Avrupa’da tüm gözler İtalya`nın üzerinde – (Paul KRUGMAN)

0
124

Yüksek oranlar İtalya’nın faiz yükünü artırıp, borçlarını aksatmaya itebilir. Soru işareti olan ise İtalyan borçlarının oldukça uzun vade dolumu süresi kapsamında ne kadar hızlı işleyeceği.

Yüksek oranlar İtalya’nın faiz yükünü artırıp, borçlarını aksatmaya itebilir. Soru işareti olan ise İtalyan borçlarının oldukça uzun vade dolumu süresi kapsamında ne kadar hızlı işleyeceği.

Önümüzdeki günlerde İtalya’yı uçurumun kenarında sendelerken görecek miyiz? Daha doğrusu, uçurumun şimdi olduğundan daha da yakınında görecek miyiz?

Financial Times’da 7 Kasım günü yayınlanan ‘Tehlike Bölgesi’ adlı bir yazıdan: “10 yıllık İtalyan tahvilleri getirileri bir noktada piyasaların sürdürülemez olarak yorumladığı alana, yüzde 6.68’e kadar yükseldi. İşlem yapanlar (Avrupa Merkez Bankası’ndan) müdahale gelmedikçe İtalya tahvil piyasalarının İrlanda ver Portekiz’i acil durum yardımları kabul etmeye zorlayan sıçramaların benzerini yaşayacağı konusunda uyardılar.”

Bunun üzerine kafa yoruyorum, birkaç gözlemimi paylaşayım:

Öncelikle, ortada bir kısırdöngü potansiyeli var; yüksek oranlar İtalya’nın faiz yükünü artırıp ülkeyi borçlarını aksatmaya itebilir. Bu bir gerçek. Soru işareti olan ise İtalyan borçlarının oldukça uzun vade dolumu süresi kapsamında ne kadar hızlı işleyeceği.

İkincisi, Financial Times’ın ortaya attığı soru var: Artan fark gerekli marjinlerde bir artışı tetikler mi, tetiklemez mi?

Ben marjinler konusunu daha geniş bir açıdan ele alırdım. Ekonomistler Andrei Shleifer ve Robert W. Vishny tarafında yazılmış olan arbitrajın sınırlarına dair artık klasikleşmiş çalışmada olduğu gibi.

Anlatmak istedikleri şuydu: Belirli bir aktif varlığın fiyatındaki düşüş, temel kurallar aynı kaldığında, alım ihtimalini prensipte kuvvetlendirse de, o aktif varlığı kaldıraçlı bir şekilde satın alan küçük bir yatırımcı zümresinin varlığı durumunda, aslında kendini kendini güçlendiren bir sürece yol açabilir. Neden? Çünkü maruz kalacakları sermaye kaybı bu yatırımcıları üşüşmek yerine kaçışmaya zorlayabilir.

Bu durumun burada gerçekleştiğini görebiliyorum. İtalyan borcunun çoğu yurt içi oyuncuların elinde tutulabilir ancak bu finans kurumlarını varlıklarını azaltmaya zorlayacak bir marjinde olur. Eğer İtalyan faiz oranları yükselirse bu ellerinde olan tahvillerin değerini düşürür. Demek ki yakın gelecekte işler tepetakla olabilir. Bu, tabii ki, Avrupa Merkez Bankası’nın devreye girip sürece kısa devre yaptırması için bir diğer sebep. Ne haber Mario? Önümüzdeki birkaç gün çok ilginç geçebilir.

Teknik fakiri teknokratlar

Blogcu Atrios Avrupa’nın izlediği politikaları genel bazda ve haklı olarak ‘teknokratik’ olmakla suçluyor. Eschaton da 2 Kasım günü çıkan yazısında şöyle diyor: “Çok hassas ve yüksek eğitimli insanların doğru olanı yapacaklarına dair öyle bir imaj yarattık ki, dünyayı yok ediyor olsalar dahi bu böyle.”

Mesele bunun da ötesinde, bu teknokrat olduğu iddia edilen kişiler fantezilerine ters düştüğü için hem en temel makroekonomi kurallarını hem de tarihin öğrettiği dersleri sistematik olarak yok saydılar. Avrupa Merkez Bankası bir emniyet perisine inanıyor, öyle ki, merkez bankacılığının yüzyıllara dayanan tecrübe birikimine aykırı politikalara iş yapabileceği görüşünde. Bu arada Avrupa politika elitleri de Euro Bölgesi’nin enflasyon hedefleri yükseltilmeden yapılması imkansız bir düzenlemeye muhtaç olduğuna dair delilleri işlerine gelmediği için görmediler.

Ben teknokrat kimdir bilirim; bu insanlar teknokrat değiller. Onlar gerçekleri önyargılarına uysun diye çarpıtan sahte şifacılar. Benzer bir şeyi, bu kadar sivri olmamakla beraber, Obama hükumeti için de söyleyebilirsiniz. Oradakiler de, başkan da dahil, çok teknotratça davrandılar.

Gelgelelim Christy Romer (Başkan Obama’nın eski Ekonomi Danışmanları Konseyi Başkanı) ve ben gibi gerçek teknokratlar başından beri teşvikin yetersiz olduğu ve benzeri konularda doğruları söylüyorduk. Daha etkili politikalara karşı çıkan Hazine Sekreteri Tim Geithner gibiler ise duruşlarını içgüdülerine göre belirliyorlardı, rakamlara göre değil. Rakamlara güvenen insanlar genelde haklı çıktılar. Tam da böyle teknik fakiri sözde teknokratlar tarafından yönetiliyor olmamız sebebiyle başımız bu kadar belada.

ARKA PLAN: AVRUPA

Endişeler artıyor

Ulusal borç krizleri ve Euro Bölgesi’nde durgunluk ihtimaline dair endişelerle kuşatılmış durumdaki iki Avrupa ülkesinde liderlik bazında dramatik değişikliklerin önü açılıyor. İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi 8 Kasım günü istifa etmeyi kabul etti ancak parlamentonun mevcut borç krizini aşmak için Avrupa Birliği tarafından talep edilen kemer sıkma politikalarını onaylamasının ardından. Berlusconi 10 yıllık İtalyan tahvillerinin getirisinin bu ay yavaş yavaş yüzde 7’yi aşmaya başlamasının ardından yoğun politik baskıya maruz kalmıştı. Bu oran pek çok ekonomist ve yorumcuya göre İtalya’yı borçlarını ödeyemeyecek duruma sokacaktı. New York Times’ta 9 Kasım günü çıkan Rachel Donadio ve Elisabetta Povoledo imzalı habere göre “Yüzde 7 sınırı psikolojik bir eşik olarak yorumlandı ama aynı zamanda somut finansal verileri de yansıtıyor. O seviyede borçlanmak İtalya’nın borcunu ödemek için yeni fonlar oluşturmasını güçleştiriyor. Tahvil piyasası analistleri genel olarak rakamı sürdürülemez buldular” deniyor. 6 Kasım günü Yunanistan Parlamentosu, Avrupa Birliği ve IMF’den gelecek 179 milyar dolarlık bir yardımla ilerleme kararı aldı. Ülkenin ulusal borç dertlerine karşı cankurtaran görevi görecek bu yardım, devlet harcamalarında büyük kesintiler yapılması karşılığında verildi. Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu da borç sürecini yürütecek bir geçiş hükümeti atanması durumunda istifa etmeyi kabul edeceğini ilan etti. Yardım meselesi Papandreu’nun
geçen hafta anlaşmayı kabul edip etmemek üzerine referandum çağrısı yapmasının ardından siyasi tansiyonu yükseltmişti. Pek çok ekonomist, halk yardım paketine ret oyu verdiği takdirde sonucun ülkenin iflası olacağında dair endişelerini dile getirdiler. Ancak Papandreu istifasını, Euro Bölgesi yetkililerinden gelen eleştiriler sonrasında iptal etti. Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in yanı sıra eleştiri sahiplerinden biri de bir zamanlar tartışılamaz olan bir konuyu, Yunanistan’ın Euro Bölgesi’nden çıkarılmasını gündeme getiren Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy idi. Borçlar ve olası bir durgunluğa dair endişeler Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Darghi’yi de 3 Kasım günü bankanın gösterge faiz oranını yüzde 1.25 düzeyine indirmesine yol açtı.

İkiyüzlülüğün erdemleri

Söze Mel Gibson’dan bahsederek gireyim. Ne alaka demeyin, gerçekten alakalı. Gibson, 2000 yılında Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na dair ‘Vatansever’ diye bir film çekti (sanırım uçakta izlemiştim). ‘Vatansever’ gösterime girdiğinde New America Vakfı’ndan Michael Lind, filmdeki kimsenin vatanseverliğin ne olduğuna dair bir fikri olmadığı üzerine, unutamadığım bir yazı yazdı. Gibson’ın oynadığı karakter kendi ailesine zarar gelene dek savaşa katılmayı reddedip sonra da kişisel intikamı için savaştı. Vatanseverlikten anladığı bu. Lind’in de dediği üzere, bu vatanseverliğin tam tersi. Vatanseverlik ülkenin iyiliği için fedakarlıkta bulunmaktır, şahsi çıkarların veya amaçların için hareket etmek değil.

Bu noktadan konumuza gelelim: Aynı derecede yanlış anlaşılan ikiyüzlülük konseptine. Bu bakımdan bana da saldıranlar oluyor ama konumuz bunun ötesinde. Kişisel yönü şöyle:

Diyelim ki siz yüksek gelirlere yüksek vergiler ve daha sağlam bir kamu güvencesi ağı isteyen bir profesör veya köşe yazarısınız. Ancak pek çok yerden gelen gelirlerinizle siz de o yüksek gelir grubuna dahilsiniz ve o daha güçlü sosyal güvenlik ağına ihtiyacınız olma olasılığınız düşük. Pek çok kişi bu duruma bakıp size ‘ikiyüzlü’ diyecektir.

Bir durun, konu sadece ben ve bazı delilere dair değil. 2004 seçimlerini hatırlayalım, maalesef ben hâlâ hatırlıyorum. Oldukça çok gazeteci John Kerry’yi ‘samimiyetsiz’ olmakla suçlamışlardı çünkü o fakirlere ve orta sınıfa yarayacak politikalar öneren bir zengindi. Anlaşılan samimi olabilmek için politik görüşünüzün kişisel çıkarlarınızla örtüşmesi lazım. O zaman Mitt Romnet’in adı Bay Samimi olmalı.

Aslında gayet açık olan durumu tarif etmek gerekirse, kişisel gelirinize dezavantajlı politikaları desteklemek ikiyüzlülük değil, uygarca bir erdemdir.

Deliler diyeceklerdir ki, ama sen zengin insanlar kötüdür diyorsun. Aslında hayır, o liberallerin böyle düşündüğüne dair bir sağcı fantezisi. Ben zenginleri cezalandırmak istemiyorum, sadece daha çok vergi ödemelerini istiyorum. Sınıflar arası nefreti körüklemeden de gelirin yeniden dağılımının yanında olabilirsiniz. Aksini iddia edecek olanlar sadece ayrıcalıklarını korumak isteyenlerdir.

Lind’in Mel Gibson üzerine olan yazısı vatandaşlık ve görev kavramlarının ne anlama geldiklerini unutmuş olabileceğimize dair endişelerini ifade ederek bitiyordu. Eğer insanlar kendi çıkarları yerine daha büyük hedefler için çaba serf etmenin ne demek olduğunu anlayamazlarsa menfaat getirmeyen her şey sahtekarlık gibi görünür. O zaman da ulus olarak, hepimiz kaybederiz.

 Star


———————————-
Paul KRUGMAN
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI