Barış sürecinden ‘kerim devlet’e… – (Ahmet Özcan)

0
210

Barış sürecinden ‘kerim devlet’e…

 

Yeni devlet, Türklerle Kürtlerin sadece Anadolu’da değil tüm Ortadoğu’da etle tırnak gibi iç içe yönettiği, bu nedenle de Türklüğün ve Kürtlüğün giderek olağanlaştığı için önemsizleşip İslam, Anadolu ve Ortadoğululuk gibi ortak kimlik bileşenlerinin öne çıkabildiği bir vasatta kurulacaktır.

‘Güçlü olamazsan, zayıf da olamıyorsan, bu işin sonu yenilgidir’

Sun Tse

Demokratik açılım ve barış süreci, Gezi çapulculuğu, 17 Aralık darbe girişimi ve 30 Mart seçimleri gibi zor dönemeçlerden yara almadan kurtularak önemli bir sınavdan daha geçti. Şimdi cumhurbaşkanlığı sürecinde bir kez daha zorlu bir etap bekliyor Türkiye’yi.

Sürecin devletle örgüt arasındaki müzakereler kısmı bir yana, toplumsal boyutu ciddi bir engelle karşılaşmadı. Kendisini Türk veya Kürt olarak tanımlayan insanların büyük bir kısmı için zaten kirli bir savaş ve açık haksızlıklarla dolu ‘Kürt sorunu’ kod adlı meselenin bir an önce suhuletle bitmesi arzulanıyordu. 90 yıllık devlet politikalarının yarattığı Kürt önyargısı ve endişesiyle yetişen toplum çoğunluğu, Kürtlere dönük hasmane siyasetin ve ötekileştirici tutumun sona ermesini gönülden destekledi. Sadece eski düzenin pompaladığı bölünme korkusu ve terör eksenli Kürt alerjisi konusunda hala endişeler giderilebilmiş değil.

Kürtlerde ise huzur ve barış, her şeyin önünde geliyor. Kürt kimliğine dayalı temel hakların yasal güvenceye kavuşması ise en önemli talep. Zira devlete olan güvensizlik hala giderilebilmiş değil.

Bu iki endişe ve güven sorunu temelinde, barış sürecinin adım adım hazmedilerek ilerleyen tam demokratik bir zeminde nihayete ermesi elbette yeni ve özgürlükçü bir anayasa ile mümkün. Halen siyasi iradenin mevcut anayasa ve yasalara rağmen sürdürdüğü politikaların, başka bir siyasi ortamda açıkça suç teşkil edeceği düşünülünce, sürecin yasal bir zemine kavuşturulmasının makul bir adım olduğu söylenebilir.

Türkler ve Kürtler şeklinde iki farklı entite olarak tarafları ayrıştırıp sonra bunların haklarından bahseden haçlıların liberal-sol dili yerine, bütün milleti eşit ve özgür kılacak ve her tür etnik, dini, mezhebi farklılığını da bu bütünlük içinde güvenceye alacak bu topraklara ait toparlayıcı-sahiplenici bir dille, anayasa değişene kadar yeni adımlar atmak gerekmektedir. Bu hem herkesin endişelerini ve güven duygusunu sağlamayı hedeflemeli, hem de anayasa değişikliği sürecinde gereksiz tartışmaları önceden bitirerek kamuoyunu yeni düzene hazır hale getirecek bir psikolojik eşik atlama anlamı kazanmalı.

Bu çerçevede; Barış sürecinin gelinen noktadaki en stratejik hamlesi, şu ana kadar gerçekleşen çatışmasızlık ortamının, demokrasi paketlerinin ve diğer atılan adımların devlet kademeleri ve toplumsal çevrelerde yedirilmesi, hazmedilmesi ve artık geri dönüşü olmayan normlara dönüştürülmesidir.

Barış süreciyle başlayan ve uygulamaya geçirilen birçok yeni demokratik hamle, devletin alt kademelerinde, toplumun sivil katmanlarında ve medya düzeyinde anlaşılmış, hazmedilmiş ve paylaşılmış değildir. Zira eski Türkiye kadroları, 90 yıllık alışkanlıkların hantallaştırdığı zihinleri, Kemalist korkular ve alışkanlıklarıyla hala Kürt alerjisiyle yaşamaktadır. Bunların iflah olmaz kodlarıyla oynayarak vakit geçirmek yerine, yeni kuşakların Kemalizmle zehirlenmemiş daha aydınlık ve temiz kodlarına güvenmek yeterlidir. Zira fıtratı bozulmamış yeni nesiller barış sürecinin özündeki kardeşliği ve eşitlikçi-özgürlükçü mümin tutumu, Türk ırkçılığından daha fazla benimseyecektir. Yeni devlet, Türklerle Kürtlerin sadece Anadolu’da değil tüm Ortadoğu’da etle tırnak gibi iç içe yönettiği, bu nedenle de Türklüğün ve Kürtlüğün giderek olağanlaştığı için önemsizleşip İslam, Anadolu ve Ortadoğululuk gibi ortak kimlik bileşenlerinin artık öne çıkabildiği bir vasatta kurulacaktır.

Bu dinamizme Arap, Çerkez, Boşnak, Arnavut, Gürcü unsurlar da aktif olarak ve kendi kimlikleriyle katılacaktır. Böylece Anadolu, bütün Osmanlı-Selçuklu coğrafyasının özü ve özeti olarak, bir iç kale gibi, ürettiği maddi manevi değer ve politikaları yakın çevresine taşıyacaktır. İstanbul’da okuyan bir Kürt Erbil’i yönetecek, Ankara’da okuyan bir Gürcü Gürcistan’ı, Trabzon’da okuyan Filistinli Filistin’i, Bursa’da okuyan bir Arnavut, Arnavutluk ve Kosova’yı yönetecektir. Yeni devletin bütün kurum ve kuruluşları bu vizyonla yeniden elden geçirilmeli ve tanzim edici irade, bir ortak devlet ve millet şuuruyla şekillenmelidir. Sürecin toplumsallaşması ve siyaset tarafından paylaşılması için özellikle sorunun uç taraflarının temsilcisi olarak sahnede bulunan MHP ve BDP (HDP)nin sürece katkılarının artırılması sağlanmalıdır.

Kavmiyetçilikle olmaz!

Barış sürecinde toplumsal refleksi şekillendiren en önemli iki uç siyasi kanat, MHP ve BDP(HDP)dir. Soğuk Savaş döneminden kalma alışkanlıklarla Türk solunun en geri zihniyet ve kadrolarının yönettiği BDP, HDP ismiyle tamamen marjinal bir kulvara yönelmiş, hem CHP’nin dümen suyuna girme hem de kripto mezhepçi bir karakterle toplum çoğunluğuna, hatta şafi-Kürt çoğunluğuna aykırı bir yolda durmaktadır. Barış sürecinde İmralı-Kandil-Avrupa ekseninde gelgitler yaşasa da olumlu bir misyon üstlenen bu parti, aslında daha fazla ve önemli misyonlar üstlenebilecekken, kendini ısrarla eski savaş koşullarının reflekslerine hapsetmektedir. BDP-HDP, siyaseten daha geniş kesimlerle daha normal siyaset yapar hale gelmedikçe, sürecin gerisinde kalacak ve bir süre sonra dış güçlerin de tazyikiyle yeni Türkiye’yle çatışmaya girebilecektir. Zira ideolojik olarak bitmiş bir felsefi arka planla bugünü okuyamayan kadroların nihilist bir çatışma-muhalefet ve intikam duygularından başka bir malzemesi kalmamıştır. Bu nedenle Abdullah Öcalan’ı bile anlayamamakta, yeni Türkiye’yi okuyamamakta, Türkiye ve Ortadoğu’da İslam’ın ve Müslüman güçlerin yürüttüğü değişim programını kavramaları ise mümkün görünmemektedir.

‘Kürtlerin partisi’ psikolojisiyle, kendilerine sahip çıkan tabanın Kürtlüğü de aşan ve özünde Osmanlı düzeni gibi İslami karakterli bir adalet ve haysiyet teminini içeren asıl taleplerini de kavramakta zorlanan bu kadroların yenilenmesi, Refah partisinin Ak Partiye dönüşmesi gibi bir çabayla olabilir. Ancak bunu yapabilecek bir ekip henüz görünmemektedir. Çünkü beyninde Irkçı veya solcu paradigmalar olanların kadim ve evrensel İslami değerleri anlamaları, Türk ve Kürt ontolojisinin mayasındaki bu asli cevhere uygun adımlar atabilmeleri çok zor görünmektedir. MHP ise, en azından barış sürecini sabote etmeyerek, sokağa çıkmayarak pozitif bir misyon üstlenmiş ancak Türklük ve üniter devlet adına endişeli bir Türkçü kitleyi tedirgin bir vaziyette bekletmektedir. Barış sürecinin ‘terör örgütü’nün devleti yendiğinin göstergesi olduğuna dair inançları, MHP kitlesini büyük değişim sürecinden kopartmış ve eski devlet saflarına itmiş görünmektedir.

Bu iki milliyetçi parti, gerçek bir demokratik ortamda tamamen marjinalleşip sahneden çekilecektir. Ama o zamana kadar en azından toplum lehine olumlu bir rol üstlenmeleri veya milliyetçi dar görüşlülüğün zararlarını bizzat kendileri en aza indirmeye mecbur kalabilirler.

Bu çerçevede, öncelikle bu iki partinin kendi ideolojik temellerini ve kavmiyetçi ufuklarını sorgulamalarını sağlayacak eleştirel bir sürece girmeleri sağlıklı bir zemin oluşturacaktır. Dünyanın Türkiye ve Ortadoğu’nun çok hızlı ve sert değişimler yaşadığı bir dönemde kendi dar ufuklu duruşlarını asla sorgulamayan, talep ettikleri bir çok siyasi hamlenin çok ötesinde adımlar atılmış olmasına rağmen olmamış gibi davranan, zamanın ruhundan uzak bir şekilde geçmişte yaşamaya devam eden bu partilerin kadroları, tabanlarını da sürece katmayıp anakronik bir paralel dünyada yaşamaya zorlayarak toplumun bir bölümünün enerjisini kötürümleştirmektedir. Türk asabiyesi Balkanlar ve Ortaasya’da, Kürt asabiyesi Ortadoğu’da son derece verimli adımların öznesi olabilecekken, bu partilerin dar görüşlü ve sığ ideolojik kısırlığı nedeniyle bu enerji tamamen atıl kalmakta, hatta yer yer negatif işlev görmektedir. Bu nedenle hem PKK’nın geç kalmış öfkeli ve rövanşist ezilen ulus milliyetçiliği hem de Kemalizmin ulusçu seküler Türkçülüğünü devralıp yeniden üreten MHP’nin kibirli Türk milliyetçiliğinin yeni değişim süreciyle yüzleşmesi, bu hareketlerin kalıcı ve sahici geleceklerinin olup olmadığını da gösterecektir. Milliyetçi-Ulusçu dar görüşlülük, bir yandan küresel vizyonla bir yandan ümmet perspektifiyle yüzleşerek kendi dar ırk perspektiflerini sorgulayabilir. Bu bağlamda, Türk ve Kürt milliyetçiliği (ve Ortadoğu’da Arap milliyetçiliği), öncelikle iddia ettikleri kendi kavimlerinin mutluluğunun yıkılmakta olan ulus devletlerde değil, aksine yükselmekte olan daha evrensel daha non-etnik ve daha Müslüman bir medeniyet vizyonunda olduğunu kavrayacak yeni bir zihinsel çatışma yaşamalıdır. Kendi doğrularını asla sorgulamaya yanaşmayan ve kafa konforlarını bozmadan 50-60 yıl öncesinin veya 20 yıl öncesinin ezberlerini tekrar edip duran Türk ve Kürt milliyetçiliğinin aslında Türkleri ve Kürtleri ahlaken küçülten ve asla Türklere ve Kürtlere yakışmayan zavallı, şer ve sapkın birer ideoloji olduğunu, Haçlı güçlerinin milletimizi parçalamak için kışkırttığı etnik sorunların ürünü olduğunu, çözümün de etnik temelde değil, İslam temelinde bir eşit ve özgür ilişkinin siyasete tercüme edilmesinden geçtiğini anlayacakları fikri bir tartışma sürecinin yaşanması gerekmektedir.

Yeniden millet olmak…

Böyle bir süreç millet çoğunlunun sağduyusuyla zaten giderek anlamsızlaşan bu partileri yenilenme veya yok olma seçeneğiyle karşı karşıya bırakacaktır.

Sürecin hem psikolojik eşiklerinden biri hem de siyasi olarak yeni Türkiye vizyonunun en önemli sınav alanı olarak Kürdistan’ın kabulü, kanıksanması ve normalleşmesi, bir diğer önemli boyuttur. İngilizlerin icat ettiği Irak, Suriye, Ürdün, Arabistan vb. suni devletlerin yıkıldığı bir süreçte, Kürtlerin kendilerini güvende hissetmesi için geç kalmış bir devlet talep etmesi doğaldır. Türkiye’nin, İran’ın, Suriye’nin ve Irak’ın sürekli dışladığı, dönüştürmeye çalıştığı veya düşman gördüğü Kürt psikolojisinin kendisini kendi adıyla bir devletin mensubu olarak görmek istemesi hem hakkıdır hem de Kürt sorununun bu trajik köklerinin ne kadar derin olduğunun da göstergesidir. Hilafetin mirasçısı olarak herkesin devleti olması gereken TC’nin de İran, Irak, Suriye gibi dışlayıcı, ırkçı politikalarla küstürdüğü Kürtlerin bugün ABD ve batı desteğiyle ortaya çıkan imkanları değerlendirip bu eksiklerini gidermeye çalışması anlaşılabilir bir tutumdur. Bu nedenle, Türkiye devleti, yeni ismi ve içeriği ile, Kürtlerin de ebedi, gerçek ve samimi devleti olana kadar, Irak’ın kuzeyinde fiilen devletleşen Kürt yönetimini sahiplenip kabullenmelidir. Kürdistan, Türkiye’nin bir parçasıdır ve Türkiye de Kürdistan’ın parçasıdır. Türkler ve Kürtlerin kaderi sadece ortak değil, aynı zamanda stratejik olarak Ortadoğu da kurulacak bütün yeni düzenlerin kurucu iki müttefik gücüdür. Bu perspektifle bakıldığında zaten sosyal, kültürel ve dini olarak aynı milletin iki rengi olarak var olan Türkiye ve Kürdistan, yeni büyük Ortadoğu birliğinin ilk ortak çekirdeği olarak şimdiden tam entegrasyon için her tür adımı atmalıdır. Bu noktada büyük devlet olarak Türkiye, Kürdistan yönetimini tanımalı, adıyla sanıyla hitap etmeli, sadece ekonomik değil, siyasi, kültürel ve sosyal ilişkilerini de azami düzeye çıkarmalıdır. Bu Türkiye Kürtlerini de rahatlatacağı gibi Anadolu Kürtlüğüne diğer coğrafyalardaki kardeşleri için yapıcı bir rol üstlenme misyonu da verecektir.

Kürdistan, Erbil, Duhok, Zaho ve Halepçe gibi şehirleriyle Anadolu’nun bir uzantısıdır. Kürtçe konuşan Anadolu insanları olarak hala bozulmamış, yozlaşmamış, batılılaşmamış ve bu yönüyle bir kadim değerin, ahlaki kuralların, asalet ve haysiyet ilkelerinin nöbetini tutan temiz, bakir, güzel bir Müslüman toplum olarak yaşamaktadırlar. Bu yönüyle Kemalizmin zehirlediği Türk ve Kürtlerin, Kürdistan Kürtlerinden öğreneceği çok şey vardır.

Barış sürecinin bu aşamasında atılacak bir başka önemli adım, Türklerin de Kürtçe öğrenmesini sağlayacak özendirici bir sayfa açmaktır. Nasıl ki Türkçe ve Arapça Kürtlerin de dilidir, aynı şekilde Kürtçe de Türklerin ve Arapların dili haline gelmelidir. Selçuklu ufkuyla, yeni Ortadoğu’nun temel birlik bileşeni olan Türk-Kürt-Arap birliği, ancak Türklerin ve Arapların Kürtleri eşit bir paydaş olarak görmeleriyle mümkündür. Bunun en pratik yolu ise Kürtçenin paylaşılmasıdır. Selçuklu Osmanlı devirlerinde nasıl ki Türkçe, Arapça, Farsça, Ermenice, Rumca imparatorluğun her yerinde konuşulan ve özellikle şehirlerde birlikte kullanılan diller idiyse, yeni süreçte Türkçe, Kürtçe ve Arapça aynı işleve sahip olmalıdır. Bunun için okullarda ilk etapta bu üç dil anadil olarak bütün çocuklarımıza öğretilmeli ve giderek devletin de üç resmi dili halinde kullanılmalıdır. Bu dillere ilerde en fazla kullanım oranına göre Arnavutça, Gürcüce, Boşnakça da eklenmelidir. Kürtçenin itibarının iadesi ve hızla yaygınlaştırılması, Türkçenin de zenginleşmesi ve yeni nesillerin birkaç dille büyüyerek bölge vatandaşı halinde büyümesini sağlayacaktır.

Devleti herkesin kılmak

Unutulmamalıdır ki, Irkçı-milliyetçi fitnelerin bu topraklarda ebediyen yok edilmesinin de en kalıcı yolu, etnik kimlikleri yok etmek değil tam aksine herkese ait kılmak, dilleri ve renkleri ortaklaştırmaktır. Rahmani terbiye de, akıl da insaf ve vicdan da, stratejik devlet aklı da bunu gerektirir. TC, ancak bu köklü hamleleri yapınca herkesin devleti olacak, korkular yerine umutlar ve yeni büyük ortak hedeflerle kendisini şartlandırıp küresel bir aktöre dönüşecektir. Bu ise Türklüğü ile övünenlerin de, Kürtlüğü ile övünenlerin de, diğer etnik kimlik sahiplerinin de, Alevi, Sünni, Müslüman, Ermeni, Rum, Süryaninin de aynı anda övündüğü, gururla benimsediği, çünkü arzu ettiği her hak ve özgürlüğü gerçekleştiren ve bu özelliği ile de başka bir devlet, otorite veya siyasi vasiye ihtiyaç bırakmayacak kadar herkesi içeren ‘devletlerin anası’nın, yani kerim devletin birlikte inşası ile mümkündür. Devlet, ancak ve sadece bu adalet, eşitlik ve asaletle herkesleştiği ölçüde katlanılabilir meşru bir güçtür. Ve ancak bu meşru güç sayesinde Memalik-i Müttehide, yani dağılmış büyük ailenin mazlum, mağdur, çaresiz evlatlarının birliği, hepsinin gönüllü olarak büyük konağa, kadim evlerine geri dönmeleriyle mümkün olacaktır.

Nihilizmin bütün dünyayı sardığı ve küresel şeytanların farklı kılıklardan terör şebekeleriyle din, ırk mezhep çatışmalarını ‘ümmete’ musallat ettiği bir süreçte en öncelikli görev, bir an önce bu şeytanlarının tümünü defedecek ve ‘aileyi’ de toparlayacak bir devlet inşasıdır. Geri kalan her şey, bu asıl hedefin detaylarıdır.

Türkiye, barış süreciyle Kemalizmin peydahladığı fitneleri yok ederken, aslında bu yeni doğumu müjdelemektedir. Barış sürecinin, bütün fitne odaklarının ortak hedefi olması tesadüf değildir. Çünkü içerde başarılı olunursa, bölgemizde de neo-aryanist Şii faşizmi, bedevi/Vahabi nihilizmi, Sünni maskeli Arap nasyonalizmi, neo-haşhaşi fitnesi ve Siyonist çetelerin küresel şeytanlarla birlikte pişirdiği kaos kazanı yok edilecektir. Eski Çin filozofu Sun Tse’nin dediği gibi, ‘akıllılar dövüşmeden kazanır, akılsızlar kazanmak için dövüşür’. Dar hedefleri ve lanet çıkarlarını kazanmak için bölgemizde fitne ateşine benzin döken küçük akıllı bu şeytanların hepsi er geç kaybedecek, ümmetin aklıselimine yaslanan kerim devletin sabrı ise kazanacaktır. 2014 ve 2015 seçimlerinin tek önemi, milletin işte bu şuura sahip yeni ve genç kadrolarını sahneye çıkartarak kendi devletini inşa edecek olmasıdır. Yeni Cumhurbaşkanı da yeni başbakan ve bakanlar da, öncelikle bu şuurla değer kazanacaktır.

———————————-

Ahmet Özcan

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI