Ana Sayfa Kategoriler Haberler Atasoy Müftüoğlu ile Hasbihal

Atasoy Müftüoğlu ile Hasbihal

0
Atasoy Müftüoğlu ile Hasbihal

12. Anadolu Buluşması’nda bir Hasbihal gerçekleştiren yazar Atasoy Müftüoğlu, “Bugün bizim, İslam toplumlarının yapısal, tarihsel, kronik, patolojik ve gerçek sorunlarını konuşmamız gerekir” dedi.

Yazar Atasoy Müftüoğlu, 12. Anadolu Buluşması’nın 3. gününde (15 Ağustos 2017 Salı) “Ahlak” üst başlığıyla bir Hasbihal gerçekleştirdi.

Müftüoğlu konuşmasında şunları dile getirdi:

“Bu etkinlik ‘İslam dünyasının güncel sorunları’ başlığını taşıyor. Bu güncel sorunlara gelinceye kadar, bizlerin, İslam toplumlarının yapısal sorunlarını, tarihsel sorunlarını, kronik sorunlarını, patolojik sorunlarını, gerçek sorunlarını konuşmamız gerekir. Çünkü güncel sorunlar “geçici sorunlar, aşılabilir sorunlar” gibi bir intiba uyandırıyor. Günübirlik sorun, aşılabilir sorundur. Hâlbuki bugün geldiğimiz noktada yüzleşmeye cesaret edemediğimiz için, sorunları biriktirdiğimiz için, onlarla yüzleşmediğimiz için bugün bu sorunlar aşılamayacak bir noktaya gelmiştir. Onun için asıl konuşulması gerekenler; yapısal sorunlar, tarihsel sorunlar, kronik sorunlar, patolojik sorunlar olmalıdır.

Biz, herhangi bir sorun söz konusu olduğunda kolaycı bir çözümleme yaparak, bunların hep dışarıdan kaynaklandığını söyleriz. Dışarıdan kaynaklandığını söylerken de bir başka kolaycılığı seçmiş oluruz. Bu bize bir mağduriyet dili ve söylemi kazandırır. Mağduriyet dili ve söylemine yaslanarak aynı zamanda bir mazeret de bulmuş oluruz.

Hâlbuki bugün çok samimi bir şekilde ifade edelim ki, bugün karşı karşıla bulunduğumuz ağır sorunlarla ilgili olarak hiçbir mazeretimiz yoktur. Önce bu sorunları konuşmaya cesaret etmek gerekir. Bu sorunlar dışarıdan kaynaklanan sorunlarımız olduğu kadar içeriden kaynaklanan sorunların bizi bu noktaya getirmiş olması da kuvvetle muhtemeldir. Bunun için bu tür etkinliklerin çok daha derin çözümlemeler yapmak üzere kendilerini yeniden kurmaları bugün çok büyük bir önem arz ediyor. Çünkü bu tür etkinlikler çoğu kez izleyicilere bilgi kazandırmak amacıyla yapılıyor. Ama bugün bilgiden çok daha fazla bir şeye ihtiyacımız var. Bu bilgiden, ilgiden kastım ansiklopedik bilgi, maddi bilgi, teknik bilgi bağlamında kastediyorum. Bizim yeni bir bilinç ufkuna çok şiddetle ihtiyacımız var. Daha doğrusu kendimizi yenilemeye ihtiyacımız var.

Umudu hak etmemiz gerekir

Şöyle bir anonim söz ya da dize var; ‘Kader isteyene yol gösterir, istemeyeni ise sürükler.’

Biz şu anda kelimenin gerçek anlamı ile sürükleniyoruz. Ancak biz gerçeklerle yüzleşmediğimiz için, daha doğrusu maalesef gerçeklerle yüzleşmek zor olduğu için sürekli olarak çok romantik, ütopik bir dil kullanırız. Bu dil sürekli olarak, bu dil etrafında toplananlara teslimiyetçi bir iyimserlik telkin eder. Umuda hakkınızın olması için, her şeyden önce gerçeğin farkında olmanız gerekir. Umuda istikakınızın olması gerekir. Umut üzerine spekülasyon yapmak kolaydır. Umudu hak etmemiz gerekir.

Bugün umudu hak edip etmiyor oluşumuz üzerinde ne yapmak zorundayız? Yeni değerlendirmeler yapmak zorundayız. Türkiye’de yaşıyoruz, Türkiye’den hareketle, önce söyle bir çözümlemeye ihtiyacımız var. Hayata doğduğumuzda önce kapitalist, seküler, liberal bir gerçekliğe doğuyoruz. Yani yabancı bir iklimde dünyaya geliyoruz. Yabancı bir iklime gözlerimizi açıyoruz. Yabancı bir varoluşun içine gözlerimizi açıyoruz. Ve kendimizi idrak ettiğimiz andan itibaren gerçek hayatta kapitalist kavramlar, kurumlar, yapılarla, ilişki biçimleriyle karşı karşıya geliyoruz.

Bu şu anlama geliyor; biz hayata doğar doğmaz İslam’a yabancılaşmış bir şekilde doğuyoruz. İslami anlamda kısıtlanarak, sınırlandırılarak, baskılandırılarak dünyaya geliyoruz. Çünkü içine doğduğumuz toplumda ya da düzende bütün referanslar bize ait olmayan referanslar. Ve fakat biz onlarla zamanla ünsiyet peyda ederek aynılaşıyoruz. Ne anlamda aynılaşıyoruz? Kapitalist dünya görüşünde, seküler dünya görüşünde, liberal dünya görüşünde aynılaşıyoruz.  

Yani biz Müslümanlar olarak hayata ontolojik bir mağduriyet, ontolojik bir bağımlılık ve ontolojik bir yaralanmışlıkla çıkıyoruz. Ancak bu hayat tarzı içinde aynılaştığımız için, bu yabancılaşmayı fark etmiyoruz. Yani bu yabancılaşma bizi dehşete düşürmüyor. Örneğin, hiçbir şekilde ‘sekülerizmin İslam dünyasında işi ne, İslam toplumunda işi ne’ diye bir soru sorulmuyor. Yani entelektüel anlamda bir feryadı figan yükselmiyor. Çünkü sekülerizmin İslam toplumlarına ithal edilmesi ve ilka edilmesinden daha büyük patoloji yoktur.

Ama bugüne gelinceye kadar ne düşünce hayatımız ne kültür hayatımız ne ilahiyat hayatımız, sekülerizimin bizimle uzaktan yakından, yani kendi bağlamı içinde bir yeri olabilir. Yani tamamen Avrupa kültürleri ya da kültürü bağlamı içinde bir yeri olabilir. Ama bunun İslam dünyası toplumlarında asla ve katta ve hiç bir gerekçe ile karşılığı olamaz. Mesela, bir Müslüman hayata algısal ve zihinsel özürlü olarak çıkmamış olsa, her şeyden önce kapitalist bir hayat tarzına karşı tepki göstermek zorundadır. Çünkü kapitalizm; ekonomik ahlaksızlığın, vicdansızlığın, merhametsizliğin, ekonomik sömürgeciliğin adıdır. Bir Müslümanın ekonomik ahlaksızlıkla aynılaşmasından daha vahim bir şey tasavvur edilemez.

Ama bugün biz bu tür bir ahlaksızlıkla içi içe yaşıyoruz. Bu uzlaşmaların İslami bağlamda kesinlikle bir açıklaması yoktur. Biz kapitalist seküler, liberal dünya görüşüyle aynılaşıyoruz. Bu sistem bizi sömürgeleştiriyor ve bizi aynı zamanda kültürel bir soykırıma tabi tutuyor. Hepimiz şu anda kültürel bir soykırımdan geçmiş varlıklar olarak buradayız. Çünkü İslami referansların nasıl hayata ve tarihe yeniden kazandırılması gerektiği konusunda hiç bir çabamız yoktur. Modern zamanlarda İslam’ın ontolojik meşruiyeti reddediliyor. İslam’ın ontolojik meşruiyetinin yeniden toplumlara kazandırılması konusunda hiç bir gün hiçbir çalışma yapılmadığını size dehşetle söylemek isterim. Eğer aranızda böyle bir çalışma yapıldığına ilişkin bilgisi olan varsa beni uyarsın.”

Hamaset, sizi gerçeğe yabancılaştırır

Atasoy Müftüoğlu’nun konuşmasından diğer bazı satırbaşları şöyle:

-İslam’ın ontolojik ve epistemolojik durumuyla ilgili bir proje şu anda yoktur.

-Bize İslam’ın bireysel dindarlık şeklinde bir maneviyat olduğu telkin edildi.

-İslam’ın tek bir hükmünün bile özgür olmadığı bir toplumda yaşamamıza rağmen kendimizi İslami düzende yaşıyormuşuz gibi bir yanılsamayla yaşıyoruz.

-Bireysel dindarlığa ikna edildiysek bir sorun yok…

-Büyük özgürlüklerin temelini sömürücüler elinde tutuyor.

-Öykü anlatmak kolaydır, ama bizim bir öykümüz yok. Önce öykü anlatmak zorundayız.

-Kültürümüz ödünç alınmış, kurucu bir kültürümüz yok.

-İçinde yaşadığımız dünyada sekülerizmin dokunulmazlığı var, İslam’ın güvencesi yok.

-Vahiy hayatımız bu dünyada tamamıyla kayıtsızdır.

-Hamaset sistematik bir şekilde yükseliyorsa, o ülkede tefekkür uçuruma doğru yuvarlanıyor demektir.

-Hamaset sizi gerçeğe yabancılaştırır.

-Yeni uyuşturucularımız var, mesela 15 Temmuz…

15 Temmuz müthiş bir şey olmasına rağmen aradan bir yıl geçti, fakat hâlâ hesaplaşılmadı. Bu darbeyi hazırlayan nedenlerle ilgili tek bir cümle kurulmuş değildir.

Türkiye bir darbeyi bertaraf etmiştir ama düşünsel, entelektüel, ideolojik, politik, kültürel saldırılara cevap veremiyor. Bunlara cevap veremeyince hamasete sığınıyor.

-Bizim geleneğimizde yüzeysellik var. Kuklacıyla uğraşmaz, hep kuklaya kafa yorarız.

-Araştırma merkezlerimiz, büyük fikir adamlarımız olsaydı, İslam’ın nabzını tutacak seviyede bir durumumuz olsaydı, bu darbe gerçekleşemezdi.

-Kendimizi ilkesel temelde tanımlayamıyoruz, çünkü ilkelerimiz yok. ‘Üstad böyle diyor, bu zat böyle diyor’ diyoruz

-İslam dünyasında hukuki, ideolojik bir meşruiyet yoktur. Karizmatik meşruiyet vardır, bunun da İslam’da bir karşılığı yoktur.

-Bugün umutsuz konuştum. Ama umut, gerçeği gördüğünüz gün başlar.

15 Temmuz nasıl uyuşturucu?

Ulusallaştırma, dini semboller aracılığıyla tahkim ediliyor. Artık bayraklı camilerimiz var. İki sözcükle tutunuyoruz hayata; ezan ve bayrak… 21. Yüzyıla söyleyecek doğru dürüst sözümüz yok. Bunun için de ne zaman bir şey söyleyecek olsak, ‘bir zamanlar…’ demeye çalışıyoruz.

-Bir seferberlik içinde olduğumuz doğru, ama şunun bir cevabı olmalı; Gazze’ye yiyecek yardımı yapabiliyoruz, ama siyasal yardım neden yapamıyoruz? Kudüs için ancak şiirsel yardımda bulunabiliyoruz.

-İslam dünyasında dayanışmayı gerçekleştiremiyoruz. Çünkü ulus devleti kutsallaştırıyoruz. Bu da hamaseti beynimize nüfuz ediyor.

-İslam’ın bir hükmünün bile özgür olmadığı bir dünyada mezhepçilik sürekli tartışılıyor.

-Mezhepçilik, ehli sünnete vurgu yapan bir söylem var. Ama İslam’ın kendisi yok.

-Her Müslümanın, her türlü bencilliğin bir putperestlik olduğunu bilmesi gerekir.

-Gelenek bütünüyle kötü değil, ama geleneği din haline getiremeyiz.

-Neden Kur’an-ı Kerim’den bir değer sistemi, bir paradigma, bilgi felsefesi çıkaramıyoruz.

-Yüzlerce menkıbe dinliyorsunuz, ama gerçek hayata dokunacak kaç cümleniz var. Burada konuştuklarımız kimsenin umurunda olmuyor.

-Şunu da kabul edelim ki istismara açık bir beynimiz var, yüzyıllardır kandırılıyoruz. Peygamberin siyasi hayatı hakkında bir felsefe çıkaramıyoruz. Hâlâ sakalı şerif konuşuyoruz.

-Siyasiler büyük kitleleri arkasından sürükleyen, din alıp satan bir zatı ziyarete gidiyor. Yarının tarihçisi bunu okuduğunda diyecek ki: bunlar helaki çoktan hak etmiş…

-Ümmet gerçek anlamda bir kez hac etmiş olsa İsrail bu hayasızca tahakkümünü gerçekleştiremez.

-Bizim yeni bir dile ihtiyacımız var. Bu yeni dili içe doğru bir hesaplaşma yapmamız gerek, acilen bir tarih felsefesi yapmalıyız.

15 yüzyılda ulema, mehdinin padişah olduğunu düşünüyor ve kıyameti bekliyor. Kıyameti bekleyen bir ulemanın tarih felsefesi çıkarması mümkün olabilir mi? Aynı ulema o dönemde misvak kullanmayı tartışıyordu.

-Demokrasinin başlangıcı tarihin bitişi olmuştur. Şu anda demokrasi bir put… Bir Müslüman yazar demokrasiye tek bir cümle eleştiri yazamıyor.

Bize gelmeyin, kendinize gelin!

-Gençlere tavsiyemiz: Bize gelmeyin, kendinize gelin!

-Siz, bizim gibi ihtiyarları takip etmek zorunda değilsiniz.

-Akıllı telefonlar bizim yerimize de düşünmeye başladı.

-Hiçbir medeniyet kendi başına var olamaz. Müslümanlar karşılaştıkları toplumlarda kendilerine uygun olanı aldılar, o topluma faydalı olacak şeyleri verdiler. Ne zaman ki kendi içine kapandılar, o zaman çökme başladı.

-Şu anda zihin dünyamızda tel örgüler var. Bunlardan biri ulus devlettir.

-Hiçbir ulus devlet asimilasyona başvurmadan hayatını sürdüremez, asimilasyon büyük zulümdür.

-Sömürgecilerin düşünmemizi istemediği şeyleri düşünerek yola çıkmalıyız.

-Sömürgeciler İslam’ın ontolojik durumunu düşünmemizi istemiyor.

-‘Neden her şeye, her türlü müdahaleye maruz kalıyoruz?’ sorusuna cevap aramalıyız. Bir irade ortaya koyarsanız, direnişe geçerseniz, bilinçle hareket ederseniz, maruz kalmazsınız.

-Mağdur konuşamaz. Çünkü paradigmalar savaşını kaybetmiştir.

-Dünya bu paradigmaları dayatırken biz hiçbir paradigma üretemedik.

-10 gün önce, önde gelen âlimlerimizden biri 15 Temmuz’un Fransız Devrimi’nden daha büyük olduğunu yazdı. Bu, müthiş bir akıl tutulmasıdır. Biz şu anda hâlâ Fransız Devrimi’nin ilkelerini kullanıyoruz.

-Gittiğimiz her yerde, ilk görülen boş araziye devasa camiler dikiliyor. Bu camilere destek veren insanların akıl gerektiren büyük projelere destek verdiğini gördünüz mü?

-Bizim her şeyden önce zihinsel yardıma ihtiyacımız var. Entelektüel bir devrim için bunun bir başlangıç olmasını diliyorum.

Hasbihalin videosu: