Bir Akıncı’nın seferi – (Akif Emre)

0
111

Asıl alanı tekstil olan birinin aynı zamanda yayıncılık yapması o dönem şartlarında ancak “fedakârlık, dava şuuru” gibi kavramlarla açıklanabilecek bir durumdu.

Unkapanı'ndaki bürosunda ziyarete gittiğimizde henüz muhatap olamayacak kadar gençtim. Ne vesile ile gittiğimizi bile hatırlamadığım o mekanda nelerin mevzu edildiğini hatırlamadığım gibi tamamen farklı bir alanda yolumuzun kesişeceği aklımdan bile geçmezdi. O zaman branda işi yapıyordu, yıllar sonra bir yayınevinde birlikte olacaktık.

Ben yurtdışından yeni gelmiş, bir şekilde kültür yayın ortamından kopmayacağım bir iş arayışında iken İnsan Yayınları'ndan iş teklifi alacaktım. İnsan Yayınları o dönem pek çok alanda ilki gerçekleştirerek, yayıncılıkta yeni bir ufuk açmıştı.

İlhan Akıncı, asıl işi olan tekstilin dışında yayıncılık da yapıyordu.

Asıl alanı tekstil olan birinin aynı zamanda yayıncılık yapması o dönem şartlarında ancak “fedakârlık, dava şuuru” gibi kavramlarla açıklanabilecek bir durumdu. Zaten bu tür entelektüel faaliyetler ekonomik gücünü zorlasa da belli sayıda işadamlarının desteği, fedakârlığı ile sürdürülebilecek bir faaliyetti. Popüler yayıncılığın tüm alanları kuşatması gibi, düşünce, sanat ve entelektüel üretimi de metalaştırdığı ortamın aksine kişisel gelişim ve tüketime uygun yayın yapmak ayıp sayılırdı. Her şeyin bir haysiyeti vardı. En azından belli çevreler için yayıncılık belli ilkelere göre ve idealler için yapılırdı.

İlhan Akıncı'nın şahsında bu tür çalışmalar, çoğu Anadolu'dan gelip İstanbul'da adeta bilek gücü ile tutunmuş bir avuç insanın sırtındaydı. Bu neslin ortak özelliği devlet desteğinden bağımsız olmaları, yetenek ve gayretlerinden başka sermayelerinin bulunmaması; akıllarının bir köşesinde hep dava denilen Kızılelma'ya hizmet olmasıydı. Bu “dava delisi” insanlar kimi Kur'an kursu, öğrenci bursu gibi hayır işleriyle varlık gösterirken çok azı kültür faaliyetleriyle uğraşacak ilgiye sahipti.

Hemen hepsi küçük esnaflıktan orta ölçekte varlık sahibi olmuş, ait olduğu sosyolojik tabandan kopmamış hatta oturdukları evi, semti bile değiştirmemiş bugünün ölçeğinde çapı belli işadamlarıydı. Yahut elindeki üç-bel kuruşu bir araya getirip yayınevi kurma cesaretine sahip dar gelirli insanlardı.

Anadolu'dan İstanbul gibi büyük şehirlere üniversite okumak için gelen, burada iş hayatına atılarak tutunmaya çalışan, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bu neslin macerası henüz yazılmadı. Geldikleri kültürel ve sosyolojik yapının dünya görüşlerinin şekillenmesinde ne denli belirleyici olduğu, idealizmle işadamı olma tutkusunun adeta atbaşı götürülmeye çalışıldığı bir neslin hikayesidir bu. Bu dönemin ideolojisinin daha sonraki siyasal iktidar ilişkilerinin şekillenmesinde ne denli etkili olduğu sorusu her zaman için anlamını korur.

İnsan Yayınları, Türkiye'de İslami entelektüel açılımının tarihi açısından önemli bir yere sahip oldu. Yaptığı yayınlar ve cevabını aradığı sorular açısından bakıldığında çağın sorunları ile hesaplaştığı kadar tüm Müslüman entelektüel birikimi takip ettiği görülür.

İdeolojik tercihlerin alabildiğine keskinleştiği 80'li yıllardan itibaren daha geniş perspektiften bakmayı deneyen, okuyucuya alternatif bakış açısı sunarak tercih yapma özgürlüğünün önünü açma çabası vardı. Bu açıdan yayınlanan kitaplar ile yayıncılarının sosyo-kültürel konumları şaşırtıcı bir ilişki içindeydi.

Bir yanda derin bir arayışın sancıları yaşanırken yapılanın doğru olduğuna inanan bir kaç insan da şartlarını zorlamaları pahasına bu yayınları sürdürmeye çalışıyordu.

Batı'dan modernite eleştirileri ve alternatif düşünce akımları takip edilirken İslam dünyasının çağdaş birikimleri de aktarılmaya çalışılırdı.

Bu dönemde yayınevlerinin kitap yayınlamaktan öte anlamları vardı. Hatta yayınevlerinin tefrişi ve düzeni bile dönemin ruhunu yansıtırdı. Her yayınevi belli çevrelerin, belli düşünce mecralarının merkezi gibiydi. Her kitap her yerden çıkmaz, bir yayınevinin kitapları belli düşünceleri yansıtırdı. Bu anlamda İnsan öncülüğünde farklı bakış açılarına, Doğu'dan Batı'ya etkileşimlere pencere açılması ilk oldu. Ama yine de sosyal çevre gelenekseldi…

Bugünkü tümüyle belediye etkinliklerine ihale edilen kültür etkinlikleri yerine daha dar, mütevazı ortamlarda yayınevlerinde demlenirdi tüm fikirler.

90'lı yıllar siyasal gerilimleri, baskıları, çıkış arayışları içinde İnsan Yayınları, İz Yayıncılık gibi oluşumlar Türkiye'de Müslüman düşünce arayışına yeni pencereler açarak farklı düşünme ve bakışın mümkün olabileceğini göstermeye çalıştılar.

Bir yanda resmi devlet politikalarının kuruttuğu entelektüel hayata yeni bir ufuk açarken diğer tarafta Müslümanca düşünme imkânlarına dair çabalar sergileniyordu.

Asıl önemlisi dar, mahalli sınırlar içinde cemaat içi bir yayın değil, Türkiye'deki her kesimden aydının ilgiyle izlemek ihtiyacı hissedeceği perspektif sunma çabası önemliydi. Müslümanları irtica, yobaz parantezine sıkıştıran Batıcı Kemalist aydın kibrine karşı bir tür meydan okuma olarak değerlendirilebilir.

Bu heyecanın 2000'lerin başlarına kadar devam ettiği, ondan sonra hem siyaset, hem toplumsal katmanlarda önemli değişimler/kırılmalar yaşandığı aşikar. Bundan sonra her şey gibi entelektüel ve kültürel hayat da başka bir maceraya evrilecektir.

Bir 'Akıncı'nın Anadolu'dan İstanbul'a, dünyaya seferinin hikayesi ibretle okunması gerekiyor. Hem ekonomik ilişkiler hem düşünsel anlamda çabaları, zaafları, hedefleri ile bugünü anlamamız için ibretle anılması gereken bir neslin seferidir bu…

Yeni Şafak

———————————-

Akif Emre

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI