haykırışlarına koşmadığınız için…(Bu haykırışlara kayıtsız kalmayarak koşan ve şehit olan Selami Yurdan, İlhan Atlı ve Sait Başer gibi yiğitlere selam ederek…)

Bosna’dan ayrılmak çok zor…

Avrupa`nın İkinci Dünya Savaşı`ndan sonra gördüğü en büyük katliamın yaşandığı bu topraklara sırtınızı dönmek ise imkânsız. En zoru da savaş sırasında Birleşmiş Milletler tarafından güvenli bölge ilan edildiği halde! Srebrenica`yı işgal eden Sırpların katliamından kaçan binlerce insanın NATO bünyesindeki Hollandalı askerlerin silahsızlandırması sonrası ormanlarda yakalanıp acımasızca öldürüldüğünü düşünmek… Yaklaşık 110 kilometre uzaklıktaki Tuzla kentine varmak ve canlarını kurtarmak isteyen silahsız Boşnakların çok azı bu katliamdan kurtulabilmiş çünkü…

Sırplardan kaçanların kullandığı bu yola “Ölüm Yolu”, yürüyüşe ise “Marş Mira” yani “Ölüm Yürüyüşü” diyen Boşnakların acısını dindirmek mümkün olmasa da, acıyı paylaşmak o kadar mümkün.

İşte bu haksız ve korkunç savaşa lanet etmek, ölen tüm masum Boşnaklara gönülden bir selam vermek adına “ölüm yürüyüşü” için sözleşiyoruz. Bu söz, Bosna’da her yıl 7-11 Temmuz tarihleri arasında yani katliamın yıl dönümünde gerçekleştirilen ve üç gün süren 110 km’lik bir yürüyüşte buluşmak için. Ve bu söz, dünyanın her yerinden koşup gelecek binlerce insanla birlikte, başkalarının acısına yürekten dokunabilmek için…

Marş Mira ile belki bir nebze de olsa başımız dimdik, alnımız tertemiz yürüyebiliriz. Aliya için, öldürülen binlerce Boşnak için, katledilen insanlık ve yeryüzündeki tüm kirli savaşlar için… En çokta “Barış” için…

“geçmişi unutmayın, ama geçmişte yaşamayın” (Aliya İzzetbegoviç)

Haber10

———————————-
Meliha Çelik
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI
[catlist name=”Meliha Çelik”]