Bindiler bir alamete… – (Taha Kılınç)

0
186

21 Haziran ve 24 Haziran’da bu köşede, Suudi Arabistan yönetiminin “ulema sınıfını adam etme” sürecini başlattığını yazmıştım. Yaşanan son gelişmeleri, BAE Elçisi Uteybe’nin “Seküler hükümetler istiyoruz” vurgusuyla üst üste koyduğumuzda, Körfez’de oluşturulmak istenen siyasal ve sosyal iklim hakkında çarpıcı bir manzara ortaya çıkıyor.

Katar’a uygulanan kuşatmanın mimarlarından, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Washington Büyükelçisi Yusuf Uteybe, temmuz ayında bir Amerikan televizyonuna verdiği röportajda şunları söylemişti: “BAE, Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır ve Bahreyn’e 10 yıl sonra nasıl bir Ortadoğu görmek istediklerini sorsanız, alacağınız cevap Katar’ın cevabının tam aksidir. Biz güçlü, istikrarlı ve zengin, seküler hükümetler istiyoruz. Geçtiğimiz 15 yıllık süre içinde, Katar’ın Müslüman Kardeşler, Hamas, Taliban ve Suriye ile Türkiye’deki İslamcı militanları desteklediğini gördük. Bu, bizim bölgenin gitmesini istediğimiz istikametin tam tersi. Katar yönetimi, Müslüman Kardeşler, Hamas ve Taliban gibi grupların çoğalmasını arzu ediyor. Hamas liderliğinin, Taliban temsilciliğinin, Müslüman Kardeşler liderlerinin, El Cezire televizyonunda intihar bombalarını destekleyip aklayan bir grup konuşmacının… Tüm bunların Doha’da yerleşik bulunmasının tesadüf olmadığı kanaatindeyim.”

ABD basınında da geniş şekilde yer alan bu demeç, Katar’ın komşu Körfez ülkeleri tarafından kuşatılmasının hemen ardından gelmesiyle dikkatleri çekmişti. Ancak, sonrasında özellikle Suudi Arabistan’da yaşanan bazı gelişmeler, genel vaziyeti çok daha dikkat çekici bir hale getirdi:

İlk önce, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Nayef azledilerek, Kral Selman’ın 32 yaşındaki oğlu Prens Muhammed veliaht tayin edildi. “2030 Vizyonu” adı verilen kapsamlı bir kalkınma projesinin de müellifi olan Prens Muhammed, veliahtlık makamına oturur oturmaz, ülkenin batı kıyılarında kurulacak dev bir turizm bölgesinin tanıtımını yaptı. Yabancı turistleri Suudi Arabistan sahillerine çekme amacına matuf projeyle, Arap Yarımadası’nın batı yakasını da tıpkı Dubai ve çevresi gibi dönüştürmek hedefleniyor. Tabi bu bağlamda, bu turizm bölgesinde tesettüre riayet edilip edilmeyeceği, alkol kullanımının ne şekilde denetleneceği, yabancı turistlerin denize rahatça girip giremeyeceği gibi konular da tartışılmaya başladı.

Ardından, bu ay başında aralarında Selman el Avde ve Avvâd el Karnî gibi kamuoyunun yakından takip ettiği bazı âlimlerin de bulunduğu 20’den fazla önemli isim, bir gece içinde tutuklandı. Konuyla ilgili resmi açıklama yapılmasa da, tutuklamaların genel sebebi, Prens Muhammed’in politikalarına gösterilen (ya da gösterilmesi muhtemel) direniş. Tutuklamalardan sonra, dışarıdaki âlim ve davetçilerin art arda Veliaht Prens’e biatlarını açıklama yarışına girmeleri, devletin aldığı tedbirin amacına ulaştığını, ulema sınıfının zapturapt altına alınması hedefinin gerçekleştiğini gösteriyor. 

Geçtiğimiz hafta ise, ulema sınıfının toplum üzerindeki yaptırım gücünü neredeyse sıfıra indiren iki şey, arka arkaya gerçekleşti. Suudi Arabistan’ın milli bayramı olan 23 Eylül’de ülke çapında düzenlenen törenlerde, sokaklar kadın-erkek karışık kalabalıklarla doldu. Riyad ve diğer şehirlerde, bedenine -üzerinde kelime-i tevhidin yer aldığı- Suudi bayrağını saran şarkıcılar sahnelerde çılgınca danslar etti. Kadınlar ilk kez stadyumlara kabul edilerek, bu alanda şimdiye kadar uygulanan yasak resmen ortadan kaldırıldı. Asıl “öldürücü darbe” ise çarşamba akşamı geldi: Kral Selman bin Abdulaziz imzasıyla yayımlanan bir genelge, kadınların araç kullanmasına dair uygulanan yasağın artık yürürlükten kaldırıldığını duyuruyordu.

Suudi kadınların araç kullanmasına yönelik yasak, devletin ulema sınıfına verdiği en büyük tavizlerden biriydi. Ülke içinden ve dışından gelen onca baskıya rağmen, Suudi Arabistan yönetimi, bu alandaki söz hakkını ulemanın tekelinde tutmakta ısrarlıydı. Ulema da, kadınları direksiyon simidinden uzak tutmayı yıllardır bir tür “özerklik meselesi” olarak değerlendirip, eleştirilere kulak tıkıyordu. Dahası, “Kadınlara neden şoförlük izni vermiyorsunuz?” sorusuna, çeşitli âlimlerden birbirinden ilginç cevaplar gelmişti şimdiye dek. “Fıtratlarına aykırıdır” diyen de oldu, “Vücut yapıları ön koltukta direksiyon tutmaya uygun değildir, biz onların sağlığını düşünüyoruz” diyen de. Hatta, “Şoförlük, kadın onurunu ayaklar altına almaktır, biz kadınlarımızı önemsiyoruz” açıklaması bile duyuldu.

Kadınlara direksiyon yasağının Kral’ın tek emriyle kaldırılması, ulema sınıfını da açığa düşürdü doğal olarak. “Yüksek Ulema Heyeti” ve “Kötülükleri Engelleme Cemiyeti” (ikincisi, Batı basınında “din polisi” olarak da isimlendirilir sıklıkla), hemen resmi açıklamalar yaparak bu kararı da desteklediklerini duyurdular. Kral Selman’ı “halkının iyiliğini istediği için” överek ve bu yeni hakkın “gayet mantıklı ve faydalı” olduğunu da belirterek üstelik. Çarşambaya kadar meselenin tam karşı kutbunda yer aldıkları halde.

Katar krizinin patlak verdiği ilk haftalarda, 21 Haziran ve 24 Haziran’da bu köşede, Suudi Arabistan yönetiminin “ulema sınıfını adam etme” sürecini başlattığını yazmıştım. Yaşanan son gelişmeleri, BAE Elçisi Uteybe’nin “Seküler hükümetler istiyoruz” vurgusuyla üst üste koyduğumuzda, Körfez’de oluşturulmak istenen siyasal ve sosyal iklim hakkında çarpıcı bir manzara ortaya çıkıyor. Bu iddialı adımların, mevcut sorunları çözmek şöyle dursun, hiç akla gelmeyen yeni problemleri doğuracağını hep birlikte göreceğiz.

Yeni Şafak

———————————-

Taha Kılınç

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI