Bir Asırdır Suçlanan İttihadçılık Üzerine…

0
254

“Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihadçılık” isimli kitabı üzerine yazar İsmail Küçükkılınç’la yapılan önemli bir söyleşi…

“Bence artık dindar camianın İttihadçılara daha farklı bir gözle bakmalarının zamanı gelmiştir” diyen yazar İsmail Küçükkılınç ile yeni yayınlanan “Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihadçılık” adlı kitabı üzerine önemli bir söyleşi:

İsmail Bey, Türkiye’de İttihadçılığı, İttihad ve Terakki Cemiyeti’ni konuşmak, tartışmak mayınlı alanda dolaşmak gibi bir şey. Kemalist ve muhafazakâr/dindar camianın kahir ekseriyeti İttihadçılığı ve İttihadçıları suçlu sandalyesine oturtarak nihai kararı vermiş gibiler. Tarihin bütün olumsuzlukları İttihadçılara yüklenmiş durumda. Sizi, yukarıda belirttiğimiz bu mayınlı alanda dolaşmaya iten, İttihadçılık ve İttihadçılar hakkındaki genel kabulü onaylamak yerine olan biteni araştırmaya sevkeden neydi? Niye böyle zor ve meşakkatli bir yola talip oldunuz?

Maalesef bizim mütedeyyin-muhafazakâr camiada bilgiye, okumaya, araştırmaya, kültüre, sanata verilen kıymet, ayrılan vakit ve nakit çok az. Hassaten AK Parti iktidarıyla artık mütedeyyin camiada da kültüre yatırım yapacak bir sermaye oluştu, ama hazindir ki, ne kadar canlı, etkili ve netice alıcı kültür-sanat projeleri ve faaliyetleri varsa bunlar yine hep bilindik çevrelerden sadır oluyor.

Kitap müzayedelerinde bile -birkaç istisna haricinde- yine aynı çevrenin bilindik yüzlerine tesadüf ediyoruz. Bizi temsil ettiği iddia olunan dergi ve gazetelerin tirajları, televizyonların reytingi, internet sitelerinin ziyaretçi sayısı ya yerlerde sürünüyor ya da çok rahatsız edici ebatta. Şayet kamu kurumları ve belediyelerin faaliyetleri de olmasa maşallah özel şahıs ve kurumlar zırnık harcama yapmayacak gibi bir intiba verdiklerinden, çok kötü bir vaziyette kalacağız.

İki fakir aileye yardım, iki talebeye burs, iki cami yaptırma derneğine yardımla hem maddî-dinî vazifelerini yaptıklarına hükmediyorlar hem de iç huzuruna kavuşuyorlar. Bir de her derde deva, her nakisaya bahane ve mazeret olarak ileri sürdüğümüz irfan edebiyatımız var. Köydeki artık ahirete yoğunlaşmış 80’lik ninenin saf ve samimî inancını irfana hamledip tesellî olacak halde değiliz hâlbuki. Gerçi toplum olarak okumuyoruz, okuduğumuzda da derinlikli olmayan, tek-yönlü eserlere itibar ve iltifat ediyoruz. Hap şeklinde verilen, özet, klişe, slogan cümle ve bilgilerle yetiniyoruz.

Bu nakısa bizim camiada biraz daha fazla, fakat daha da korkuncu birilerinin bizim yerimize okuduğunu, düşündüğünü, doğruyu bulduğunu kabul etmemizdir. Bu kabul bizim zahmete katlanmaktan kurtulmamızın da mazereti oluyor. Dinî telakkilerde de aynı mantığa sahip oluşumuz ise kanaatimce facia hükmündedir. Aslında salt tarihî veya aktüel hadise ve meselelerde değil, hemen her mevzu ve sahada aynı illetle malul olduğumuzu görüyoruz. İtiraf edeyim, bir İHL talebesiyken, son sınıfa gelinceye kadar pek çok meselede ben de benzer bir telakkiye sahiptim.

Üniversitenin başlarında dahi üstat addettiğimiz isimlerin kifayetsiz ve sakat bir bakış açısına sahip insanlar olabilecekleri hatırımıza gelmezdi. Birçoğuyla bilahare teşrik-i mesaimiz değilse bile tanışıklığımızın, mükalememizin olduğu bu insanların fahiş hatalarına ilaveten bazı kaynakları, anekdotları tahrif ettiğini, kalem oynattıkları sahalarda behrelerinin olmadığını, hamaset edebiyatı ve demagojiyle hareket ettiklerini, hiçbir asıl ve ciddi kaynağa istinad, hatta bunlardan istifade etmediklerini, ayrıca muhakeme ve mukayese hassalarının zayıf olduğunu üzülerek gördüm.

Abdülhamid’e muhalif olmayı hâşâ sümme hâşâ İslam’a muhalif olmakla müradif ve müsavi ad ve telakki eden, “Cennetmekân Abdülhamid Han Hazretleri” haricinde bir hitabı hürmetsizlik kabul eden bir geleneğe ve camiaya mensup mütedeyyin, ama cahil genç bir talebe olarak fakirin de farklı bir şekilde hareket etmesi mümkün değildi.

Talat, Enver hepsi Selanikli Mason, Yahudi-Siyonist uşağı hain ve alçaklardı. Yahudi-Siyonist üst-aklının Osmanlı Devleti’ni parçalamak ve Filistin’i Yahudi yurdu yapmak için önlerindeki en büyük engel olarak gördükleri Abdülhamid’den kurtulmanın çok iyi kurgulanmış bir projesi olan Meşrutiyet’in ilanı ve 31 Mart Vak’ası İttihadçı kefereler eliyle tatbik imkânı bulmuş, sonunda Abdülhamid tahttan indirilmiş ve Osmanlı İmparatorluğu da parçalanmıştı.

Şayet İttihadçılar olmasa, Abdülhamid tahtta kalsa, o stratejik zekâsıyla devleti savaşa sokmaz ve imparatorluk da dağılmazdı. Kanaatimce bu inanç 2016 senesi itibariyle bizim mütedeyyin-muhafazakâr, hatta bu tür mevzulara alakası ve okuması daha bariz olan entelektüel İslamcılarda dahi mevcudiyetini muhafaza ediyordur.

Benim bizim camianın alamet-i farikası olan bu inanç ve rehber ittihaz ettiği, kanaat önderi kabul ettiği insanlara gözü kapalı itibar etmekten vazgeçmemin sebebi farklı tezleri olan, farklı argümanlara istinad eden kaynakları da okumaya ve mukayeseye cesaret etmeye başlamam olmuştur. Şayet belli bir zekâ seviyesine, tecessüse ve farklı kaynaklara ulaşma imkânına sahipseniz, daha doğrusu farklı kaynaklara müracaat etmenin zaruret olduğu düşüncesine açıksanız, belli bir yoğunlaşmanın neticesi kıyasa medar bir müktesebata ve perspektife sahip oluyorsunuz.

Aslında çoğu zaman argümanlar ve hadiseler aynıyken salt bakış açınızın farklılığı sebebiyle bile genel kabulün haricinde bir tez ve neticeye vasıl olabiliyorsunuz. İttihad ve Terakki’yi ülkenin ve milletin kaderini tayin eden her mühim hadise ve kararda dahli olduğunu fark ettiğim anda da bir ihtisas sahası olarak seçtim.

KİMDİR BU İTTİHADÇILAR?

İttihadçılığı, İttihad ve Terakki Cemiyeti’ni bize kısaca anlatabilir misiniz? Kimdi bunlar? Ne iş yaparlardı? Bir de İttihadçılık denince akla Jön Türklük geliyor. Siz bunları ayrı ayrı değerlendiriyorsunuz. Jön Türklük ve İttihadçılık arasında yapısal bir bağ kurmuyorsunuz ve kurulan bağların da esasa müessir olmadığını belirtiyorsunuz. Nedir Jön Türklük? İttihadçılığı niye ayrı tutmalıyız?

İttihadçılığı ve İttihad ve Terakki’yi öğrenmeye, anlamaya ve araştırmaya başlayınca onların köken olarak İstanbul ve Anadolu ile yani bugünkü hudutlarımızla alakalı olmadığını gördüm. İlginçtir, belli oranda etkilenseler de onların Sultan Abdülaziz devrinde Bab-ı Âli Bürokrasisi’ne muhalefet eden Yeni Osmanlılar ve Sultan Abdülhamid devrinde de Meşrutiyet ve Kanun-ı Esasî talebiyle bizatihi padişaha muhalefet eden Jön Türklerden farklı olduğunu gördüm.

İttihadçı, İttihadçılık ve İttihad ve Terakki Cemiyeti denilince aslında ciddî bir kavram kargaşası ve kafa karışıklığı olduğunu fark ettim. Çünkü hem Jön Türklük hareketi ve tarihi içinde mütalaa edilmesinde bir şüphe ve tartışma olmayan 1889’da kurulan İttihad-ı Osmanî Cemiyeti kısa bir süre sonra Paris’te İttihad ve Terakki Cemiyeti ismini almış, hem de bu cemiyetin kurucularının ve mensuplarının bir kısmı bilahare 1906’da Selanik’te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin de kurucuları ya da üyeleri olmuştur.

Olayı çok basit bir şekilde izah edersek: 1889-1908 arası muhalefet hareketini isimlendirmede baskın kavramsallaştırma Jön Türklüktür. Ayrıca Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kurulduğu 1906 senesine kadar tüm muhalefet hareketi Jön Türklükle ifade edilse sezadır.

Yalnız burada bir hususa dikkat çekmek gerekmektedir: Jön Türklük hem yurtdışı münevver-mektepli bir muhalefet hareketidir hem de 1902’den itibaren iki çizgi, iki kol halinde faaliyetine devam etmiştir.

Esas ağırlık daha liberal, büyük devletlere hayranlıkları bariz ve onların desteğine güvenen üyelerin mensup olduğu, dinî ve etnik açıdan heterojen, gayrimüslim etnik ayrılıkçıların adet olarak değilse bile tesir ve dikkate alınma bakımından ciddî bir ağırlığının olduğu Prens Sabahaddin’in liderliğini yaptığı çizgideyken, Ahmed Rıza’nın liderliğini yaptığı çizgi daha ziyade etnik Türklerden, Türkleşmiş ya da Türklükle meselesi olmayan, İslam’ı ve Müslümanlığı en azından kimlik olarak kabul eden insanlardan mürekkep ve gayrimüslimin hemen hiç olmadığı ama üye adedi bakından Prens Sabahaddin grubuna nazaran hayli az olan daha homojen bir yapıydı.

Her iki çizgide de pozitivizm ve materyalizm barizdi. Prens Sabahaddin de Ahmed Rıza da İslam’a inanmayan, en fazla kendilerini kültürel ya da sosyolojik Müslüman telakki eden, ama gerektiğinde İslam’dan bir araç olarak biperva zuhulen istifade etmeyi ihmal etmeyen insanlardı. Fakat bu hususta hiç kimse bilahare 1908 sonrası İttihadçılığının baş düşmanlarından biri olacak meşhur Jön Türk Abdullah Cevdet’in eline su dökemezdi.

Unutmamak lazımdır ki 1902 ayrışmasından sonra Jön Türkler arasında İttihad ve Terakki Cemiyeti ismini kullananlar, Ahmed Rıza grubu idi. Çünkü Prens Sabahaddin grubu Âdem-i Merkeziyet ve Teşebbüs-i Şahsî ismi altında yollarına devam etmiş, İttihad ve Terakki Cemiyeti ismi ise kelimelerin yer değiştirmesiyle Terakki-İttihad Cemiyet adıyla Ahmed Rıza grubuna kalmıştır.

Talat Bey ve arkadaşlarının 1906’da Selanik’te kurdukları Osmanlı Hürriyet Cemiyeti her ne kadar daha evvel Jön Türkülük kapsamında mütalaa edilen İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne mensup olmuş isimlerin de yer aldığı bir cemiyet olsa da yepyeni bir hareketin ismiydi.

Kaldı ki onlar, kurucularının çoğunun üye olduğu İttihad ve Terakki Cemiyeti’ni yeterli görselerdi yeni bir cemiyet teşkiline de gitmezlerdi. Jön Türklük kapsamında mütalaa edilen ve Jön Türklük telakkisinin gereği olarak kabul edilen İttihad ve Terakki Cemiyeti, Abdülhamid’i düşman kabul eden, Meşrutiyet’in yeniden ilanını, yani askıya alınan Kanun-ı Esasî’nin yeniden carî ve merî olmasını, kapatılan parlamentonun da açılmasını arzu ve istihdaf eden bir hareket ve örgüttü.

Bütün mesele soyut bir anayasa ve rejim meselesi olarak telakki ediliyordu; çünkü gelişmiş ve büyük Avrupalı devletlerin hemen hepsinde anayasalı ve meclisli bir rejim vardı. Bütün dertlerin kaynağı, anayasanın ve parlamentonun olmamasıydı; yani padişahın istibdadı idi.

Jön Türkler ve Jön Türklük kapsamındaki İttihad ve Terakki Cemiyeti binlerce kilometre öteden, Paris’ten, Cenevre’den İstanbul’a, Yıldız Sarayı’na kılıç sallayan, kılıç şakırtıları aylar sonra İstanbul’dan duyulan, ayakları yere basmayan bir muhalefetle temayüz eden insanlar ve bir örgüttü. Yurt içinde belli bir oranda şubeleşse de netice almak bir yana tesir dahi meydana getirecek hiçbir faaliyete imza atamamıştı.

Çok az yerde ve çok gizli şekilde o da genelde 3-5 üyeyle tesis edilmiş bu şubelerin tek faaliyeti merkezle yapmış olduğu mektuplaşmalar olmuştur. Talat Bey ve arkadaşlarının Jön Türklük ve İTC müktesebatları ve mensubiyetleri mevcutken yeni bir cemiyet ve faaliyet arayışlarına girmeleri aslında onların mevcut yapıyla bir neticeye vasıl olamayacaklarını da fark etmiş olduklarını göstermektedir. O halde Talat Bey ve arkadaşlarının Selanik ve Manastır’daki yapılanmalarını ve hareketlerini nasıl izah etmeli?

Kabul etmek lazımdır ki, Jön Türklük tesiri çok zayıf olsa ve yurtdışından kılıç sallasa da merkezî, genel, memleketin ve bila-istisna milletin tümünün aynı ya da benzer bir felaketle karşı karşıya olduğuna, herkesin maruz kaldığı, musab ve muhatap olduğu illetin monarşiden, yani mutlakiyetten münbais olduğuna, meşrutiyetin iadesiyle de bu dertlerin halledileceğine inanan bir hareketti.

Oysa Jön Türk faaliyetleri kapsamında mahpus ve mahkûm olmuş, menfaya (sürgüne) gönderilmiş biri olan Talat Bey ve arkadaşları yaşadıkları bölgede farklı bir durumla karşılaşmış, daha evvel inanarak ya da inanmayarak yaptıkları daha soyut ve genel bir felaket edebiyatının burada müşahhas, mevcut ve mütemadi bir vaziyetteki hakikat olduğunu görmüşlerdir.

Çünkü bölge daha evvel 93 Harbi neticesi imzalanan Ayastefanos Anlaşması ile Bulgarlara verilmiş, ancak Berlin Anlaşması ile eskisi gibi Osmanlı Devleti’nde kalmıştı. Fakat bir kere büyük Bulgaristan hayalini çok kısa süre için de olsa gerçekleştirmiş olan Bulgarlar boş durmamışlar, evvela Doğu Rumeli Vilayeti’ni ilhak etmişler, Osmanlı Devleti’nin 1885 tarihi itibariyle anlaşılmaz bir şekilde bu oldu-bittiye sessiz kalmasının sebebiyet verdiği cesaretle de bu defa da Makedonya’yı topraklarına katmak için faaliyetlere başlamışlardır.

Bulgarlar evvela Makedonya’yı, yani Kosova, Selanik ve Manastır vilayetlerden müteşekkil bu bölgeyi, daha doğrusu bölgenin büyük çoğunluğunu Bulgar Prensliği’ne katmak için hazırlık ve faaliyette bulundu. Ancak bölgede sadece Bulgarların bulunmaması, Rum, Sırp, Ulah, Arnavut, Türk-ki tüm Müslümanlar tek bir unsur/millet olarak kabul ediliyordu- gibi unsurların da bulunması, bu unsurların da bölgeyi sadece Bulgarlara bırakmamak için faaliyete başlamaları, bu unsurların çoğu zaman birbirleriyle kimi zaman da Osmanlı güvenlik güçleriyle çatışmaya girmeleri, Bulgarların esas faaliyet ve saldırılarını Osmanlı Devleti’ne ve Müslüman ahaliye tevcih ve teksif etmesi bölgeyi zamanla yangın yerine çevirdi.

Bulgarların gayesi ve hedefi, Avrupa’ya bölgenin yönetilemez bir hale geldiği mesajını vermek, böylelikle bölgede reform plan ve projelerini devreye sokmaktı. Kabul etmek lazımdır ki, Bulgarlar bunda başarılı da oldu. Makedonya’nın Bulgaristan’a ilhakını temel alan ve esasen Bulgaristan’dan idare edilen Bulgar etnik ayrılıkçılarının isyanları Osmanlı Devleti tarafından çok sert şekilde bastırıldı. Bu isyanlarda Bulgarlar Müslüman ahaliyi de hedef aldığı için canı yanan bilhassa Arnavut Müslümanlar kimi yerde askerle kimi yerde de tek başlarına bu isyanlara sert şekilde karşılık verdi.

Bilhassa tarihte İlya günü/İlinden İsyanı olarak geçen Ağustos 1903’teki Bulgar İsyanı’nda netice herkes için çok ağır olmuştu. Bulgar komitacılara inanan ya da onlarca isyana zorlanan Bulgarlar ziyadesiyle mağdur oldular. Bulgaristan’a ilhak yanlısı olanların bu başarısız isyanları Makedonya’nın özerkliğini isteyen Bulgarların daha bir ön plana çıkmasına yol açtı. Bunlar her ne kadar bölgenin Bulgaristan’a ilhakını hepten ve peşinen reddetmemiş olsalar da bölgeyi daha iyi okuyan, demografik yapıyı bilen, dolayısıyla bölgenin hiçbir şekilde Bulgaristan’a bırakılmayacağını kabul ve teslim etmiş akıllı ve mantıklı Bulgarlardı.

Netice ne olursa olsun bölgede unsurlar arası çatışmalar ve her iki kanadıyla Bulgarların devlete karşı isyanları artık çok tehlikeli bir noktaya gelmişti. Büyük devletlerin fırsattan istifade bölge için kararlaştırdıkları ve bizzat kendi memurları eliyle tatbik ettikleri ıslahat ya da reform planları da yangını kimi zaman ve yerde daha da körüklüyordu. Zaten kapitülasyonlar gereği belli bir imtiyazı haiz olan büyük devlet konsolosları ve memurları, bu yeni ıslahat planlarıyla daha da dokunulmaz hale gelmişlerdi.

Osmanlı subaylarının yakaladığı gayrimüslim çeteciler, yabancı müdahalesiyle kısa sürede serbest bırakılıyor, onlar da faaliyetlerine kaldıkları yerden devam ediyorlardı. Her serbest bırakılan komitacı, potansiyel bir Müslüman katiliydi. Komitacılar kimi zaman askerlere pusu kuruyor, kimi zaman Müslüman sivilleri öldürüp köylerini ateşe veriyordu. Talat Bey’in fiilî liderliğini yaptığı Osmanlı Hürriyet Cemiyeti işte böyle bir ortamda kuruldu.

Belki ileride unuturuz, kısaca şunu da ifade edelim: 1906’da kurulan Selanik-Manastır merkezli Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile Jön Türklerin Ahmed Rıza grubu, yani Terakki ve İttihad Cemiyeti 1907’de birleşmişler, birleşme neticesinde örgütün ismi tanınırlığından dolayı Terakki ve İttihad Cemiyeti olmuştur. Aslında bu birleşme ile “ismi var cismi yok” hükmünde olan Terakki ve İttihad Cemiyeti ismi hariç tarihe karışmıştır. Zaten Paris’teki Terakki ve İttihad Cemiyeti esasen üç kişiden ibaretti denilse yanlış bir şey söylenmiş olmaz. Ahmed Rıza, Dr.Nazım ve Dr.Bahaeddin Şakir.

Ahmed Rıza haricindeki iki ismin Makedonya merkezli İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin ve İttihadçılığın en sekter iki ismi olması hayli ilginçtir ve en makul izah şu olmalıdır: Onlar eylemlilik bakımından Makedonya İttihadçıları ile zaten aynı frekansa sahiptiler. Bu hususta son olarak şunu da söylemekte fayda olduğu kanaatindeyim. Avrupa ve ABD’de Jön Türkler ve İttihadçılar hakkında yapılan çalışmaların neredeyse hepsinde her iki grup ve telakki “Young Turk/Jön Türk” olarak isimlendiriliyor.

Tamamen 1908 sonrasını ele alan ciddî pek çok çalışmada Paris-Cenevre merkezli harekete mensup Abdullah Cevdet, Prens Sabahaddin gibi isimler Young Turk olarak isimlendirildiği gibi  Resneli Niyazi, Eyüp Sabri gibi İttihadçılar da aynı şekilde isimlendiriliyor.1908 şartlarında ve Meşrutiyet günlerinde Selanik-Manastır merkezli hareketin lider ve mensuplarının da kendilerini Jön Türk olarak tavsif ve takdim ettiği de bir hakikatse de bunun istisnaî ve dönemsel bir isimlendirme olduğunu gözden uzak tutmamak gerekir.

Artık “Jön Türklük” kavramının farklı dönemleri, farklı telakkileri, farklı hedefleri, farklı şahsiyetleri ve farklı örgütleri ifade eden iki akımı tarif ve izah edemeyeceğinin kabulü gerekmektedir. Konuya dair kaleme aldığımız kitap ve makalelerde bu hususu da bilhassa vurguluyoruz.  

Siz İttihadçı Komitacılığını da bu şartların doğurduğunu, dolayısıyla İttihadçı Komitacılığının sokak ortasında adam vurmak olmadığını söylüyorsunuz.

Evet. Az evvel bahs ve temas ettiğimiz büyük devlet konsoloslarının gayrimüslim komitacılar lehindeki tavassut ve şefaatleriyle bu komitacıların serbest kalması ve faaliyetlerine daha da germi vermeleri sadece Osmanlı güvenlik kuvvetlerinin çaba ve gayretlerini işlevsiz ve anlamsız kılmakla kalmıyor, Osmanlı yargısını da işlemez hale getiriyordu. Osmanlı mahkemeleri komitacıları yargılamada ve mahkûmiyet kararı vermede hayli zorlanıyordu. Üstüne bir de çıkarılan aflar yaraya tuz-biber ekiyordu.

Abdülhamid’in bölgedeki sivil-asker memurlar tarafından tepkiyle karşılanan bu kararının sebebi elbette denge politikasıydı. Abdülhamid, Makedonya’nın devlette kalması ve devletin de varlığını idame ettirme çaresinin büyük devletler arasındaki rekabetten istifade olduğuna inanıyor, haliyle de bölgede nüfuzu olan devletlerin taleplerine mümkün mertebe mülayemetle yaklaşıyordu. Her büyük devletin her talebinin kabul edildiğini ya da her komitacının, katilin rica ve talep üzerine serbest bırakıldığını, beraat ettiğini iddia ediyor değiliz. Elbette bu talepler gibi taleplerin kabulü de her zaman haysiyet kırıcı şekilde vuku bulmuyordu.

Ancak şu da bir gerçekti ki, Abdülhamid değil bazı ıslahat taleplerini kabul etmemek, bazı yabancıların alacağının ödenmesinde gecikildiğinde dahi büyük devletlerin donanma gösterisi yapıp herhangi bir limanı ya da adayı işgal ettiğini dikkate alıyordu. Kimi zaman korku, kimi zaman da denge politikasının gereği olarak onur kırıcı kararlar alınabiliyordu. Abdülhamid ister mazur görülsün, isterse de görülmesin bu kararlarıyla ya da müsamahasıyla bölgedeki memurları, bilhassa subayları yaralıyordu.

Bir zabit, müfrezesiyle çatışmaya girip neticede yakaladığı, silahını doğrultup anında oracıkta infaz etmediği ve adalete sevk ve teslim ettiği komitacının ya da çetenin yabancı müdahalesi ve Yıldız’ın müsamahası ile serbest bıraktırılmasından ya da mahkûm ve mahpusken hangi sebebe mebni olursa olsun affa mazhar olmasından sonra tekrar kendisine silah doğrultmasına artık tahammül edemiyordu.

OSMANLI SUBAYLARI “SUBAY KOMİTACILIĞI”NI BULGAR ve YUNANLILARDAN ÖĞRENDİ

İşte İttihadçı komitacılığı bu sakat ve haysiyet kırıcı duruma bir tepki olarak ortaya çıktı. Bu defa zabitler, komitacı kıyafetiyle bu gayrimüslim komitacıları takip ve tenkil ettiler. Artık çoğu kez ne yakalama ne de adalete teslim etme düşüncesi vardı. Sadece kendileri değil, emin oldukları bazı sivil Müslümanları da komitacılığa teşvik ve sevk ettiler. Osmanlı subayları genelde Bulgarlara karşı Rum, nadiren de Rumlara karşı Bulgar komitacı kisvesi ve kıyafetiyle mücadele etti. Kaldı ki, subayların komitacılığı sadece Osmanlı subaylarına da münhasır değildi.

Birçok Yunan ve Bulgar zabiti hududu aşıp Osmanlı topraklarına giriyor, Rum veya Bulgar çetelerinin liderliğini deruhte ediyordu. Osmanlı subayları Makedonya’da ne yapmışlarsa Sırp, Bulgar, Yunan veya Rum komşularından görüp yapmışlardır. Komitacılık, İttihadçıların mücadele ettikleri, devamlı karşı karşıya kaldıkları bir belaydı. Osmanlı subayları, “subay komitacılığı”nı da Bulgar ve Yunanlılardan görüp öğrenmişlerdi.

Amiyane tabirle söylersek İttihadçı komitacılığı it-kopuk komitacılığı değil, her biri harbiye ve akademi mezunu, çoğu kurmay, zekâ seviyesi yüksek, yaralı, bölgenin kurtuluşu için çare ve çözüm arayan dertli, hamiyetli subayların çaresizliğin neticesi bir çözüm arayışı ya da şekli olarak terviç ettikleri bir işti. Kaldı ki sadece subaylar değil, mülkiye mezunu nahiye müdürleri, kaymakamlar bile bellerinde tabanca ile komitacı avına çıkıyorlardı.

Elbette ki komitacılık, sadece komitacı kıyafetiyle komitacı peşine düşmek değildi. Gizli bir örgüt kurmak, ihanet edenleri ölümle cezalandırmayı, fedailiği düstur ittihaz etmek de komitacılıktı. Bu manada Rumeli’de Mustafa Kemal, Kazım Karabekir, Ali Fethi Okyar dâhil komitacı olmayan hemen hiçbir subay yoktu. Salt komitacılıktan yola çıkıp İttihadçı/Makedonya Komitacılığını “sokak serseriliği” ya da katilliği derekesine irca edersek hem ayıp etmiş oluruz hem de bir bölgeyi, bir dönemi, bir tarihi ve daha da mühimi ondan alınacak dersleri anlamamış, ıskalamış oluruz. Kabul etmek lazımdır ki, Meşrutiyet’in ilanına doğru ve ilan gününde Osmanlı sivil-asker memurları da hedef alınmıştır. Ancak burada da çok dikkatli tespit ve tahlillere ihtiyaç vardır.

İŞLENEN CİNAYETLER…

Meşrutiyet öncesi suikast kararı verilenlerin hemen hepsinin müşterek hususiyeti hafiye oluşlarıdır. Hafiye, mesleği subaylık olan insanlar için affedilemez bir suçtu. Çünkü hafiyelik kadar can yakıcı, yuva yıkıcı bir alçaklık yoktu. Her an bir iftiraya maruz kalabilir, Fizan’a sürülebilirdiniz. Eşiniz, çocuğunuz, yaşlı ve kimsesiz ananız yapayalnız, orta yerde kalabilirdi. Allah’tan başka hiç kimse yardımcı olamazdı. En samimî dostlar bile fişlenmemek için kapınızın önünden geçemez, eşinizin, çocuğunuzun hasta ya da aç olup olmadığını sormaya cesaret edemezdi.

Kanaatimiz odur ki bu siyakta bir istisna teşkil eden Şemsi Paşa, kaderin hükmü neticesi hayatını kaybetmiştir. Normal şartlarda kolundan yaralanan insanlarda ölüm oranı hayatta kalmaya göre çok düşüktür. Şemsi Paşa doğrudan öldürülmek istenilmişse bile bu, onun vatanperverliğinden kuşku duyulduğu için değil, bir hareketi bitirmese bile sendeletecek derecede kararlı ve gözünü budaktan sakınmaz bir paşa oluşundandı. Şemsi Paşa için Niyazi Bey ve dağa çıkanlar padişaha ihanet eden hain-i din ü devlet olan çapkınlardı. Bir çatışma esnasında Şemsi Paşa karşısındakine hayat hakkı tanımayacak kadar padişaha merbut ve muti biriydi.

Meşrutiyet’in ilanında kolları arkadan bağlanarak kafalarına kurşun sıkılan 5-6 şahsın çoğu subaydı ve hafiye oldukları gerekçesiyle idamlarına karar verilmişti; ancak bu subayların hepsinin ailelerine mağdur olmamaları için maaş bağlanmıştır. İstanbul cinayetlerinde ise bir ilginçlik vardır. Mesela hafiye olduğu gerekçesiyle ve namertçe katledilen İsmail Mahir Paşa suikastine hemen hiç kimse itiraz etmemişti. Çünkü İsmail Mahir Paşa padişahın adamı bir Arnavut’tu. Yani Jön Türkler, paşa da olsa hafiye olarak tavsif ve tesmiye edilen biri öldürüldüğünde sükûtu tercih edebiliyorlardı. Ancak yine bir Arnavut olan Hasan Fehmi katledildiğinde onun meşhur ve müessir bir Jön Türk oluşu büyük bir fırtınanın kopmasına yol açmıştı.

Kanaatimiz odur ki her üçü de meşhur birer Jön Türk olan Hasan Fehmi, Ahmed Samim ve Zeki Bey’in katledilmeleri İttihadçı Komitacılığının yanlış anlaşılmasına yol açmıştır. Bunda elbette en büyük günah bu cinayeti işleyen ve işletenlerdedir. Ancak unutulmamalıdır ki Hasan Fehmi ve Ahmed Samim cinayetlerinde muhalefetten ziyade ihanet telakkisi baskındı. Zeki Bey’in katlinde ise bir gariplik mevcuttu.

Zaten bu cinayetin merkezî bir karara müstenid olmadığı, birkaç işgüzarın işi olduğu söylenmiştir. Bu görüş makul, hatta doğru gibi görünmektedir. Çünkü İsmail Mahir Paşa, Hasan Fehmi ve Ahmed Samim cinayetleri her ne kadar İttihadçı işiyse de fail-i meçhul kalmış ama Zeki Bey’in failleri tespit, tevkif ve tecziye edilmişti.

İttihadçı Komitacılığı, esasen Meşrutiyet’in ilanından sonra ve İstanbul’da vuku bulan üç gazeteci suikastiyle anılıp takbih edilmektedir, ancak ne hikmetse Sadrazam Mahmud Şevket Paşa’nın yaverleriyle birlikte katledilmesi aynı kuvvette bir komitacılık faaliyeti olarak görülüp takbih ve tel’in edilmiyor, hâlbuki bir sadrazamın katli, mezkûr gazetecilerin katlinden daha ağır ya da asgari eşit telakki edilmelidir.

Bu durumda, Meşrutiyet’in ilanı sizin kitabınızda da izah ettiğiniz üzere esasen anayasalı bir rejim veya idare arzusunun gereği olarak değil de, Makedonya’nın Osmanlı Devleti’nde kalması için müracaat edilen son çare oluyor; yani İttihadçılar Meşrutiyet ve parlamento derken özgürlük kastetmiyorlar bundan?

Evet, tam olarak bunu söylüyorum. Osmanlı subayları ve en az onlar kadar cesur ve pervasız olan mülkî idareciler, aslında gayrimüslim dinî-etnik ayrılıkçı komitacılara her defasında hadlerini bildiriyorlardı. Neticede onlar her ne kadar eskiye nazaran hayli zayıflamış da olsa, büyük bir devletin memurlarıydı ve devlet gelenek ve kuvvetini her zaman gösterme haysiyetini haizdiler. Ancak onların en büyük endişeleri şu idi: Bölgenin idare edilemez görüntüsü Düvel-i Muazzama’nın müdahalesini celbediyordu. Bu çok daha onur kırıcıydı.

Her ne kadar 1902’nin sonlarında bölgeye bir umum-i müfettiş gönderilmiş ve daha farklı ve özel bir idare şekli kabul edilmişse de 1903 ve devamı senelerde büyük devletlerin tazyiki, hatta tehdidiyle bölgede özerkliğe davetiye çıkaran bazı reform plan ve projeleri tatbike başlanmıştı. Her büyük isyan ve bölgenin idare edilemez görüntüsünün ardından bir müdahale tartışması ya da söylentisi vuku buluyordu.

İşte bölgedeki bu isyan ve devamlı çatışmalarla tebellür eden bölgenin yönetilemezliği algısı, İttihadçı subaylara göre Osmanlı Devleti’nde Avrupa’daki gibi cari bir anayasanın ve açık bir parlamentonun bulunmamasından kaynaklanıyordu. Gayrimüslim dinî-etnik unsurlar meclis olmadığı için ve müstebid padişahın baskıcı idaresi yüzünden dertlerini ve taleplerini dile getiremiyor, onlar da çözümü isyan ve çatışmada arıyorlardı.

Anayasanın merî olması ve meclisin açılmasıyla çatışmaların duracağına safça inanıyorlardı. Onların tek gayesi, çatışmaların durması, bölgenin idare edilemez algısının silinmesi ve büyük devletlerin müdahale edip adım adım özerkliğe giden reform projeleri dayatmaktan vazgeçmeleriydi. Aksi halde başka bölgelerde de olduğu gibi bu reform planları önce özerkliğe, sonra da bu yerin devletten ayrılmasına yol açacaktı. Oysa Makedonya devletin kalbi hükmündeydi, zaten çoğu da bölgenin çocuklarıydı. Yani, Meşrutiyet bir hak-hukuk özgürlük meselesi değil, Makedonya’nın elde tutulması meselesiydi. Onların bu söylemlerinin kimi Jön Türklerin söylemleriyle aynı ya da benzer olduğu söylenebilir.

Ancak İttihadçıların Meşrutiyet, kanun-ı esasi, parlamento söylemlerinin istinad ettiği temel ve istihdaf ettiği gaye ile yani maksat ve niyetle Jön Türklerinki hayli farklıydı. Talat Bey de Abdülhamid’e müstebid diyordu ama bu onu, geçmişte kendisini Jön Türklük faaliyeti sebebiyle mahkûm ettiği için değil, Makedonya’nın karşı