Bir heyecan olarak "Arap Baharı" – (Akif Emre)

0
78

Her özgürlük hareketi heyecan uyandırır. Her haklı mücadele vicdanlarda yerini bulur. Kazanılmayan özgürlük mücadelesi de hemen hemen yoktur.

Her özgürlük hareketi heyecan uyandırır. Her haklı mücadele vicdanlarda yerini bulur. Kazanılmayan özgürlük mücadelesi de hemen hemen yoktur.

Ortadoğu`da milyonlar ayaklanırken salt toplumsal olgu olarak bile heyecan duymamak mümkün değil. Son yüzyıllık Ortadoğu tarihi savaşlar, işgaller, sürgünler, yıkımlar ve altüst oluşlar tarihi… İmparatorluğun parçalanması yüzlerce yıllık dengenin de altüst olması anlamına geldi. Avrupa sömürgeliğinden kurtulmaya fırsat bulmadan yerli despotların pençesine düştü. Bu toprağın sam yeli gibi verimini, bereketini kavuran ruhuna aykırı ideolojiler fırtınasına yakalandı yahut tiranlıkların karabasan gibi ufku, umudu tüketen heyulasının altında ezildi. Baskılar, zindanlar öz yurdunda parya haline getirdi…

Müslüman Arap dünyasının ruhuna aykırı ideolojiler, farklı kılıflarda resmigeçit yaparken ya parti ya da kişi fetişinin meşruiyet elbisesi oldu.

Oryantalist okuma biçimi tam bu noktada çağdaş versiyonu ile devreye girdi: “Müslüman dünyadaki bu despotizm kültürlerinden (dinlerinden) kaynaklanıyor.” Oysa bu despotlara karşı her başkaldırı, bu eleştiriyi yapan siyasa tarafından ya da bunun desteği ile bastırıldı.

Oryantalizmin simetrik versiyonuna göre ise “Müslümanların sürekli şiddet ve terör üretiyor olmaları yine kültürlerinin sonucu.” Oysa yasal şartlarda siyasal taleplerini dile getiremeyen, siyasete katılım yolları kapatılmış kitlelere yer altına çekilmekten başka seçenek bırakılmamıştı. Siyasal şiddet başta İslami hareketler olmak üzere pek çok siyasi akımı yeraltına iterek şiddetin doğmasına neden olacaktı. Mısır örneği, 1928`den beri toplumun en yaygın, en meşru hareketinin bastırılma, yeraltına itilme ve zindanlarda binlerce insanın hayatının karartılması hikayesidir.

Bu baskıcı siyasal dengenin nasıl ayakta durduğu, dünya sistemi içinde nasıl desteklenip meşruluk kazandığı bahsi malum.

“Arap Baharı” adı verilen, her eğilimden insanın katıldığı ve despotik yönetimlerin gitmesinden başka ortak hedefi olmayan devrimler sürecinde oryantalizmin son modeli piyasaya sürüldü. Sanki Araplar ilk kez ayaklanıyor, kitlesel taleplerde bulunuyormuş gibi bir yaklaşım Batı medyasına yansıdı. Oysa yakın tarihler kanla bastırılmış nice direnişlerin tarihidir. Burada yeni olan, bu kitleselliğin oryantalist bakışı üretenlerce de destekleniyor olmasıydı.

Arap Baharı`nın olanca apolitik karakterine rağmen daha önceki deneyimlerden farkı, değişik siyasal akımlardan büyük Arap kitleleri üzerinde bir şeyleri değiştirebilme umudu yeşertmiş olmasıydı. Her durumda bastırılan, yeraltına itilen İslami hareketler ilk kez legalleşerek siyasi arenaya çıkma imkanını görür gibi oldular. Hala ürkek davransalar da ve hala “acaba geri dönüşü olur mu?” korkusu taşısalar da…

Geniş anlamıyla siyasal katılım ve temsil hakkı olmayan kitleler, dar anlamda da İslami hareketler; siyasetin ve ülkelerinin geleceğinin nasıl şekilleneceği konusunda belirleyici ve söz sahibi olduklarını hissetmeye başladılar. Nitekim Tunus seçimleri bunun ilk işareti oldu. Her ne kadar Mısır referandumunda çok düşük bir katılım olsa da seçimlerde bu devrim coşkusunun halk katmanlarına ne kadar yansıdığını test etme imkanımız olacak.

Buraya kadar her şey en azından kitle psikolojisi ve siyaset sosyolojisi açısından anlaşılabilir özellikler taşıdı.

Sorun; bundan sonraki süreçte devrimi şu ya da bu şekilde (iç ve dış faktörlerden daha önce yeterince bahsettim) buraya getiren İslami hareketlerin, İslamcıların iktidar denilen mekanizma karşısında verecekleri sınavda.

Olaya romantik yaklaşanlar için İslamcıların iktidara gelmeleri yeterli sayılıyor. Hiç kimse geçmişin daha iyi olduğunu söyleyemez. Ancak inşa edilmekte olan yarının, İslamcılar dahil olmak üzere farklı siyasi grupların temel hak ve özgürlük taleplerini ne kadar karşılayacağı sorusu önümüzde durmaktadır. Ülkelerin zenginliklerinin gerçek sahibi kim olacak mesela? Siyasetin kendisine meşruiyet kazandıran referans sistemi ne olacak?

Bir zamanlar İslamcı kimliği öne çıkan kadrolar iktidarla yüzleştikçe farklı argümanlar devreye giriyor. Bir yanda tümüyle yıkılmayan ve derinlerde gücünü koruyan “establishment” diğer tarafta uluslararası sistem, şu ya da bu şekilde siyaseti belirliyorlar. Üstelik özgürlük adına kurulan bu yeni yapılanmalar İslamcı olarak nitelendirilerek geniş kitlelerde bir doyum duygusu oluşturuyor.

Bu durum henüz siyaset sahnesine çıkan eski muhalifleri peşinen uzlaşmaya, taleplerini geri çekmeye zorlarken diğer taraftan da terörist damgasını her an yiyerek sistem dışına itilme tehdidiyle karşı karşıya bırakıyor. İslamcıların ya da diğer muhaliflerin şu an iktidara taşınmaları, taleplerinden vazgeçtikleri ya da küresel sistemin dayatmalarına direnmedikleri ölçüde mümkün görülüyor. Tunus örneğini çok iyi okumak gerek bu noktada.

Heyecanın yerini alabilecek, hem eleştirel bakışı hem hayatı değiştirebilme inancını diri tutarak farklı bir direniş ve öneri geliştirmenin gerektiği devredeyiz.

 Yenişafak

———————————-
Akif Emre
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI