Atatürk Atatürkçülüğün/Kemalizmin dışında değil! – (Osman Can)

0
109

BU yılki 10 Kasım’da yeni ve tuhaf bir Kemalizm dalgası yaşadık. Müsebbibi ise Kemalizm’in yıkıcılığına en fazla mazur kalanlar…

Kemalizm’in 1937 yılından itibaren anayasal ilkelere dönüştüğü ve bugüne kadar tüm parti kapatma kararlarının, siyasal yargılamaların, darbelerin, işkencelerin, asimilasyonların, başörtüsü, imam hatip zulümlerinin gerekçesi olduğunu herkes biliyor.

BU yılki 10 Kasım’da yeni ve tuhaf bir Kemalizm dalgası yaşadık. Müsebbibi ise Kemalizm’in yıkıcılığına en fazla mazur kalanlar…

Başbakanımız Atatürk’ün millet anlayışının günümüze ışık tuttuğundan ve bu anlayışın 1920 meclisinde somut bir şekilde tezahür ettiğinden başlayıp, yine 1921’de “millete efendilik olmaz” demek suretiyle “müstakbel” idarecilere yol gösterdiğini söylüyor. Cumhuriyetin bu millet anlayışı üzerine kurulu olduğu,çok renklilik, birlik, kardeşlik ve dayanışma üzerinde yükseldiği”, “1940’lardan sonra ortaya çıkan asimilasyon, ret ve inkâr politikalarının, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine olduğu kadar, Atatürk’ün millet tarifine de bütünüyle aykırı olduğu” sapması da özel bir ilgiyi hak ediyor. Buna medyada Atatürk ve Atatürkçülüğün aynı şey olmadığını anlatma çabaları eşlik ediyor.

Bir Bakanımız Avrupalılara bu yeni Atatürk’ü anlatma misyonunu üstleniyor, Ergenekon Davası’nın Atatürkçü düşüncenin gerçek sahibine, yani millete teslim etme süreci” olduğunu buyuruyor. “Atatürkçülük nedir?” diye batılıların kafasında uyanma ihtimali bulunan soruya ise verdiği cevap çok daha çarpıcı: “Atatürkçü düşünce demokratiktir, Atatürkçü düşünce özgürlükçüdür.”

Bunları duyduktan sonra kafalar ciddi bir şekilde karışmış olmalı.

Nasıl karışmasın ki:

Mustafa Kemal’in ülkeyi 1914 ile birlikte ateşe atan İttihatçı geleneğin dışında olmadığını, Kurtuluş Savaşı’nın 1919’da başlamadığını, ondan önce Anadolu’da toplumun örgütlenmeye ve direnmeye başladığını, 1920’deki “millet” tasavvurunun Mustafa Kemal’e ait olmadığını, aksine, 1924 ile birlikte ilk fırsatta Mustafa Kemal ve ekibi tarafından yok edildiğini, asimilasyon ve inkârın 1940’lı yıllardan sonra değil, 1925’ten itibaren Mustafa Kemal ve ekibinin siyasal ve hukuksal politikalarının temel esaslarından birini oluşturduğunu, dolayısıyla Cumhuriyetin çok renklilik, birlik, kardeşlik ve dayanışmanın dışında, ırkçılık, inkâr ve asimilasyon üzerine kurulu olduğunu, 1930’larda “millet”ten kastın Çankaya gibi steril mekan seçkinlerinden ibaret olduğunu herkes biliyor.

Osmanlı’da var olan siyasal ve kültürel çeşitliliğin, muhalif dernek ve partilerin, kadın hareketlerinin bu dönem ortadan kaldırıldığını, liberal, sosyalist, demokrat, ademi merkeziyetçi, kadın haklarını veya inanç özgürlüğünü savunan hareketlerin ve muhalefetin bastırıldığını ve yok edildiğini; 1839’dan itibaren Anadolu insanın aşina olduğu demokratik seçimlere ve çok partili hayata 1925’le son verildiğini de biliyor. Bilmeyenler dün ve bugün Neşe Düzel’in Mehmet Alkan ile yaptığı röportajdan öğrenebilir.

Tüm faşizmlerin ortak özelliklerinden olan ve Türkiye’nin 88 yıllık tarihine eşlik eden, militarizm, kadın ve gençlerin ideolojik doğrultuda mobilizasyonu, geleneksel dinlerin yerine sivil din inşası, sosyal Darwinizm, cumhuriyet sistemine entegre edilmiş radikal laiklik, korporasyonlarla iş ve mesleki hayatı denetim altına alma ve sınıf farklılıklarını yok sayma, genç kuşaklara ideolojik sadakat yemini, ırkçılık ve aşırı milliyetçiliğin 1938 öncesi pratikler olduğunu da herkes biliyor.

Kemalizm’in kâmil manada faşizme evrilmemesinin nedeni, İslam’dan sırt çevrilerek yürütülen batılılaşmanın batıda karşılaştığı “otomatik” olumlu tepki, devletin güçsüzlüğü ve 1944’ten sonra faşizmin yenilmesidir. Ama bu durum, İtalyan ve Alman faşizmleriyle 3. Dünya “cumhuriyetçi” diktatörlüklerinin prototipi olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Bu sistemin adının Kemalizm olduğunu ve Kemalizm’in 1940’lardan sonra üretilmediğini, aksine Mustafa Kemal’in sağlığında yazılan kitaplarda, parti tüzük ve programında yer aldığını ve ondan bağımsız olmadığını da herkes biliyor. Hatta Kemalistler çok daha iyi biliyor. Kemalizm’in 1937 yılından itibaren anayasal ilkelere dönüştüğü ve bugüne kadar tüm parti kapatma kararlarının, siyasal yargılamaların, darbelerin, işkencelerin, asimilasyonların, başörtüsü, imam hatip vs zulümlerinin gerekçesi olduğunu, Kemalizm ve Atatürkçülük arasındaki farkın “doz” ayarından kaynaklandığını da, başta AK Parti aktörleri ve siyasal tabanı olmak üzere, herkes biliyor.

Türkiye’de bugün demokrasinin gelme ihtimali doğmuşsa, bunun Kemalizm’e rağmen gerçekleştiğini de herkes biliyor.

Türkiye ani bir hafıza kaybı yaşamadığına ve bilim dünyası bu söylemi ciddiye alıp “faşizan demokrasi” veya “özgürlükçü faşizm” gibi hokus-pokuslar üretmeyeceğine göre, bu gerçekler karşısında bu dalganın veAtatürkçü düşünce demokratiktir, özgürlükçüdür” denmesinin, başka anlamı olmalı diyesi geliyor insanın.

Bu da başka bir yazının konusu…

Toplum sözleşmesi

Basında yer aldığına göre Meclis uzlaşma komisyonunda yeni anayasanın tam bir mutabakatla çıkması için görüş istenecekler listesi geniş tutulmuş. Bunlar arasında 14 bin 593 dernek olduğu gibi, “yüksek yargı organları, genelkurmay başkanlığı, başbakanlık” gibi kurumlar da yer alıyor.

Bir kere “toplum sözleşmesi” niteliğinde olması gereken Anayasa konusunda “en geniş mutabakat”ın “kurumlar” ile ilgisi nedir? Demokrasilerde anayasa kurumlar sözleşmesi mi, ki kurumsal mutabakattan söz edilebilsin? CHP’nin “kurumlar mutabakatı” konusundaki şerhi yalnızca “yürütme” organlarıyla, yani AK Parti’nin “ele geçirdiği kurumlar” ile sınırlı. Gerisiyle sorunu yok.

Demokratik ülkelerde anayasa toplumsal irade üzerine inşa edilir. Yeterli veya mutlak, ama toplumsal mutabakat, anayasal düzen ilkelerini üretir ve bu ilkeler temelinde kurumlar ve organlar yaratılır! Yani kurumlar Anayasa yapan değil, anayasa tarafından yapılan organlardır. Bu demokratik anayasa yapımının olmazsa olmaz ilkesidir.

Birkaç sene önce AK Parti Ankara’daki kurumlar direncini aşmak için sorunları “kurumlar mutabakatı” yoluyla çözmekten söz etmişti. Bugün aynı söylem, aynı aktörlerce, ama kurumsal direnişten artık söz edilemeyecek bir dönemde tekrarlanıyor. Bu sağlıklı bir gelişme değil.

Kurumlar mutabakatı, bürokrasinin daha önce askeri darbeler yoluyla yaptığını bu defa “meşru bir meclis” eliyle yapmasının altın tepside sunulmuş fırsatıdır. Bir bakıma adı konmamış, içselleştirilmiş, “normal”leştirimiş bir Kemalizm’e, Neo-Kemalizm’e açılan kapının anahtarıdır.

Star

———————————-
Osman Can
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI