Başlığını Siz Koyun

0
165

Darbeye temenna edip, halkın iradesine direnenlerin aklanması daha çok zaman alacak gibi.

 

BAŞLIĞINI SİZ KOYUN

Onlarca başlık geçti zihnimden. Uygun başlığı bulamadım. Metin içinde her bir ara başlık ana başlık olabilir. Başlığı siz koyun, takdir okuyucunun…

Anayasa Mahkemesi Başkanının Konuşmasının Değerlendirmesi

AYM Başkanı Sayın Haşim Kılıç’ın, AYM’nin 52. Kuruluş yıldönümünde Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Meclis Başkanı’nın bulunduğu törende yaptığı konuşmanın değerlendirmesini yapmak her hukukçu gibi bize de farz olmuştur. Konuşmaya, bazıların dediği gibi ‘tarihi konuşma demeyeceğim, zira seleflerinin konuşmaları yapılırken de tarihi olarak adlandırıldı, fakat eski başkanlar karşı çıktıklarına benzer vesayet istekleri nedeniyle tarihin çıkmaz sokaklarında kayboldular.

Öncelikle belirtmemiz gerekir ki AYM Başkanı’nın konuşma metnindeki ilkesel ve evrensel vurguların neredeyse tamamına katılıyoruz. Bunlar hayatımızın tamamında savunduğumuz evrensel ilkelerdir. Ancak vurguladığı olumsuzlukları emekliliğine kadar AYM’de yaşamış fakat rahatsızlıklarını dile getirmemiş olması nedeniyle bu çıkışının Başkan’a yakışmadığının altını çiziyoruz.

Bu yazımızda, AYM’nin gayrimeşru ihtilal anayasasının bir kurumu olduğu gerçeğini tekrar (Bkz: CİNNET TÜRKİYEM-3. http://www.muharrembalci.com/yazilar/gunluk/5.pdf) anlatmadan değerlendirmelerimizi yapacağız.

Öncelikle belirtmeliyiz ki, resmi törenlerde konuşmacı salonda bulunan en yüksek rütbeli şahsa hitap ederek konuşmasına başlar ve diğerlerinin ismini anmak zorunda değildir. Bu nedenle Başbakan ve Meclis Başkanının isminin geçmemesini eleştirenlere katılmadığımızı belirtmeliyim.

1.  Haberleşme – iletişim özgürlüğü insan onurunun önünde

Sayın Başkan, AYM’ye yeni katılacak üyenin takdimi bölümünde:

“İnsanlık onurunun varlığının temel hak ve özgürlükleri de evrenselleştirdiğinin, bu değerleri yüceltmenin, derinleştirmenin, tehditler karşısında savunmanın Anayasa Mahkemelerinin en temel görevi olduğunun, esasen Anayasa yargısının varlık nedeninin; ırk, renk ve inancı ne olursa olsun, insan olma ortak paydasına sahip herkesin var olan onurunu korumak olduğunun, bu görevin kutsal olduğunun, kutsal görevin başarı ile yürütülebilmesinin ancak bağımsız ve tarafsız kalmayı becerebilen yargıçların varlığı ile mümkün olduğunun”(*)

altını çizmektedir.

Sayın Başkan’a hatırlatmak gerekir ki; son Twitter Kararı’nda Mahkeme, haberleşme – iletişim – ifade özgürlüğünü esas almış, kişilik haklarına saldırılan kişileri değil, saldıranlar ve bu saldırılara zemin oluşturan şirket lehine karar vermiştir. Haberleşme – iletişim özgürlüğünü insan onurunun önüne geçirmiştir. Twitter Kararını, karara ilişkin görüş ve eleştirilerimizi (Bkz: CİNNET TÜRKİYEM (3) AYM’NİN KÖTÜ KOPYACILIĞI, KARŞITLARININ AYMAZLIĞI. http://www.muharrembalci.com/yazilar/gunluk/5.pdf) daha önce belirttiğimizden burada tekrar etmeyeceğiz.

Yargıçların bağımsız ve tarafsız olmaları konusunda ise ezber ifadelerle değil, belki de ezber bozan ifadelerle konuyu aydınlatma ihtiyacı vardır. Sayın Başkan bir nefeste Türk yargısını bağımsız ve tarafsız ilan edebilmiştir. Hâlbuki araştırmalar, yılların mesleki gözlemlerimiz, Dünya Ekonomik Formu’nun araştırmasına göre Türkiye’de yargı bağımsızlığı dünyaya göre 85. sıradadır. Bu bağımlılıkta esas payın siyaset kurumu olduğunu söylemek haksızlık olacaktır. Başkan bu konuda sadece temenni ile yetinmiştir.

 

2. Halk / Millet mi Devlet mi?

AYM Başkanı, 90 yıldır değişmeyen bir zihnin ürünüyle AYM adına hitap ediyor:

“Hukukun üstünlüğü anlayışı ve demokratik değerlerle beslenen bir devletin yolu her zaman aydınlıktır. II. Dünya Savaşı felaketini yaşamış Avrupa’nın geçmişte yaşadıkları ile bugün geldikleri seviye çok önemli mesajlar vermektedir. Dünya’da dini, etnik ve sınıf savaşlarının en yoğun yaşandığı bölge olan Avrupa, komünizm ve faşizm gibi totaliter rejimlerden demokrasi ve hukuk devleti mücadelesini vererek kurtulmuştur.”

Sayın Başkan kendinden öncekiler gibi Milleti / halkı unutmuş… Hukukun üstünlüğü anlayışı ve demokratik değerlerle beslenen bir devletin yolunun açık olduğundan bahsediyor. Bir başka ifadeyle devlet isterse demokrasiyi de komünizmi de getirebilir demeye getiriyor. Bir hukuk adamının Nevzat Tandoğan’dan farkı yoksa vatandaş da söylemi tekrarlasın: Ört ki ölem.

Hukukun üstünlüğü öncelikle vatandaşların belleğine kazınmalı değil mi? Devlet mi hukuku üretecek? Bilinmez mi ki devlet denilen aygıt bir güçler arenasıdır ve en güçlü olanlar bu arenaya rengini ve şeklini verir. Aksi halde 90 yıldır yinelenen ihtilal tecrübelerini nasıl izah edeceğiz? Sayın Başkana ve üye arkadaşlarına bir kere daha hatırlatmalıyız ki, hukuk toplumu (Bkz: HAK ARAMA BİLİNCİ & İKTİDAR ÇELİŞKİSİNDE BİREYSEL VE TOPLUMSAL SORUMLULUK http://www.muharrembalci.com/yayinlar/tebligler/4.pdf  S. 4 v.d) olmadan hukuk devleti olamaz. Hukuk toplumuna giden yol da hukuk bilgisi ve algısı oluşturulmuş toplumdan, hatta hukuk mantığı yargıçlarınkinden daha ileri gitmiş (Bkz: HUKUK MANTIĞI. http://www.muharrembalci.com/yayinlar/tebligler/47.pdf) ve içinden sağlıklı hukuk mantığına sahip yargıçlar çıkarabilmiş bir hukuk toplumundan geçer. Böyle bir toplum da ancak sağlıklı bilgiler edinebilen ve aralarında sağlıklı iletişim kurabilen toplum ile gerçekleşebilir. Misafirini döven saygısız yaklaşımın söylemleri ile iletişim toplumu oluşturulamayacağı izahtan varestedir.

Başkanın bu bölümdeki Batı hukuk devleti oluşumuna ilişkin sözleri de külliyen yanlıştır ve Batı öykünmeciliği ile maluldür.

Batı sadece kendi toplumu için demokrasi ve hukukun üstünlüğünü istemekte ve gerçekleştirmektedir. Aksi bir hafıza, bugün yoksul halkların ve ülkelerin birbirini boğazlamasında Batı’nın rolünü ve sömürgeciliğini inkâr eder. Ruanda, Bosna, Filistin, Irak, Cezayir, Afganistan, Çeçenistan, Suriye ve daha birçok bölgedeki insan hakları ihlallerinin yöneticisinin Batı olduğu gerçeğini örtmenin sefilliğini yaşar. Dünya milletlerini sömürerek elde ettiği rant ile kendi ülkesini mamur etmiş Batı’nın demokrasiye yönelmesini, o ülkelerin başarısı olarak görmek, sömürgeciliğe meşruiyet kazandırmaya yönelik oryantalist anlayıştan başka bir şey değildir. Hukuk algılarına böylesi sömürge özentisinin girdiği bir zihinden sağlıklı hukuk mantığı (Bkz: HUKUK MANTIĞI: http://www.muharrembalci.com/yayinlar/tebligler/47.pdf) beklenmeyeceği açıktır.

 

3. Hukuk Güvenliğini ihlal eden sadece iktidarlar mı?

“İnsanlar, onurlu bir hayat yaşayabilmek için, hukuk  güvenliğinin egemen olduğu bir devletin varlığına her zaman  ihtiyaç duymuşlardır.”

Modern devletin sağlaması gereken eğitim, sağlık, emniyet ve yargı güvencesinin genelde hukuk güvenliği ile sağlanabileceği kabul edilir. Adaletin dağıtımında hukukun ‘amacı meşru’, ‘orantılı’, ‘ölçülü’, ‘makul’, ‘öngörülebilir’, ‘yeterince açık olma’sı (Bkz: TEMEL BELGELERDE İNSAN HAKLARI. http://www.muharrembalci.com/yayinlar/kitaplar/38.pdf Ulusal Düzenlemeler Bölümü) vazgeçilmez şarttır. Hukuk güvenliği adaletin dağıtımındaki sağlıklı işleyişten oluşur.

Sayın Başkan konuşmasında hukuk güvenliğine dikkat çekerken, çok yakın dönemde hukuk güvenliğinin önemli unsurlarından olan kişilik haklarının ve özel hayatın ihlaline yönelik polisiye uygulamalardan, PVSK’ndaki saçmalıklardan, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunundaki hukuka aykırılıklardan söz etmiyor, aksine maiyetindeki memurları azarlayan üslubuyla siyasilere ders ve ayar veriyor. Polis fezlekelerinden kes-yapıştır iddianamelerin varlığından, soruşturma – kovuşturma rezaletlerinden, tapelerden, her türlüsü insanlık onuruna aykırı yasal – korsan dinlemelerden bahis hiç yok. Bütün bu saydıklarımız hukuk güvenliğinin neresine yazılacak?

Soru: Hukuk güvenliği devletin tüm kurumlarının bilinç ve uygulamalarına hâkim olmalı değil mi? Yıllarca işkenceye cevaz veren (Bkz: TEMEL BELGELENDE İNSAN HAKLARI. s.41)[1] kararların özeleştirisi yapılmadan diğer kurumların uygulamalarını değiştirmenin hayal olacağı da bilinmelidir. 

“Hukuk devletinin en belirgin diğer bir özelliği ise, tasarruflarının öngörülebilir, ulaşılabilir, açık ve şeffaf olmasıdır. Hukuk devletinin odağında esas itibariyle iktidar gücünün keyfi davranışlarının sınırlandırılması vardır. Bu nedenle kamu gücünü kullananlar da vatandaşlar gibi hukuksal ilkelerle kuşatılmıştır.”

Sayın Başkan’ın konuşmasında yargının sorunları (sorumsuzlukları)ndan da bahis yok. La’yüsel saltanat kurmuş ve bu güne kadar hiç el sürülmemiş, dikkat çekilmemiş, iktidarların işine geldiği için neşter vurulmamış bir yargı gücünün gelinen aşamada hukuk güvenliğini katleden araca dönüşmesinden de bahis yok. Yani yargı ile ilgili eleştiri yok. Tek günahkâr var siyaset kurumu ve siyaseti iradesiyle belirleyen halk kitleleri…

4. Haklı neden vurgusu / Güç zehirlemesi

“Haklı bir neden olmaksızın, kamu yararı gözetilmeden, siyasal  amaçları  gerçekleştirmek düşüncesiyle yazılı hukuk kurallarında çok sık aralıklarla yapılan değişikliklerin, toplumda hukuk güvenliğini sağlayabileceğinden bahsedilemez.”                                                                                                                                                                                                   

El hak doğru olan bu tespit ve yargıya katılmakla birlikte, geçmişte AYM’nin talep olmaksızın kanunların maddelerini değiştirmesini, kendinden menkul yürürlüğün durdurulması kararlarını, 367 ve benzeri birçok saçmalıkları da masaya yatırmak gerekmez mi? Bu kadar vahim bir ‘yargısal aktivizm’i 21. Y.Y. da kaldırabilecek kaç ülke halkı kalmıştır? (Bkz: YARGISAL AKTİVZM. http://www.muharrembalci.com/hukukdunyasi/makaleler/birikimlerIII/119.pdf)  

İlginçtir ki, bu hukuka aykırılıkların yapıldığı dönemde siyasiler AYM’yi bu günkü kadar ağır eleştirmemişler, milli olmamakla suçlamamışlardı. Bu gelişmede AYM’nin ve siyasetin “güç zehirlemesi”ni ayrıca değerlendirmek gerekir. Bugün siyaset kurumu ne kadar güç zehirlenmesine tutulmuşsa, en az onun kadar da yargı güç zehirlemesiyle hastadır. Üstelik Türk yargısı Meclis Hükümeti’nin zehirlediği ve gücü kadim hale gelmiş bir yargıdır. Güç zehirlenmesi İstiklal Mahkemelerinden bu yana devam etmektedir. (Bkz: İSTİKLAL MAHKEMELERİ. http://www.muharrembalci.com/hukukdunyasi/makaleler/birikimlerIV/161.pdf)

Burada değerli okuyucuların dikkatini bir noktaya çekmek dilerim:

Siyaset ve yargı kurumları, genellikle birbirleriyle ilişkili değildir. Sanılır ki ilişkinin varlığı hukuk devletinin ihlalidir. Yargı böyle bir algı ile malul iken, siyaset kurumu da sadece acil ihtiyaçları için ilişki kurmayı düşünebilmektedir. Halbuki ileride değineceğimiz ve örneklendireceğimiz gibi yargı, asker bürokrasi ile içli dışlı, hatta talimat alabilen bir kurum olmuştur.

Bir anı:

2010 Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonu’nda 2000 seçkin insan davetli idi. Dikkatimi çektiği için ikisinin de yanına giderek yalnızlıklarını paylaştığım iki tanınmış insan vardı Resepsiyon’da. Herkes birlerine ve bir yerlere ilgi gösterirken, müteveffa sanatçı Neşet Ertaş ve AYM Başkanı Haşim Kılıç bir köşede olan biteni seyretmekteydi. Yanlarında sivil-asker bürokrat, sanatçı, siyasetçi kimse bulunmuyordu. En azından böyle günlerde kurum temsilcilerinin birbirlerine yakınlık göstermeleri gerekmez mi?

5. Devletin vicdanı mı, Milletin vicdanı mı?

“Hukuk devletinin temel direği olan yargı, aynı zamanda devletin  vicdanı olarak da tanımlanır. Bu vicdanın, siyasi ve ideolojik vesayet odaklarının işgaline uğraması nedeniyle toplum hayatına verilen zararların acı örnekleri, hafızalardan henüz silinmemiştir.  İşgal devam ettiği sürece de bunları yaşamaya devam edeceğiz. Yargının vicdanını  işgal edenlerin kimliği, düşüncesi ya da kutsalları ne olursa olsun bu sonuç değişmeyecektir. Dün hak ihlaline uğramış mağdurlarla, bugün aynı ihlalleri yaşayan mağdurların  kimliklerinin farklı olması bu bakışımızı asla etkilemeyecektir.  Sadece yargı değil, onur sahibi olan herkesin haksızlığa ve ihlale karşı çıkması insanlık borcudur. Zira barışın teminatı olan  farklılıkların birlikte yaşamasını ancak, başkalarının hak ve özgürlüklerini savunan onurlu insanlar hayata geçirebilirler.”

Hâkimlerimiz kendilerini hala devletin bir ajanı, memuru olarak görüyorlar. Millet adına karar veren hâkimler yargının aynı zamanda devletin vicdanı olarak algılanmasını nasıl olumlayabilirler? ‘Devletin vicdanı var mı’ sorusuna verilecek cevabı hiç aradılar mı? 90 yıldır kendisine karşı suç işleyenleri affetmeyip, kişilere karşı suç işleyenleri bağışlayarak vicdanları sızlatan devletin vicdansızlığına şahit olamamak için yargı mensubu mu olmak gerekiyor? Sayın Başkan bu sözüyle vicdansızlık kategorisinde siyaset kurumu ile aynı çanakta buluşmuş olmuyor mu?

Başkan, bu vicdanın, siyasi ve ideolojik vesayet odaklarının işgaline uğradığını söylüyor. Kim bu odaklar? Bu ülkeye “Disiplinli Demokrasi”, “Disiplinli Hürriyet” kavramlarını (Bkz: PENÇEDEKİ DEMOKRASİ. http://www.muharrembalci.com/yayinlar/makaleler/93.pdf) kim kazandırmış? Siyaset kurumunu dillendiriyorsunuz, ama sivil-asker bürokrasinin ismini anamıyorsunuz? Bu mudur doğruları söylemenin bir insanlık onuru olması? Ayrıca yargıda köklü değişikliğe gitmiş seçimle gelmiş bir iktidara rastlanmaz iken, yetkisi olmadığı halde iktidarları düşüren ve düşürenlerle birlikte olan AYM’nin varlığını kim inkâr edebilir?

Biraz geriye saralım:

28 Şubat’ta Genelkurmay Brifinglerine çağrılı çağrısız koşarak gidenler, elleri patlayana kadar alkışlayanlar, yargıyı güdümlü hale getirenler siyaset kurumları mıydı? Veya halkın teveccüh gösterdiği siyaset kurumları mıydı? Yargının güdüldüğü dönemde de AYM üyesi olan Başkan’ın görüş ve tavrını hala öğrenememişliğin bedbahtlığını yaşamıyoruz. Çünkü bu konuşmasında olumlamadığını anlıyoruz. Fakat es geçtiğini, mümtaz (!) yargıya toz kondurtmak istemediğini, dolayısıyla yargı reformuna sıcak bakamayacağını anlamış bulunuyoruz.

Yargı kararlarına yönelik eleştirilere tahammül edemeyenler, aynı duyarlılığı 28 Şubat sürecinde askerlerin düzenlediği ‘irtica brifingleri’nde gösteremedi.” Bu sözler emekli Yargıtay Üyesi Dr. Ekrem Serim’e ait.

“Hâkimler farklı görüşler karşısında tarafsız hakem konumunda olması gerekirken resmi ideoloji tarafında yer alıyor.” Bu sözler de Dr. Ekrem Serim’e ait.

Serim, “Anlatılanlara bakılınca bizden hukuka, adalete değil, rejimi korumaya öncelik vermemiz gerektiği ima ediliyordu. Sanki ihtilal olmuş, bunun haklılığını anlatan açıklamalar yapılıyordu.”

Zamanından sonra yapılmış bu değerlendirmeler, Başkan’ın konuşmasını okuyunca emeklilik günlerine gelmiş eski AYM Başkanlarının ve yüksek hâkimlerin son nefes algı yön