Ana Sayfa Kategoriler Dosyalar Artık Dış Politika İç Politikadır

Artık Dış Politika İç Politikadır

0
Artık Dış Politika İç Politikadır

İslam coğrafyasında son birkaç aydır olağanüstü olaylara şahitlik etmekteyiz. Halklar, başlarında demoklesin kılıcı gibi asılı duran tiranlardan bıkmışlığın verdiği sıkıntı ile onur ve izzet mücadelesi sergilemektedirler.

  Hırsızlığa, yoksulluğa, yoksunluğa, peşkeşe, talana, hortuma… isyan yükselten İslam Coğrafyasında yaşayan halkların bu mücadelelerini nasıl anlamalıyız? Bu konuyu emperyalizme karşı uzun soluklu bir mücadelenin sürdürücülerinden olan ve fikir ve düşünceleriyle gençliğin anlama ve algılama düzeyine yadsınamayacak katkı sağlayan araştırmacı-yazar Ahmet Özcan’la konuştuk… Sorularımıza verdiği doyurucu bilgilerle beraber, olayın perde arkasını ve bu arkaplandan sonra nasıl hareket edeceğimize dair stratejik çözümlemelerle de ufkumuza enginlik kazandırdı. İlgiyle okuyacağınız bu söyleşiyi istifadelerinize sunuyoruz…

BÜYÜK ORTADOĞU NEREYE?

Yaşadığımız şu aylarda İslam coğrafyasında gelişen değişim ve dönüşüm hareketlerini nasıl anlamalıyız? 

Dünya sistemi, son yirmi yıldır yeni bir düzen arayışında. Sistemin büyük güçleri arasında tartışmalar ve pazarlıklar henüz bitmiş değil. Olan biteni tek cümleyle özetlersek; Anglosakson Yahudi Cephesi, içindeki fraksiyonlarla birlikte ön alıp dünyanın stratejik bölgelerine yığınak yapıyor. Bu hamle, “entegre edilmemiş boşluk” olarak tanımladıkları Akdeniz-Avrasya hattı boyunca bütün kritik geçiş güzergahlarında sürüyor. Buralar esas itibariyle İslam coğrafyası ve bu nedenle kriz, İslam’la Batı arasındaymış gibi görünüyor. Oysa 20. yüzyılın iki dünya savaşında olduğu gibi, kriz hala Batı’nın bitmeyen iç savaşını ifade ediyor. Bu bağlamda, son gelişmeler dahil, son yirmi yılın bütün gelişmelerini bu çerçeve içinde okumak gerekir diye düşünüyorum.

Son olaylar ise Batı’nın iç savaşının bizim coğrafyamızda yansımalarından biri, Anglosakson Yahudi Cephesi’ndeki bir kanadın Avrupa-Rusya ve Çin’i bölgede enterne etme çabası olarak görülebilir. Ama durum sandığımızdan da karışıktır aslında. Çünkü bu cephe içinde rakip sayılan Avrupa-Rusya-Çin ve İran’la ittifak içinde olan güçler de var. Dolayısıyla, bütün eski tanımlamaların yetersiz kaldığı yeni durum ve güç bileşenleri ile de karşı karşıyayız.

Küresel finans-kapital ile konvansiyonel devletler, ABD ile İngiltere, ABD ile Avrupa, ılımlı Yahudilikle radikal Yahudilik, soğuk savaşçılarla yeni düzenciler, imparatorlukçularla- liderlikçiler… Bir dizi Batı içi fraksiyon kıyasıya rekabet içinde… Her yeni durumda bunların ittifakları, birbiriyle ilişkileri değişiyor. Taşlar yerine oturmuş değil ve kesin olarak söyleyeceğimiz tek şey, olan biteni bütünüyle yönlendiren tek bir iradenin olmadığı… Süreç, 20. yüzyılın düzenlerinin tasfiyesine dönüktür. Ki, bu düzenler aslında Osmanlı mülküne kondurulmuş birer gecekondudan ibarettir. Bugün eski rejimler yıkılırken ve bu yıkım esnasında tabir caizse filler çarpışırken karıncalara çeşitli imkânlar ve fırsatlar çıkıyor. Şimdi bu geçiş dönemi boşluklarını değerlendirerek kendi talep ve çıkarlarına kullanmak isteyen Türkiye ve İran gibi ikincil güçler için önemli bir zemin oluşuyor. Değişim ve dönüşüm bundan sonra olacak…

Stratejik olarak en kritik sorun, Türkiye ile İran’ın ortak bir çizgide, mezhepler üstü ve İttihad-ı İslam temelli bir vizyonla, emperyalist güçleri bölgeden atacak derin bir işbirliği içinde hareket etmesidir. Bu işbirliğine Arap seçkinlerini de katıp, bölgemizin kaderini bu büyük tarihsel akılla belirlemeye çalışmak, en önemli gelişme olacaktır. Böyle bir tarihsel fırsatı kim geri teperse, ister Türkiye, ister İran, ister Araplar, o geçmişteki Fatımiler gibi, Batı’nın yeni Haçlı işbirlikçisi olarak tarihe geçecektir.

Bana göre, İslam dünyası, özellikle Fars-Arap ve Türk-İran rekabetini bölgemizde değil, gidip Batı’da, Avrupa içlerinde sürdürmelidir. Bölgede barış, Batı tarlasında hesaplaşma; ortak jeopolitik formül bu olmalıdır… Bu formül, uzun vadede Batı’nın Müslümanlaşmasını da sağlayacaktır.

Kitle hareketlerini tetikleyen sebepler nelerdir?

Dünyanın her yerinde doğru ve kararlı bir çalışmayla ve iyi bir zamanlamayla her tür sorunu büyük çaplı değişimlerin tetiği yapacak kitlesel manipülasyonlar yapmak mümkündür. Bu objektif gerçek, bizim coğrafyamızda çok daha fazla geçerlidir. Zira yeteri kadar tarihsel çelişki, etnik ve mezhebi gerilim ortamı, ekonomik nedenler mevcuttur. Bu olaylarda her ülkenin ortak nedeni bellidir, zalim diktatörlükler. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın ortak yapımı bu rejimler, aslında birer mafya örgütlenmesidir. Kimi sosyalist, kimi kapitalist, kimi sözde dinci veya bilmem ne görünümlü, ama hepsi de Batı’nın çıkarları ve dolayısı ile İsrail’in güvenliği temelinde var olan işbirlikçi oligarşilerin diktaları… İşte genç nesillerin başını çektiği bu isyanların temel kalkış noktası, bu oyuna “Artık yeter!” denmesidir.

Oyunun iç yüzü ise oldukça karışıktır aslında. I. Dünya Savaşı’nın galipleri olan İngiltere ve Fransa arasında paylaşım hala bitmemiştir; zira İngilizler Sykes-Picot Antlaşması’na riayet etmeyip petrol alanlarına el koymuştur.

20. yüzyıl boyunca İngiltere-ABD ve İsrail eksenine karşı bölgede Fransa’nın farklı bir politikası hep göze çarpmıştır mesela. Derin Avrupa ile Protestan Batı’nın iç savaşı, bizim tarlamızda sürmüştür. Dolayısı ile bölgemizdeki kitle hareketleri dün olduğu gibi bugün de bu çelişkilerle birlikte değerlendirilmelidir. Son isyanların da bundan bağımsız olduğunu düşünmüyorum. Ama bu ayaklanmaların yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Aksine halkları işin içine katan her gelişme, prensip olarak iyidir. Ve orta ve uzun vadede bu coğrafyada bir irade kendi kaderine hükmedecekse, bölgedeki soğuk savaş ve hatta 20. yüzyıl kalıntısı bütün rejimlerin tasfiyesi hayırlıdır. Bunu sağlayan kitle kalkışmasının kendiliğinden veya operasyonel olması, basit bir teferruattır. Önemli olan sonuçtur. Sonucun halklarımız adına hayırlı olması için uğraşmak eylemleri tetikleyen nedenlerden daha önemlidir.

Tunus’ta başlayıp Ortadoğu’nun büyük bir kısmında yaşanan bu ayaklanmaların domino etkisi oluşturmasını nasıl okumalıyız?

İsyanların birbirine mutlaka moral etkisi olmuştur. Ama bence her ülkenin ayrı ayrı koşulları, nedenleri ve iç-dış tesir odakları var. Olaylara farklı güçlerin karşılıklı hamlesi olarak baksak ta, farklı ülkelerin benzer sorunlarının biriktirdiği fay kırılmaları olarak değerlendirsek de sonuç aynıdır.

Bir dönem, bir yüzyıl, bir statüko düzeneği yıkılıyor. Ve yeni sayfalar açılıyor. 20. yüzyıl boyunca neredeyse her on yılda bir büyük çaplı değişimler ve devrimler olmuştur. Şimdi 2010–2020 yılları arasında da benzer bir sarsıntı dönemi yaşayacağız gibi…

Sorun şu ki, bir şekilde bu sarsıntıların ABD ve Avrupa’yı da içine almasını sağlayacak manipülasyonlar keşfetmek gerekir. İç savaşlarını bizim tarlamızda sürdürenlere iç savaş ihraç etmek en önemli politik görevdir. Domino etkisi asıl o zaman söz konusu edilebilir.

Ortadoğu’da onca baskıcı rejimler yıllarca yönetimdeyken bu ayaklanmalar neden şimdi? Zamanlamasını nasıl değerlendirmeliyiz?

Filozoflar “zamanın ruhu” kavramını çok tartışmış… Diyalektiğin yasasıdır; nicel birikimle nitel değişimler gerçekleşir. Demek ki, biriken sosyal enerji tam şimdi patlamanın eşiğine geldi. Bence en önemli faktör, yeni nesiller. Babalarının yaşadığı korkulara tanık olmayan, bu nedenle Hz. Musa gibi, firavun düzenlerinden korkmayan ve korku duvarının aşılabileceğini gösterecek basit ama tarihsel adımlar atabilen gençler, bu patlamaların asıl kahramanlarıdır. Zamanın ruhu herhalde yeni Musaların kalbiyle birlikte attığı için, şimdi isyan olabildi…

Uzun vadede ABD ve Avrupa halklarının gençliğine de el atıp, oradaki ‘Musa’ları da kendi firavunlarına karşı ayaklandırmanın yollarını bulmalıyız… Küresel kapitalist-emperyalist sistem, ancak o zaman çökecektir. Zamanın ruhu, işte o vakit insanlığın ruhu olacaktır. İnsanlığın ruhu, Allahın ruhudur. Çünkü İblis insana güvenmemiş; ama Allah insana güvenmiş ve emaneti vermiştir. Bu emanete sahip çıkmanın tam zamanıdır. Zira şeytanlar yine hadlerini çok aşıp insana tahakkümde şımarıklık ve pervasızlık boyutunda mesafe aldılar. Batılı halkların vicdanını, insanlık damarını uyandırmak, en önemli fikri çabamız olmalı… Ey insanlar, demeliyiz; “21. yüzyıla yemin olsun ki, hüsrana doğru gidiyorsunuz… Bu kadar tefeci, bu kadar kredi kartı, bu kadar ahlaksızlık, bu kadar zulüm ve haksızlık… Artık yeter! Kendinize gelin, bu dünya, bu hayat şekli insana yakışmıyor. İnsanı insanlığından çıkartıyor. Bu alçak dünyayı hak etmiyoruz. Bunu değiştirmek elimizde ve hep birlikte başka bir dünya kurabiliriz.” İnsanlığa mesajımız işte budur. Küresel barbarlığa karşı küresel insanlık devrimi… La ilahe illalah’ın 21. yüzyıldaki tefsiri bu olmalı… Ortadoğu devrimleri -Allah göstermesin- şeytanların müdahalesiyle şimdilik başarısız kalsa bile, bu evrensel devrim çağrımız sürmeli…

Ekmek ve özgürlük talebinin öne çıktığı bu ayaklanmalar bir isyan mı devrim mi ya da neye tekabül ediyor?

Bu hareketler 20. yüzyılın veya III. Enternasyonal sonrası görülen klasik devrimci kitle hareketlerine benzemiyor. Ortak bir lideri, ideolojisi, örgütü yok… Kahramanı yok… Kelimeyi sevmem ama post-modern bir durumla karşı karşıyayız. Tunus ve Mısır, tam bir sivil itaatsizlik devrimi gibiydi. Ama Libya, Suriye, Yemen gecikmiş feodal hesaplaşmaların ve stratejik bölgesel dinamiklerin de rol aldığı daha farklı bir süreç izliyor. Buralarda belki iç savaş ve parçalanma tehdidi ile daha zor ama daha köklü devrimler olacak.

Sorun şu ki, devrilen belli ama “Deviren nedir, gelen nedir?” sorusu belirsiz. Muhtemelen bu değişimlerin adı sonra konulacak… Talepler meşru, haklı ve evrensel değerleri içeriyor, dolayısı ile isyanların taleplerine uygun değişimler gerçekleşince tarihe büyük Ortadoğu devrimleri olarak yazılacaktır.

Bu hareketler Ortadoğu’yu nasıl şekillendirecek?

Birçok analist, Büyük Ortadoğu Projesi’nden bahsediyor. Bence ortada bir proje yok. Veya her emperyalistin başka bir projesi var. Bu çok da önemli değil… Bence gavurun niyetini bir kenara bırakıp, Türkiye önderliğinde büyük bir emperyal entegrasyon tasarlamamız gerekiyor. İşte ona proje diyebiliriz. Büyük Avrasya veya Birleşik Milletler Birliği ya da Adalet Birliği diyebiliriz mesela…

Gâvurun ortaya attığı her kavramı çok matah bir şeymiş ve de onlar hâşâ tanrıymış gibi tartışıp durmak yerine, kendi insanlık idealimizi, bölgesel ve küresel projelerimizi isimlendirip tartışmalıyız. Evrensel hukukla, Osmanlı millet sistemini mezceden yeni bir formülle bütün insanlığa, özellikle de ortak tarihi ve coğrafi tecrübesi olan bölgemiz halklarına yeni bir dünya kurmayı teklif etmeliyiz.

Adalet, hürriyet ve hukukun üstünlüğü tek ortak şiar olmalı. Müslümanlar, Hıristiyanlar, Siyonist olmayan Yahudiler, ladiniler, Agnostikler velhasıl her inanç ve meşrepten topluluğun içinde yer alabileceği bir büyük şemsiye açmalıyız. Bu son hareketlerin, böyle bir proje için büyük bir fırsat oluşturduğunu düşünüyorum. Bunun dışında gâvur projeler umurumda bile değil… Halklarımızın da umurunda olduğunu sanmıyorum… Önemli olan bizim ne istediğimiz ve ne istemediğimizdir. Beyinlerimizi buna yoralım…

Kendimize ve halklarımıza güvenelim. Bu, Allah’a güvenmek demektir… Emperyalistler, büyük güçler, şu, bu… Ne yapmaya çalıştıklarını elbette takip edelim, bilelim… Ama tarihi şeytanlar değil, insanlar yapar, şeytanlar sadece bozar…

“İktidarlar İslamcıların eline geçerse” korkusu paranoya mıdır yoksa sahici bir korku mudur? Ortadoğu İslamcıların eline geçerse, sonuç ne olur?

Bu Haçlı korkusudur. Mümkün olsa da bu korkuyu derinleştirsek… Daha da artırsak… Tabii ki bütün iktidar bu toprakların asıl sahiplerinin olacak. Onlar İslamcı, Fundamentalist, Şeriatçı türünden öcü kavramlarıyla insanlığı ve aslında kendilerini korkuta dursun, bir gün hepsi saygıyla veya korkuyla, halklarımızın ve kuracağımız adil ve özgür düzenlerin önünde eğilecek, çocuklarımızın ayaklarını öpecek.

Bizim ülkelerimizdeki Haçlı tohumu bazı unsurların da aynı korkuyla refleks verdiğini bilerek tekrar ediyorum; bizden korkanlar, Müslümanlardan korkanlar, işiniz çok zor, zira artık hep korkularınızla yaşayacaksınız. Çünkü artık sadece Müslümanlar iktidar olacak. Biz de hep tekrar edeceğiz, İslam’dan korkan insan değildir!

Çünkü insanlığın İslam’dan daha evrensel, daha özgürlükçü, daha medeni ve daha insani başka bir kurtuluş yolu yoktur! Varsa çıkarsınlar da görelim… Gördüklerimiz ise, yani son 300 yıldır berbat ettikleri bu dünyaysa önerdikleri bu alçak ve zalim dünyalarını biz istemiyoruz. Her şeylerini, bütün kavramlarını, modellerini, sistemlerini, ideolojilerini alıp defolup gitsinler… Topraklarımızdan da, insanlıktan da ellerini çeksinler… Onlardan öğrenecek hiçbir şeyimiz yok! İç hesaplaşmalarını gidip evlerinde halletsinler. Halklarımızı rahat bıraksınlar. Gölge etmesinler bize… Bizden korkmaya da devam etsinler! Çünkü er veya geç oralara da gideceğiz. Endülüs’ün, Osmanlı’nın yarım bıraktığı işi tamamlayacağız.

Halk isyanlarında Türkiye’nin uyguladığı politika doğru mu?

Türkiye, bölge halklarının çıkarına olacak her gelişmeyi desteklemeli. Tek ölçümüz, halkların özgürleşmesi… Bunu sağlayacak her adım doğrudur ki, bu olaylarda önemli ölçüde doğru bir siyaset izlenmiştir. Ama resmi bağların, yani eski rejimden kalma küresel mükellefiyetlerin sıkıntı yarattığı durumlar da olmuştur. Ama bizler halk olarak artık devleti ve hükümeti bütün bölge halkları lehine daha kararlı, daha cesur ve daha müdahaleci olmaya zorlamalıyız. Özellikle silahlı kuvvetleri hükümetin bu siyasetinin arkasında koruyucu bir güç olmaya teşvik etmeliyiz. Mavi Marmara katliamı sonrası ordu susmasaydı, İsrail çetesi çoktan dağılmıştı. Aynısı Afganistan, Irak ve Lübnan için de geçerli, Balkanlar için de…

Türkiye, güvenlik, refah ve ideal temelinde bölgesel entegrasyonunu tamamlayabilir. Bu da aydınlar, ordu ve milli sermayenin ortak bir hedefte toplanmasıyla mümkündür. Bu süreç, Türkiye’nin ordusunun, aydınlarının ve orta sınıflarının da değişmesini sağlayacak bir doğrultuda yönetilmeli. Zira artık dış politika, iç politikadır. Bu bağlamda, bütün muhalefet partileri dâhil, siyaset, sivil toplum, iş dünyası, aydınlar ve ordunun ortak bir idealde toparlanması için, bölgemizdeki gelişmeleri kullanmalıyız.

Bundan sonra iç çelişkilerimiz, sadece emperyal vizyon tariflerimiz temelinde söz konusu olmalı. Yeni düzenimiz için önce Batı’ya mı yoksa Doğu’ya mı yönelmeliyiz? Bölgemizde entegrasyon mu, konfederasyon mu, birlik mi kurmalıyız? Bölge halklarıyla eşit vatandaşlık mı, millet sistemi ile mi bir arada yaşamalıyız? Askeri endüstriyel temelde mi, tarımsal ticari temelde mi ortak pazar oluşturmalıyız? Avrupa ve Amerika’nın iç savaşını mı, dini ve sosyal dönüşümünü mü desteklemeliyiz? Latin Amerika, Çin, Hindistan politikamız ne olmalı? Rusya parçalanmalı mı, kontrol altındaki bir partnere mi dönüştürülmeli? Şiilik ve Sünniliği nasıl entegre ederiz, vb. vb.

İç siyaset artık bu ve benzeri sorulara verilecek cevaplar ekseninde şekillenmeli. Bu doğrultuda partiler olmalı. Velhasıl, Türkiye’nin yürüttüğü doğru politikaların bu şekilde bir devamı da olmalı. Bizlere düşen iktidarları sürekli buna zorlamaktır.

“Model Türkiye” tartışması var; bunun gerçekliği var mı?

Türkiye, iç değişimini kansız gerçekleştiren, halkı sürece demokrasi içinde katabilen; tarihsel ve İslami kökleriyle doğal bir süreçte barışan bir değişim modelidir. Tabii ki bunu ihraç etmelidir.

Bütün bölge halkları, sadece Arap kardeşlerimiz değil, Balkan halkları, Orta Asya, hatta Latin Amerika bile Türkiye’yi ilgiyle izliyor, imreniyor, özeniyor, seviyor. Bunda en önemli sebep, insanlığa meydan okuyan Siyonist çeteye bir küçük “van münit” demiş olmaktır. Bütün sihir işte bu söz ve duruşta gizlidir.

Davos’tan önce de sonra da gezdiğimiz onlarca ülkede bizzat bu değişimi, Türkiye’ye olan bakış açısındaki müthiş farkı gözlemlemiş biri olarak söylüyorum; kim ne masal anlatıyorsa anlatsın, bu olay bize şunu gösteriyor: İnsanlık mert, doğru, adil ve cesur bir ses arıyor. Bu sesi kimden duyarsa ona kulak kabartıyor. Onun her şeyini sevmeye başlıyor. İster Yunanistan, ister Makedonya, ister Sırbistan, ister Suriye, Mısır, Libya olsun, hepsinde gözümüzle gördüğümüz temel saik işte bu idi.

Demek ki, Türkiye’nin tek reel gücü Müslüman ve Osmanlı damarından beslenen adalet ve hürriyetin sesi olmak! Ekonomik, askeri ve siyasi güç, bu duruşun meyvesi olarak gelecektir. Bu nedenle, yaşanan değişim, iktidar partisinden, devletten, bir ideolojiden bağımsız olarak, hepimize, bütün millete ait bir tarihsel silkiniştir. Ve böyle de devam etmelidir. Gerçekten bu sürecin herkesin siyasi kimliğinden bağımsız olarak sahiplenebileceği bir zeminde ilerlemesi için uğraşılmalıdır.

Türkiye modeli, zalimlere kafa tutabilen, mazlumların yanında yer alabilen, modern, Müslüman, demokratik ve büyük bir ülke demektir! Bundan sonra, demokrasinin de aşil topuğu bu zemindir. Yani artık hükümetler, bu modele hizmet ettikçe halkın desteğini alır, aykırı düşerse alaşağı edilir…

Amerika ve Batı Dünyası mı ayaklanmaları yönlendiriyor yoksa bu güçler hazırlıksız mı yakalandı?

Ben prensip olarak hiçbir şeyi şeytanların yönlendirdiğine inanmam. Kötülük sadece bizim zaaflarımızdır. ABD, Yahudilik, Batı… Bunlar insanlığın zaaflarından beslenen kanser hücreleridir. Tek başlarına hiçbir şeydirler. Ama bizim zaaflarımız, tamahkârlıklarımız, dünya malına düşkünlüğümüz, bencilliğimiz, kontrolsüz ihtiraslarımız, zalim ve sefil yanımız, bu pespaye barbar güçlerin insanlığa musallat olmasına sebep olmaktadır.

Onların parası, silahları, teknolojisi, fikirleri, neleri varsa, dikkat edin, aslında onlara ait değildir, onların icadı değildir, onların malı değildir. Hepsi insanlığa aittir, “biz”e aittir. Kapitalist sistem, bizim zaaflarımız sayesinde ayakta durmaktadır. Onlara ait tek şey, şeytani kurnazlıktır, kendilerine ait olmayanı kendilerininmiş gibi kullanabilmektir. Bu olayları elbette ki yönlendirmeye çalışıyorlar. Belki de bizzat onlar organize ediyor. Bence hiç önemli değil, Allah bazen şeytanlar eliyle de insanlığa yardım eder.

Ölçümüz basittir: Kendine ve halklara güven. Halkların önünü açan her rüzgâr iyidir. Bu manada halklarımızı Batı destekli zalim diktatörlüklerden kurtaran her operasyon ilahi müdahaledir. Bundan sonra da daha özgür ve adil düzenler kurmaları için çaba göstermemiz gerekir. Ama bu çabayı göstermeyip yeniden Batıcı düzenlerin kurulmasını seyredersek, bu batının gücünü değil, bizim zaafımızın düzeyini gösterir. Hepsi bu…

 

Değişen dengede İsrail’in konumu ne olur?

 

İsrail diye bir devlet yoktur! Dolayısı ile bir konumu da yoktur. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Anglosakson gücün Arapları ve petrolü kontrol etmek için Rusya’yla beraber uydurduğu İsrail isimli bu zalim formül, artık reel politik açıdan da geçersizdir. Oradaki çocuk katillerinin aşırılıkları, muhtemelen İsrail yok edildikten sonra da bölgedeki denklemde yer alabilmenin pazarlığı içindir. Ama halklarımız buna da asla müsaade etmeyecektir. Siyonistler, işledikleri suçların hesabını teker teker verecektir!

Önümüzdeki 10 yıla kadar İsrail isimli sözüm ona bir devletin kalmaması için uğraşmamız lazım. Bölgemizde bu habis urun sökülüp atılması gerekir. Batı ajanı Siyonistler sevdikleri Batı ülkelerine göç etmeliler. Geri kalanlar ise bölge halklarının kuracağı büyük entegrasyona uyum sağlasın. Bunun dışında hiçbir formüle razı olunmamalıdır.

 

I. Dünya Savaşı’ndan sonra şekillenen haritaların yeniden çizilme durumu söz konusu olabilir mi?

 

Batı’nın değişmez planı, kendisini bütünleştirirken, kendi dışındaki dünyayı sürekli bölmek, parçalamaktır. İslam dünyasını da Haçlı alışkanlığıyla mezhebi ve etnik bölünmelerle kontrol etmek istemektedir. Bu çerçevede tabii ki Pakistan’dan Fas’a kadar Şii-Sünni farklılığını, bazı etnik sorunları sürekli kışkırtarak ülkeleri bölme tehdidiyle oyun çevirmektedirler.

Bu son gelişmelerde de elbette kafalarında yeni haritalar vardır. Mesela benim de kafamda ABD’yi 30 ülkeye, İngiltere’yi 12 ülkeye, Fransa’yı 7, Rusya’yı 5 ülkeye bölecek haritalar var. Bu işler öyle kafadan planlar yapmakla olmuyor. Halklar, neyi istiyor ve hak ediyorsa o olur. Bu manada haritanın emperyalistler tarafından yeniden çizilmesine müsaade edilmemelidir. Aksine, haritadaki bütün sonradan eklenmiş çizgiler kaldırılmalıdır.

Bizim haritamız, İspanya’dan Çin’e kadar olan bütün coğrafyadır ve burada hiçbir başka güç istemiyoruz!

Elbette ki gâvurun aklında yeni böl-yönet politikaları, yeni etnik-mezhebi çatışmalar, yeni ajan devletçikler bulunmaktadır… Bölgedeki bütün devletleri daha küçük birimlere bölüp bir biriyle sürekli çatışan Afrika kabile düzenine çevirmek istemektedirler. Hiçbirine müsaade etmemeliyiz. Bütün ayrılıkçı, mezhepçi ve hizipçi akımlara prensip olarak karşı çıkmalıyız.

Aslında unutulmamalıdır ki, bölgemizde Osmanlı sonrası var olan bütün devletler gayrı meşrudur ve bunlar, hepsini ifade eden tek bir büyük şemsiye yapı kurulana kadar, idare edeceğimiz geçici yapılardır. Biz bunları dahi hazmedememişken yeni hiçbir bölünmüş devletçiği kabul etmemeliyiz.

Aksine her durum ve şartta, her bölgede daima bütünleşme, birleşme, entegrasyon ve birlikleri savunmalıyız. Balkan Birliği, Asya Birliği, Afrika Birliği, Kafkas Birliği, Hindistan Birliği, Ortadoğu Birliği gibi… Ve hepsinin kalpgahı “payitaht”, yani Türkiye’dir… İşte bunu sağlayacak her gelişme iyidir; bunu bozacak her akım, fikir ve gelişme kötüdür. Ölçümüz bu olmalıdır ve Batılı güçleri de buna göre değerlendirmeliyiz. Bizim gerçek ülkemizin kurulmasına hizmet edecek bir politika güdüyorlarsa işbirliği yapabiliriz, aksi ise resmi olarak müttefikimiz olsalar bile karşı durmalıyız. Dünyaya, bölgeye ve dış siyasetimize bakışımızın özü bu olmalıdır.

Tarihi; bir hayali, ideali ve hedefi olan “maceracı ruhlar” yapar, realistler sürdürür. Bu özelliğiniz yoksa boş konuşuyorsunuz, boş işler içindesiniz demektir. Allah, boş şeylerden yüz çevirin diyor. Kendi kaderinizi elinize alın, nefislerinizi değiştirin, o zaman ben de sizinleyim, diyor. Bugün olaylara, gelişmelere bakıp ta sürekli dış güçleri abartan, komplocu, tuhaf yargılarla ama fiilen seyirci olarak değerlendirenler, boş işler içindedir. Aslolan süreci doğru okuyup aktif destek vermek, devrimleri desteklemek, hem Türkiye hem de kardeş ülkelerdeki değişimi sonuna kadar gitmesini sağlanmasına katkıda bulunmaktır. 20. yüzyıldan kalma batıcı-pozitivist-totaliter bütün rejimlerin yıkılması, Kemalizm, Baasçılık, Ulusalcı faşizm gibi zehirli ideolojilerin personeliyle birlikte tasfiyesi ve halkların önünü açan yeni düzenlerin kurulması, bu sürecin en temel dinamiğidir.

Geleceği kuracak olan irade, işte bu sürecin içinden ve bu dinamiklerden çıkacaktır.

Bize zaman ayırıp sorularımızı cevapladığınız için teşekkür ederiz…

Özgün İrade Dergisi / Mayıs Sayısı

haberdurus.com sitesinden alıntılanmıştır.