Bir “devlet” olarak beliren coğrafya – (Ahmet Özcan)

0
114

Coğrafi olarak sınırlarını tespit ettiğimiz devletin fiziki varlığı üzerinde durmaya başlayabiliriz: Mezopotamya-Akdeniz havzasında devlet nedir? Bir kavram olarak, bir mevhum olarak, bir soyutlama olarak devlet nedir?

Yaşadığımız coğrafi zemin bağlamında devlet, onunla diğer birçok olay ve olguyu izah edebileceğimiz külli bir entitedir. Bu külli varlığın mahiyeti, zaman içerisinde geçmişten bugüne doğru gelerek, mekan içinde ise varolan devletlerin ortak vasıflarının izini sürerek kavranabilir.

Ancak, öncelikle bu olgunun kavranabilmesi için ulus devlet formunun yanıltıcı perspektifinden sıyrılmak ve daha geniş bir coğrafya üzerinden `okuma`yı denemek gerekir. Bu coğrafya F. Broudel`in bir tarih olarak belirdiğini vurguladığı Akdeniz ile, hemen bütün tarihçilerin medeniyetler beşiği olarak kabullendikleri Mezopotamya havzasıdır. Bu havza, bir `bütün` olarak, hatta tek bir `ülke` olarak kavrandığında anlaşılabilecek beşeri olay ve olgular kompleksidir. O halde Mezopotamya-Akdeniz havzasının devleti üzerinde düşünmeye çalışıyoruz demektir.

Coğrafi olarak sınırlarını tespit ettiğimiz devletin fiziki varlığı üzerinde durmaya başlayabiliriz: Mezopotamya-Akdeniz havzasında devlet nedir? Bir kavram olarak, bir mevhum olarak, bir soyutlama olarak devlet nedir?

Eğer Mezopotamya-Akdeniz havzası üzerinde duruyorsak derin bir tarihsellik ve zengin ve yaratıcı bir mekanı soluyoruz demektir. Öyle ki medeniyetler doğuran dört büyük ırmak havzasının (İndüs/Sarı Nehir/Nil ve Fırat/Dicle) ikisi bütün ortaya çıkardıkları görkemli eserlerle bu coğrafyadadır. Dinlerin dölyatağı, bilim ve teknoloji üreten zihnin gelişme dinamiği, göçler ve kavimler kapısı, kentler ve ticaret menbaı olan bu havzanın, tarihin derinliklerinden bugüne uzanan birikintisi içerisinde devleti seçip almak ve mahiyetini çözümlemek oldukça zor ve karmaşık bir iştir. Ancak genel hatlarıyla bizi devletin mümkün bir tanımına ulaştıracak yeteri kadar malzeme vardır.

İnsanoğlunun bilinebilen tarihinde M.Ö. 3000`li yıllardan itibaren sahneye çıkan ve devlet olarak ifade edilebilecek türde hegemonik oluşumların ilk örnekleri Mezopotamya ve Nil havzasında görülmüştür. Bütün büyük medeniyet oluşumlarının kökeninde göze çarpan büyük çaplı göçler, savaş, yerleşikleşme çabası ve köle emeğini kontrol etme isteği bu ilk `devletsi` oluşumlar içinde geçerlidir. Dicle/Fırat ve Nil deltasında alüvyon akıntıların oluşturduğu tarıma elverişli topraklarda beliren yerleşik toplum düzeni, tarımsal üretimin gerektirdiği yığınsal emek için köleleştirme politikasını ve bu emeğin disipline edilmesi ihtiyacı da hegamonik düzenleri ortaya çıkarmıştır. İlk Sümer ve Mısır devletlerinin en belirgin özelliği merkezi bir otorite yapısı ve organize edilmiş bir köleci düzen kurabilmiş olmalarıdır. Eski bir Mısır yazısında “insanlar savaşmak üzere silahlarına sarıldılar, çünkü ülke düzensizlik içindeydi; ekmeklerini kan dökerek sağlamak için kendilerine bakır mızraklar yaptılar“ diye yazar.

Avrupa merkezli tarih anlayışının Neolitik devrim ya da tunç ve demir çağı olarak tavsif ettiği dönemlerde beliren hegamonya düzenlerinin bu ilk örnekleri, toplu yaşama ve düzenin kanbağına dayalı otorite ve köle emeğine dayalı üretim üzerinde bina edildiğini göstermektedir. Nehirlerin taşma dönemlerinin hesap edilmesi, sulama, hasat ve ekim dönemleri, taşkınları engelleyecek bentlerin yapımı gibi bir dizi beşeri ihtiyacın önayak olduğu astronomi, geometri, aritmetik, yazı, mimari, para, ticaret ve bilimsel teknolojik gelişmeler otoritelerin güçlenmesi ve kutsallaşmasını doğurmuştur.

Otorite sahipleri, köle emeğini disipline etmenin bir yolu olarak bilgi ve bilginin kullanımını öne çıkarmış, güneş, ay ve yıldızların hareketlerine bağlı değişmeleri önceden haber verme gibi geniş yığınlar için olağanüstü sayılan yetenekler sayesinde otoritelerini ulaşılmaz ve tanrısal olarak kabullendirmişlerdir. Bu tanrısallık, kutsal içki-haoma-, kumar, putlar ve büyü yoluyla kölelerin katlanmak zorunda kaldığı zorunlu çileyi katlanılabilir kılan bir ideolojik çerçeve ve yaşam tarzına sahip olmuştur. (Kuran-ı Kerim’in en fazla şirk-putperestlik- üzerinde durması ve diğer dinlerden çok şirke karşı çok sert ve uzlaşımsız tutumunun gerisinde birden çok tanrıya tapmanın temsil ettiği bu 5000 yıllık köleci düzenek, yani insanı kullaştıran bir anti-insan geleneği yatar.Bu manada, çağdaşlık olarak sunulan batılı uygarlığın da aynı putperest alışkanlıklar, içki, kumar, fuhuş ve modern büyüleriyle bu geleneğin devamı olarak insanlığa tekrar musallat olduğu söylenebilir.) Bu nedenle ilk dönem hegamonya düzenleri tanrısallık iddiası ve olağanüstü güç vehmine sahiptir.

Mısırdaki eski krallık, Mezopotamya`daki Sümer ve Akad devletleri daima tanrısal görüntülere sahip, değişmez ve yenilmez otoriteleri temsil etmiştir. Krallar, Tanrı-Kral olarak kendilerini meşrulaştırmış ve fetihler yoluyla hegamonyalarını genişletmişlerdir. M.Ö. 2300 yıllarında egemen olan ve Mezopotamya uygarlığını Basra körfezinden Akdeniz`e kadar genişleten kral Sargon kendisini “Tanrı’nın kiracısı“ olarak niteliyordu. Akad kralı Naramsin, kendini “Agade`nin kudretli Tanrısı“ olarak ilan etmişti. Yine Mısır kralları da doğrudan birer Tanrı olarak nitelenirdi.

Bu Tanrılık iddiasının temelinde sınırlayıcısı olmayan bir hegamonya (baskı, zor) uygulaması ve bilginler vasıtasıyla göklerin hareketinden çıkartılan bilgi ve teknoloji kullanımı vardı. Şüphesiz güç sahibi olmayan yığınlar için bunlar Tanrısallık atfı ve itaat için yeterli vasıflardı. Tanrılık somut gerçeğin kavramsal bir modeli olarak işlev görüyordu. M.Ö. 2300-1200 yılları arasında kurulan Babil, Asur, Mısır, Mitanni, Elam, Hitit, Urartu, Med, Pers, Frigya, Lidya, hatta kısmen İyonya şehir devletleri, işte bu düzenin devamcısı ya da yeniden üretilmiş biçimleriydiler. Daha sonraki irili ufaklı uygarlıklarda bu mirasın sürdürücüsü oldular: i>“Doğuda demir çağı, tunç çağının monarşik geleneklerini sürdürdü. Asur, Babil ve Mısır (orta krallık), tunç çağı devletlerinin yalnızca devamları idiler. Ve eski ekonomiden pek çok şeyi alıkoydukları gibi, küçük değişikliklerle Tanrı-Krallık kurumunu da sürdürdüler. İsrail-İbrani, Urartu ve Lidya gibi yeni krallıklar onları taklit etmeye çalıştılar. Medler ve Persler imparatorluk kurumlarını ayrıntılarda geliştirmiş olmakla birlikte, bunları fethettikleri imparatorluklardan devralmışlardı.“(1)

Daha sonraları büyük Pers yayılması ve ardından İskender İmparatorluğu dönemleri, bu hegamonya düzeninin bütün bölgenin coğrafi anlamda genetik yapısına sirayet etmesi için birer vesile olmuştur. Öyle ki hegamonya tarzının bölgede kurulan irili ufaklı devletlerde kendisini yeniden üretmesi sözkonusu olduğu gibi, sonraki dönemlerde kurulan Sasani, Selçuklu, Roma, Bizans ve Osmanlı imparatorluk düzenlerinin `imparatorluk` vasıfları da bu tevarüsün ürünüdür.

Mezopotamya-Akdeniz havzasındaki bu hegamonik geleneğin birbirine bağlı iki yapısal nedeni vardır: İlk olarak, bu coğrafyanın, özellikle de hayat veren işlevleriyle Fırat/Dicle ve Nil yatakları ve Akdeniz kıyılarının coğrafi determinasyonu; ikinci olarak ta göçler yoluyla sürekli değişen insan hammaddesinin sağladığı sürekli savaş hali.

Coğrafya, bölgeye adeta göklerden beslenen ve yere doğru inen hiyerarşik bir düzen dayatmakta, İbn Haldun’daki anlamıyla göçebelik ise yerleşme-yurtlanma çabası ve bunun getirdiği yerleşik-göçer kavgasını sürekli kılmaktadır(2). Nitekim Mısır’daki hemen bütün krallık hanedanları, Babil, Asur, Hitit kral sülaleleri göçler sonucu bölgeye sonradan gelen kavimlerden oluşmaktaydı. Aynı şekilde Pers, Bizans, Memluk, Osmanlı örneklerindeki gibi devletin yönetici elitleri, yüksek memur ve komutanlar da yabancılardan oluşmaktaydı(3).

Bu durum hegamonya düzenlerinin tekçi, baskıcı ve fetihçi karakterinin de sebeplerinden biri sayılabilir. Çünkü yabancı psikolojisi daima kendine ve etrafına güvensiz, kuşkucu ve dışa dönük bir refleks üretmektedir. Yerleşme-yurtlanma süreci tamamlandığında ise hegamonya nöbeti sona ermekte, fetihler son sınırına dayanmakta ve devletler yeni devletlere nöbeti devretmektedir.

Yine coğrafyanın determinasyonu olarak yorumlanabilecek bir başka özellik merkezi-tekçi otorite yapısıdır. Prof. Sencer Divitçioğlu’nun `asimetrik bölünmezlik` dediği `erkte teklik` modeli, bu coğrafyadaki hemen bütün devletlerin hegamonya tarzıdır. Tek ve güçlü otorite, yüce ve itiraz edilemez bir Tanrı-Kral, bölünmez ve paylaşılmaz bir iktidar yapısı daima bölge devletlerinin karakteristiği olmuştur. Bu gelenek bölge insanının yapısına güce boyun eğme-güce tapma alışkanlığını kazandırmıştır. Binlerce yıl devam edegelen bu otoriter düzeni dışarıdan gelen göçebe toplulukları da adeta seleksiyona tabi tutmuş ve bu düzene uyum sağlayabilecek yapıdaki topluluklara hegamonya şansı sunmuştur.

Kendi devletimiz bağlamında bu tespit önemlidir; zira Türk topluluklarının yaygın ve sürekli göç geleneği boyunca yalnızca bu bölgede kendileri olarak kalmak şartıyla tutunabilmiş olmasının izahı da burada gizlidir. Eski Türkler’de var olan kutsal kağan anlayışı, kağanda aranan üç vasfın kut (kutsal-egemenlik), küç (güç) ve ülüg (nasip-bereket) olması geleneği, kanbağının güçlü ve belirleyici olduğu hiyerarşik kabile asabiyeti, savaşçılık ruhu ve tabii yine güçlü bir yurtlanma-yerleşme arzusu(4), Türk boylarının bu coğrafyada kolayca tutunabilmesi ve hegamonya düzeninde yer alabilmesini sağlamıştır. Bu durum Prof. İdris Küçükömer`in `biyo-politik` savını akla getirmektedir: “Her toplumda tarihin derinliklerinden gelip değişmelere rağmen süregelen bir biyo-politik yapı vardır. Bir çeşit kollektif hafıza, boyutu geniş bir tarihi genetiktir”(5).

Türk boylarının biyo-politiği, göçebe savaşçı otorite geleneği ile, Mezopotamya-Akdeniz devlet geleneği arasında uygun bir tarihsel korelasyon kurabilmelerini temin etmiş gibidir.

Bugünden geriye dönüp baktığımızda, Mezopotamya-Akdeniz havzasını birbirinin devamı olan ve sürekli yeniden üretilen tek bir devlet olarak okumamız mümkündür. Ancak bu devlet, çok güçlü bir geleneği olan, coğrafyanın determinasyonuna tabi, yarı-tanrısal,kutsal ve sürekli yeniden üretilebilen bir devlettir. Bu anlamda modern siyaset biliminin kuramlarına sığmayacak kadar derin ve bugünkü devlet yapıları ile kıyaslanamayacak kadar farklı bir şeydir.

Bir entite olarak kutsal devlet ve derin ruhu

Mezopotamya- Akdeniz havzasının devleti, salt bir devlet aygıtı olmaktan fazla birşeydir ve verili bir devlet olarak da anlaşılmamalıdır. Bu devlet, zamanda hareketini görüntü-biçim değiştirerek, mekanda hareketini kendisini sürekli yeniden üreterek sürdürür. Bunun anlamı şudur: Sümer-Mısır uygarlığından bugüne kadar bu coğrafyada varolan bütün hegamonya düzenleri aslında tek bir hegamonya tarzının zamanda ve mekanda hareketidir.

Bu hegamonya tarzı ise, mutlak otorite, kutsal hiyerarşi ve statükoyu yeniden üreten gelenekten oluşur. Yani derin devlet, vasıfları (arazları) ile kendisini tecelli ettiren bir töz-cevherdir(6).

Bu devletin birinci vasfı, hegemonyasını sağlayan mutlak otorite anlayışıdır. Devlet, herşeyin üstünde ve ötesinde bir metafizik varlıktır. Bütün olayların ondan doğduğu ve ona döndüğü, gündelik hayattan ticarete, dini inanç ve pratiklere kadar herşeyin tayin edicisi olan, bütün toplumsal etkinliklerde yaşayan ve hayatın her boyutunu kuşatan bir varlıktır.

Devletin mutlak otoritesi, sınırsız bir zor ögesi ve sonsuz bir efendi-köle çevrimi ile sağlanır. Zor, devlet aygıtının özünde mündemiçtir. Efendi-köle diyalektiği ise, köle ruhlu yığınların mutlak ve gönüllü itaati ile çalışır: “Sosyal matris içinde belirleyici olan tek öge siyasettir. Bu kerte toplumun derin yapısını oluşturduğundan, iktisat gibi bir kerte dahi toplumun seçmiş olduğu düzenleme tarzını değiştirmez. Bir ülke sanayileşme sürecine girip, özel teşebbüs ve piyasa sistemini benimsemiş olsa bile, devletin bütüncül sultasından kurtulamaz“(7).

Devletin bütüncül sultası, toplumsal ilişki ve gelişmeleri olduğu kadar, ekonomik, kültürel ya da dinsel çelişkileri dahi bir biçimde iktidar kavgasının bir görünümü olarak açığa çıkartır. Öyle ki, bu coğrafyada devl
etten ve devleti ele geçirme kavgasından bağımsız hiçbir çelişki ve çatışma tebarüz edememektedir.

Devletin ikinci vasfı, kutsal hiyerarşidir. Devlet ve hükümdar meşruiyetini, kendisini kutsallaştırarak sağlar. Ya daha üst bir kutsal ile (tanrı ile) veya bizatihi kendisini tanrısal-kutsal bir varlık olarak ilan edip üstün, hakim, güçlü, yenilmez, eleştirilmez, yokedilemez, sorgulanamaz bir meşruiyet alanı sağlar. Somut olarak bu kutsallık iddiasının tezahürü hiyerarşik bir düzendir. Devlet aygıtı ve toplum düzeni, en tepeden aşağı doğru inen tek yönlü ve değişmez bir hiyerarşik derecelenmeye tabidir. En tepede duran devlet aygıtı meşruiyetini tanrıdan, alttakiler ise sırayla bir üsttekinden alırlar. Devletin örgütlenme şeması, hegamonyasının dayandığı zor ögesini temsil eden askeri yapılanmanın, toplumun örgütlenme şeması ise devletin kopyasıdır. Bu hiyerarşik düzen, binlerce yıllık toprağa bağımlı düzenin, gök cisim ve olaylarına bağlı değişim ve dönüşümleri gözlemesinin ürünüdür. Doğadaki değişim-dönüşüm ve sıralanmanın aynısı toplumsal yaşamda da yeniden üretilmiş gibidir. Gökten yere, yukardan aşağıya, efendiden köleye, devletten topluma doğru inen değişmez bir hiyerarşi… Kutsal hiyerarşi, toplumun genlerine kadar sinmiş bir davranış kalıbı olmuştur. En siyaset dışı, devletten uzak alanlarda ve işlerde dahi işbölümü ve uzmanlaşmadan çok, geleneksel ölçülerle hiyerarşik bir dizayn vardır. Kutsal hiyerarşiyi sürekli kılan ve toplumsal yeniden üretimini sağlayan en önemli referans Din’dir.

Bu coğrafyada Din`ler, derin devletin kutsallık referansları olarak işlev görürler. Güneş kültüne dayalı çoktanrılı dinler, doğrudan kutsal hiyerarşinin referansıdır(8). Zira zaten devlet doğada varsayılan düzenin somut yeniden üretimidir. İlahi dinler ise daima devletle ya da devletçi otoriter güçlerle çatışma içinde doğmuş, fakat zamanla birer devlet dini haline gelerek, devletin bir parçası olmuşlardır.

Musevilik, eski Mısır krallıklarına karşı köle başkaldırısı olarak gelişmiş, ancak zamanla önce İbrani Krallığı haline dönüşmüş, ardından diaspora ile parçalanarak devletler için bir tehlike olmaktan çıkmıştır.

Hıristiyanlık ve İslam`ın serüveni daha nettir. Hıristiyanlık, Roma İmparatorluğu`na karşı bir direniş çatısı olarak doğmuş, ancak 300 yıl sonra imparator Constantinus`un resmi din olarak Hıristiyanlığı seçmesi sonucu bir devlet dinine dönüşmüştür. Kilise örgütlenmesi tamamen Roma devlet yapısının bir kopyası olarak gelişen Hıristiyanlık, Paulus`un itaat öğretisi (omnis potestas a deo-her iktidar tanrıdan gelmiştir) ve giderek Bizans`ta son şeklini alan iki kılıç (Sezar`ın ve Tanrı`nın kılıcı) modeliyle devletin derin ruhu haline gelmiştir.

İslam`ın serüveni de benzer bir seyre sahiptir. Emevi Hanedanlığı ile başlayan dinin iktidar aracı olma işlevi, Abbasi döneminde Sasani devlet yapısının `Tanrıya hizmetçi kral modeli` ile devam etmiş, Osmanlı döneminde ise Bizantinist (devlet kontrolünde ve devletin bir cüzü olarak) Din modeli gereği devletle özdeşleşmiştir. İslam`ın iktidar yorumları daima kutsal hiyerarşi lehine ve devleti meşrulaştırıcı tarzda olmuştur.

Devletin üçüncü vasfı ise statükocu gelenektir. Binlerce yıllık bir düzen olarak devlet, sürekliliğini `değişmemek için değişmek` olarak ifade edebileceğimiz bir gelenekle sağlamaktadır. Bunun yöntemi ise devletin belirli koşullar altında görüntü değiştirmesidir. Devletlerin rejimleri ve egemen sınıfları ebedi değildir. Rejim modelleri monarşik, aristokratik ya da oligarşik olabilir. Rejimin ideolojisi, dini ya da politikaları değişebilir. Yine yönetici elit bir hanedan veya bir sınıf olabilir. Belirli koşullarda -ki çoğu zaman zorunlu olarak- tüm bu rejim ve elit yapılarında değişmeler yaşanabilir. Bu değişimler devletin görüntü -tabir caizse kabuk- değiştirme dönemleridir. Esasen, devleti vareden hegamonya-kutsal hiyerarşi ve statükocu geleneği değiştirmeyen bütün değişim adımları devletin restorasyonu anlamına gelmektedir.

Devletin en yoğun ve güçlü evreleri olarak büyük askeri-tarım imparatorlukları, parçalanma süreçlerinde irili ufaklı devletlere bölünerek devletin derin ruhunu yaşatırlar. Yine bu parçalanma süreçleri boyunca daima bütünleşme arzusu ve yeniden büyüme dinamiği harekete geçer. Devlet adeta bir toplanıp dağılma momentiyle sürekliliğini sağlar. Yine parçalanma sonrası kurulan devletler, kendi içinde devletin derin vasıflarını pekiştirecek reform ve değişiklikler yaparak bu sürekliliği sürdürürler(9). Sonuçta Mezopotamya-Akdeniz havzası, mutlak hegamonya sahibi, kutsal hiyerarşi ile örgütlenmiş, değişmez bir statüko olarak devletin sürekli yeniden üretildiği bir ülke olarak bütüncül bir anlam kazanmaktadır. Varolan devlet aygıtlarının egemen sınıf yapıları, siyasi rejimleri, resmi ideolojileri geçici ve konjonktürel olgulardır. Kalıcı olan ve yeni egemen sınıflar, yeni rejimler, yeni resmi ideolojilerle görüntü değiştirerek devam edegelen ise hegamonya tarzı, kutsal hiyerarşisi ve değişmeyen statükosuyla derin devlet ruhudur.

Bütün değişim ve tıkanma adımlarının devletten geldiği, bilim, din ve ekonominin (mülkün) devlet tekelinde olduğu, gündelik yaşamda dahi varlığını yeniden üretebilen, dil ve mantık örgüsünde bile hegomonik, hiyerarşik ve yüceltici vasıfların baskın olduğu, gücün ve otoritenin herşeyi belirlediği, hatta muhalif siyasi akımların bile devletin tersinden bir kopyası olarak belirdiği, kısacası devletin herşey olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu Devlet, Hegel`in Geist`ı, Hobbes`un Leviathan`ı, Rousseau`nun mukavelesi, Marx`ın baskı aracı, Weber’in meşru güç kullanabilen bürokratik aklın kurumu ya da Durkheim`ın en yüksek sosyolojik birimi değil, bu topraklara özgü bir entite olarak kendi vasıflarıyla yani Derin Devlet olarak incelenmeli ve anlaşılmalıdır.

Coğrafyanın ruhunun yeniden dirilişi

Bütün Mezopatamya-Akdeniz havzası, adeta tarihin kendisini iyice açığa çıkartmasını bekleyen bir derin devletin içinde yaşar. Aile yapılarına, şirket yapılarına, cemaatlere, basın dünyasına, aydınlara, partilere, dönüp bir kez daha bakınca onsuz hiçbirşeyi izah edemeyeceğimiz bir entite olarak işte bu me
tafizik devleti görürüz.

Yaygın olarak kullandığımız ve bir organizasyonu, bir zor ve otorite aygıtını, bir ideolojik çatı örgütünü kastettiğimiz reel devlet ise, bahsettiğimiz entite olarak `devlet`in derin ruhunun sadece bir tezahürü ve varlığının tecelligahıdır. Ancak bütünü değildir, hele kendisi hiç değildir. Zira varolan reel devlet(Türkiye Cumhuriyeti), (Osmanlının) tarihsel parçalanmışlığının negatif tesiri ve modern dönemin ekonomi-politik uluslararası düzeninin markajı altına girmiştir. Bu nedenle işte bu reel devleti Mezopotamya-Akdeniz havzasının metafizik devleti çelişmektedir. Bu çelişki, devletin asli temeli olarak milletin varlık ve beka ihtiyacı ve devletin derin ruhunun üç önemli vasfını millet lehine değerlendirmenin ve dönüştürmenin ifadesi olacak bir “adalet” felsefesi temelinde çözülebilecektir. Metafizik devletle reel devletin kesişme noktası, işte bu temelde varolacak `milletin devleti` esprisini karşımıza çıkarmaktadır.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti, derin devletin ruhundan uzaklaştırılmaya çalışmaktadır. Zira,tarihi ve jeopolitik dinamikler yeniden büyüme ve genişlemeyi dayatmakta,fakat reel devlet buna direnmektedir.Çünkü reel devleti elinde tutan batı destekli oligarşik güçler,Türkiye’nin büyümesi karşısında küçüleceklerdir.

Bu anlamda derin devletin yeniden sahneye çıkması, daha doğrusu derin devlet ruhunu taşıyan ve temsil eden güçlerin reel devletin insiyatifini oligarşinin elinden almasını içeren bir politik mücadelenin sinyalleri alınmaktadır. Bu mücadele milletin devleti esprisini egemen kılma zorunluluğu ile derin devlet ruhunun özgürlük içermeyen vasıfları arasındaki paradoksu, en temel siyasi sorun haline getirmektedir. Çünkü derin devleti milletin gerçek egemenliğini isteyen toplumsal güçler temsil etmekte, öte yandan aynı güçlerin muktedir olabilmesinin karşısında oligarşi bulunmaktadır. Yani milleti temsil eden siyasetler aynı zamanda derin devleti de temsil etmektedirler.

Türkiyenin güncel siyasal zemini, orta vadede derin devleti milletin devleti olarak sahneye çıkartacak milli güçlerle, halihazırda egemen sınıfları oluşturan batı destekli oligarşi arasındaki mücadele ile şekillenecektir. Bu mücadele ‘devlet aklı’nın yeniden tanzimini gerekli kılmaktadır. Uzun vadede ise derin devletin vasıflarını özgürlük ve adalet ilkeleri yönünde dönüştürme mücadelesi, bu toprakların en kadim entelektüel çabası olmayı sürdürecektir.

Dipnotlar

1- Childe, Gordon; Tarihte neler oldu?, İst. 1985, sh. 140.

2 – Göçler ve savaşın tarihteki yaratıcı rolü, birçok tarihçi ve filozofun benimsediği bir yaklaşımdır. İbni Haldun, A. Toynbee, E. H. Carr, G. Childe, K. Marx, W. Hegel, C. L. Strausse, E. Dumezil, P. Clastres, A. Şeriati gibi birçok düşünce adamı için medeniyetlerin oluşmasında bu iki olgu önemli bir yer tutar.

3 – Devletlerin yabancı yönetici elitlere sahip olması iki türde oluyor:1) Doğrudan egemen oldukları ülkedeki halkın soyundan olmayan elitler. 2) devşirme elitler. Tarih boyunca birçok devletin elit yapısı şu veya bu şekilde yabancı egemenliğini içermiştir. Babil`i sonradan Mezopotamya`ya göçeden Amurrular, Mısır orta krallığını Teb prensleri, ardından Asya`dan gelen Hiksoslar yönetiyordu. Yine İslam tarihi içerisinde Abbasi vezirlerinin çoğu İranlı ve Türk, Büyük Selçuklularda 23 veziriazamdan 16`sı İranlı idi, Osmanlı`da Fatih dönemine kadar önemli devlet görevleri Osmanlı hanedanı dışında çeşitli ailelere aitti. Fatih’den sonra ise devşirmeler kilit makamları ele geçirmişlerdi. Yine Tanzimat döneminden beri Türkiye`de devlet içerisinde üst düzey yönetici elitlerin çoğunluğu Balkan ya da Kafkas göçmenlerinden oluşmaktadır.

4 – Divitçioğlu, Sencer; “Türk bütüncül erken devleti”, Toplum ve Bilim dergisi, sayı 43, 1988, sh. 83

5 -Küçükömer, İdris, “Asyagil üretim biçimi yeniden üretim ve sivil toplum”, Toplum ve Bilim, sayı 2, 1977

6 – Mezopotamya-Akdeniz havzasında bütüncül egemenlik dönemleri ve sonrasında kurulmuş olan bütün devletler birbirinden etkilenmiştir. Sasaniler, Abbasiler, Selçuklu devletleri, Harizmşahlar, Danişmendler, Eyyübiler, Memlükler, İlhanlı, Kabartay, Celayir, Altınordu gibi beylik-devletleri, birbirinin türevi gibidir. Abbasi devlet yapısındaki divan, vezaret, haraç, kitabet gibi memuriyetler, saray ananeleri, idare adetleri genellikle Sasaniler’den alınmadır. Yine Osmanlı’nın Göktürk ve Abbasi devlet geleneklerinden etkilendiği, ancak özellikle Bizans devletini, devamı sayılabilecek kadar tekrar ettiği bilinmektedir. Örnek olarak Osmanlı devlet yapısında varolan birçok kurumun hemen hemen aynısı Bizans`ta da bulunmaktaydı: Veziriazamlık; Bizans`ta grand domestique, büyük Selçuklularda sahib-i azam, Gazneliler’de hace-i büzürk, beylerbeyi; Bizans`ta domestique des schole, Anadolu Selçuklular’da melik`ul umera. kadıasker; Bizans`ta juge de comp. reisülküttap; Bizans`ta grand logothete. nişancı; büyük Selçuklular’da tuğralık, Abbasilerde divanül inşa. defterdarlık; Bizans`ta logothete. kaptanpaşalık; Bizans`ta megaduc. Anadolu Selçuklularda reisül bahr. hadım ağalığı-tavaşailik; Bizans`ta archieunuchas (Ayrıntılı bilgi için: Fuat Köprülü, Bizans müesseselerinin Osmanlı müesseselerine tesiri, İst, 1976). Bütün bu benzerlikler klasik devlet teorileri açısından normal etkileşim olarak yorumlanabilir. Ancak devletin derin ruhunun üç temel vasfını birbirlerine taşıyarak devam ettiriyor oluşları, benzerliğin basit ve doğal bir etkileşim olmanın ötesinde `aynı olanın sürekli görüntü değişimi’ olarak kavranmasını mümkün kılmaktadır.

7 – Divitçioğlu, Sencer, agm.

8- Doğu İran`da İ.Ö. 1000-500 yılları arasında yayılan Zerdüşt`ün geliştirdiği öğreti, İ.Ö. 50 den sonra Arsakid kralları zamanında himaye gördü ve devletin resmi dini oldu. Yine Mısır, Babil, Akad, Asur, Urartu, Med devletlerinde güneşe, yıldızlara ve putlara tapmak resmi din konumundaydı.

9 – Bu konuda sadece Osmanlı tarihine bile baktığımızda, sürekli bir çözülme-tıkanma-restorasyon çevrimi görürüz. Orhan Bey`in tahkim ettiği kuruluş süreci, Timur istilasıyla çözülme sürecine girmiş, kısa bir fetret dönemi sonrası II. Murat-Çelebi Mehmet dönemlerinde restorasyon yaşanmıştır (kimi tarihçiler Ankara savaşı ile Osmanlı devletinin çöktüğünü ve Çelebi Mehmet ile yeniden kurulduğunu iddia ederler). İstanbul`un fethi, Osmanlı devletinin Mezopotamya-Akdeniz havzasındaki bütüncül devletin derin ruhuyla ve vasıflarıyla bütünleştiği imparatorluk dönemini başlatmış, Kanuni dönemi bu imparatorluk döneminin restorasyonu olmuştur. III. Selim`le başlayan yeni bir restorasyon adımı Tanzimat`la devam etmiş ve II. Meşrutiyet ile birlikte çöküş başlamıştır.

Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğu`nun çöküşünün restorasyonu olduğu gibi, Osmanlı devletinin tekrar başa dönmesi anlamında yeni bir kuruluş olarak da anlamlandırılabilir. Osmanlı`nın temsil ettiği derin devlet ruhu, cumhuriyet dönemi boyunca salt kendisini devlet olarak ayakta tutma çabası olarak varolmuş, T. Özal`ın
———————————-
Ahmet Özcan
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI