Avrupa medeniyetinin depreşen hastalıkları – (Sedat Laçiner)

0
94

Avrupa’nın teknolojik üstünlüğü ve toplumsal-siyasal örgütlenmedeki başarıları olumsuz yönlerinin görülmesini çoğu kez engelliyor. Oysa ki ‘Avrupa’ her türlü aşırılığın ve şiddetin beşiği gibidir.

Avrupa’nın teknolojik üstünlüğü ve toplumsal-siyasal örgütlenmedeki başarıları olumsuz yönlerinin görülmesini çoğu kez engelliyor. Oysa ki ‘Avrupa’ her türlü aşırılığın ve şiddetin beşiği gibidir. Örneğin dincilikte Avrupa Hristiyanlığına pek az ülke yaklaşabilir. Avrupa tarihi onlarca yıl süren mezhep savaşlarıyla doludur. Din veya mezhep uğruna tarihin en kanlı sayfaları bu topraklarda yazılmıştır. Haçlı Seferleri bunun tipik örneğidir. Avrupa’nın yakın tarihi ise bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde daha çok sanayileşme, teknolojik ilerleme ve aydınlanma boyutuyla ele alınmış ve genelde övülmüştür. Oysa ki sanayileşse de, sözde ‘aydınlanma çağı’nı yaşasa da Batı Avrupa medeniyeti aynı hastalıkları ile hayatına devam etmektedir:

 

19. yüzyılda ve 20. Yüzyılın başında, teknolojik üstünlüğü sayesinde kendisini evrenin ve diğer ırkların üzerinde tek hâkim saymaya başlayan Avrupa medeniyeti dinciliği ve mezhepçiliği bir tür bilim-dinine taşımıştır. Avrupa, bilimde ilerledikçe doğanın mucizeleri karşısında küçük bir çocuk gibi sevinip “Tanrı öldü, yaşasın bilim” sevinç çığlıkları atarken, pozitivizm ve Darwinizm sosyal alanda ırkçılığa ve güce tapınmaya dönüşmüştür. Nitekim 1. Dünya Savaşı ve 2. Dünya Savaşı gibi dünyanın en kanlı, en vahşi ve en büyük savaşları her tarihçi tarafından kınanan Ortaçağ Avrupası’nda değil, herkesin öve öve bitiremediği, sanayileşmiş, modernleşmiş ve ‘aydınlanmış’ Avrupa’da meydana gelmiştir. Uçakları, trenleri, parçaladığı atomu, üniversiteleri ve ‘kendine demokrat’ meclisleriyle tüm dünyanın gözünü boyayan Batı Avrupa, bu başarılarının hemen yanı başında gaz odaları, fırınladığı Yahudileri, Çingeneleriyle eski hastalıklarıyla uğraşmaya devam etmiştir. Alman Nazizmi, İtalyan Faşizmi ve aynı dönemin diğer ırkçılıkları dünyanın teknolojide ve ekonomide en ileri ülkelerinde hayat bulabilmiştir. Demek ki salt teknolojik ve iktisadi kalkınma insani kalkınma için yeterli değildir.

 

Elbette biz de dâhil, dünyanın diğer ülkelerinde de istenmeyen olaylar yaşanmıştır. Halklar birbirlerini katletmişlerdir, işkence ve eziyetler yaşanmıştır. Ancak tarih bizlere gösteriyor ki, hiçbir kıta kan akıtmada ve sistematik nefrette Avrupa’nın eline su dökemez. Tarihçilerin hesaplamalarına göre savaşılan yıllar hesaplandığında Avrupa’nın savaşları tüm dünyanın toplam savaşlarından bile fazladır.

 

***

 

Avrupa ülkeleri, günümüzde daha çok 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki haliyle ele alındığından çok sesli ve çok renkli toplumlar olarak bilinmektedir. Oysa ki diğer kültürlere ve ırklara tahammülsüzlük çok eski bir Batı Avrupa hastalığıdır. Bunu anlamak için Osmanlı ile Batı Avrupa’yı kabaca karşılaştırmak bile yeterlidir. Osmanlı çökerken bünyesindeki tüm toplumlar kendi dillerini konuşuyordu, kendi dinlerine inanıyordu. Osmanlı İslam’ın lideri bilinmesine rağmen tebaasının önemli bir kısmı Hıristiyan ve Yahudi idi. Aynı dönem Batı Avrupa imparatorluklarına bakarsanız Hıristiyanlık dışında diğer dinlere yaşama hakkı vermedikleri kolayca görülecektir. 1918 Almanyası’nda veya Fransası’nda kayda değer bir Müslüman azınlık yoktur. Akdeniz’in güneyi tamamen Müslüman olmasına rağmen ne İtalya’da, ne de İspanya’da Müslümanlar azınlık olarak dahi yaşama şansı bulamamışlardır.

 

Sözün özü ırkçılık da, dincilik de kadim bir Batı Avrupa hastalığıdır. Avrupalı özünde kendisini rengiyle, ırkıyla ve diniyle tanımlar. Ne kadar laik olursa olsun bu anlayış kültürel genlere iyice yerleşmiştir. 2. Dünya Savaşı felaketinden çıkarılan çok kültürlü Batı deneyiminin ne kadar başarılı olacağı ise henüz belli değildir. Özellikle 11 Eylül’den sonra adeta hortlayan dincilik ve ırkçılık şimdilerde ekonomik krizlerle beslenmekte ve tehlikeli boyutlara doğru yol almaktadır. Bu bağlamda mesele Norveç’te Anders Breivik’e veya Almanya’da birkaç Nazi hayranı katile indirgenemeyecek kadar mühimdir.

 

Irkçılık tüm Avrupa’da yükseliş içinde. Elbette bundan rahatsız olan ve eskiye dönmek istemeyen Avrupalı sayısı da az değil. İlginç olan ise Avrupa’nın kadim hastalıklarını yenmede Türkiye’ye büyük görevlerin düşüyor olması. Bu anlamda Türkiye’nin olası bir AB üyeliği depreşen eski hastalıkların tedavisinde hayati bir rol oynayabilir. Elbette Avrupa devletleri de tedavi olmayı isterse.

Star

———————————-
Sedat Laçiner
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI