Arap meseleleri ve Türkiye – (Abdullah Muradoğlu)

0
147

Neo-con çevrelerle ilişkili düşünce kuruluşlarından mütevellit “Neo-Osmanlı geliyor” söyleminin bu rahatsızlığı kaşıdığı aşikar.

Arap dünyasında Türkiye`ye yönelik sempati dalgasının esmesinin bazı Arap entelektüellerini rahatsız ettiğini biliyorduk.

Neo-con çevrelerle ilişkili düşünce kuruluşlarından mütevellit “Neo-Osmanlı geliyor” söyleminin bu rahatsızlığı kaşıdığı aşikar.

Türkiye`ye olduğundan fazla bir büyüklük atfedilmesi hoşumuza gitse de Arap entelektüel çevrelerde “Neo-Osmanlı” söylemi farklı algılara yol açabiliyor.

Mesela “Zaman” gazetesinde okuduğuma göre Bahreyn`de yayımlanan “Ahbar El Haliç” gazetesinde “İran ve Türkiye`ye ne oldu?” başlıklı yazısında Seyid Zehra ana hatlarıyla şu yorumları yapıyor:

BİR: Türkiye ve İran arasında Arap dünyasına yönelik olarak bir nüfuz çekişmesi var.

İKİ: Her iki ülke de kendilerine özel sebep ve etkenlerden hareketle bölgede liderliğe oynuyor ve bölge konularının belirlenmesinde en büyük söze sahip olmalarının uygun olacağını düşünüyor.

ÜÇ: Her iki ülke bu amacı gerçekleştirmek ve doğal olarak kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde bölgeye nüfuzlarını yaymak için stratejik ipuçları belirlediler.

DÖRT: Arap bölgesinin geçen yıl yaşadığı ve hâlâ yaşamaya devam ettiği gelişmeler İran ile Türkiye arasındaki bu rekabeti açık ve aleni siyasi bir çekişmeye dönüştürdü.

BEŞ: Türkiye ve İran`ın Arap dünyasına ilişkin liderlik emelleri kabul edilemez. Arap bölgesinin konularını İranlılar ve Türkler değil bizler belirleriz.

* * *

Türkiye`nin Araplara rağmen Arap dünyasına liderlik etmek gibi bir emeli olduğunu düşünmek yanlış.

Türkiye Arap devrimlerini destekliyor ve başta Irak ve Suriye olmak üzere yakın bölgesindeki gelişmelere son derece duyarlı.

Duyarlı olması için Bahreyn`den, Kuveyt`ten, Katar`dan, BAE`nden çok daha fazla sebebi var.

“İnsani” ve “ahlaki” faktörleri saymıyorum bile.

“Filistin” ise sadece Arap dünyasının değil İslam dünyasının ortak meselesi.

İslam dünyasının meselelerini “Arap meseleleri” olarak görmek doğru bir yaklaşım değil.

Herkesin İslam dünyasının hakettiği konuma ulaşması için elini taşın altına sokması lazım.

Türkiye de gücü nispetinde bunu yapıyor.

Seyid Zehra`nın yaklaşımının Arap kamuoyunun Türkiye`ye duyduğu sempatiyle örtüştüğü kanaatinde değilim.

* * *

Arap entelektüellerin Türkiye`nin yapıcı ve olumlu çabalarından alınganlık duymaları gerekmiyor.

Arap denizinin göbeğinde yaşayan Filistinlilerin özgürlük mücadelesi 60 yıldan fazladır sürüyor..

Suriye`de Esed rejimi “Arap” ve “Türkmen” kardeşlerimizi öldürmeye devam ediyor.

Keşke Seyid Zehra, gereksiz yere Türkiye`yi çekiştirmek yerine, mesela Ürdün-Suriye sınırında bir “insani yardım koridoru” yahut “tampon bölge” oluşturulması için Arap hükümetlerini harekete geçmeye çağırsaydı.

Şu an için en acil ve en yakıcı konu bu.

Suriye halkı “Arap Birliği”nin derde deva olmayan girişimlerinden ümidini kesmiş durumda..

Laf değil, icraat bekliyor..

Esed rejiminden kurtulmak için yabancı güçlerin(Batılıların) müdahalesini bile sineye çekmeye hazır.

Arap entelektüelleri kalemlerini ilkin bu ayıbın ortadan kalkması için kullansalar daha doğru olmaz mı?

Keşke kırılan testi olsaydı..

“Testi kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur” diye bir laf vardır, bizimkisi aynı hesap.

Ateş düştüğü yeri yakıyor ama hiç olmazsa başka ocaklara ateş düşmesin diye çığlık atıyoruz.

Esenyurt`ta bir alışveriş merkezi inşaatı şantiyesindeki çadırlarda çıkan yangında 11 işçi kardeşimiz hayat
ını kaybetti.

Sivas`lıydılar, Tokat`lıydılar, Ordu`luydular, Muğla`lıydılar, Bartın`lıydılar, Van`lıydılar, Bitlis`liydiler.

Aynı yemeğe kaşık sallıyorlar, aynı çadırlarda yatıyorlar, aynı türkülere eşlik ediyorlardı.

Hepsi de alınteriyle geçimlerini sağlayan tertemiz gurbetçi kardeşlerimizdi.

İnsan hayatının bu kadar ucuz olmaması gerekiyordu.

İşçi çalıştıranların bu kadar sorumsuzca davranmamaları gerekiyordu.

Bu kadar denetimsizlik olmaması gerekiyordu.

Oysa Meclis`te “İş Sağlığı ve Güvenliği” yasa tasarısı uykuya yatırılmış bekliyormuş.

Herşeyi tartışıyoruz ama kaçırdığımız şeyler insanlarımızın hayatıyla yakından ilgili olunca hepimiz sorumluyuz.

İş Sağlığı ve Güvenliği yasa tasarısının bir an önce hayata geçirilmesi şart.

Bu vesileyle kot taşlama işçilerini yakından ilgilendiren “silikozis” de meslek hastalığı olarak tanınmalı.

Bu konuda da bir kanun teklifi verilmişti.

Milletvekillerini bu kanun teklifine duyarlı olmaları çağrısında bulunmuştuk.

Silikozis`den şimdiye kadar 60`dan fazla işçi öldü, 600`üne silikozis tanısı konuldu.

Makinelere bağlı olarak yaşamlarını sürdüren bu insanlarımıza sahip çıkılmayacak mı?

Sesimizi duyan var mı acaba?

Stratfor`la temas etmenin riskleri..

Bazen düşünce kuruluşlarıyla istihbarat kuruluşları, muhbirlikle muhabirlik içiçe geçebiliyorlar.

İstihbarat kuruluşları nüfuz edemedikleri alanlara düşünce kuruluşları aracılığıyla girebiliyorlar.

“Star” gazetesinden Taha Kıvanç`a göre “Stratfor” böyle bir işlev görüyormuş meğer.

Bakın ne diyor:

“Güzel bir tezgâh bu Stratfor aslında; karşılarına gelecek CIA`den biriyle asla konuşmayacak insanları, `Biz özel bir araştırma kurumuyuz` diye yaklaşılabilir kılmış ve konuşturmuşlar. Sonra da öğrendiklerini yüksek meblâğlarla `abone` ettikleri istihbarat örgütlerine rapor etmişler… Ne güzel, değil mi?”

Taha Kıvanç`ın verdiği bilgilere bakarsak “Stratfor”un kurucusu George Friedman ve eşi Meredith` meğer “Neo-Çılgınlar” tayfasının birer elemanıymış.

Stratfor yazışmalarında adı geçirilen Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörü Dr. İbrahim Kalın uzun yıllar Amerika`da yaşayan bir akademisyen.

Dolayısıyla Stratfor ve benzeri kuruluşların niteliklerini ve Amerikan dış politikasında oynadıkları rolleri bilmesi gerekenlerin başında geliyor.

Görevi itibariyle düşünce kuruluşlarıyla temas etmesi de normal.

Dr. İbrahim Kalın`ın Stratfor`la temas etmesi “mahrem bilgi paylaşımı” anlamına gelmiyor.

Zaten bu tür bir bilgi paylaşımının gerçekleştiğine dair emareler de yok sözkonusu yazışmalarda.

Kurduğu normal ilişkileri ambalajlayıp Stratfor`a pazarlamak isteyen açıkgözler olmuş anladığım kadarıyla.

Stratfor gibi düşünce kuruluşlarıyla temas etmek riskli tabii ama hangi düşünce kuruluşu bu riskten azadedir ki?

Devlet görevlilerinin düşünce kuruluşlarıyla görevleri gereği kurdukları ilişkilerde bu tür riskleri gözardı ettikleri düşünülemez.

Herhalde “Devlet aklı” buna izin vermez.

 Yenişafak

———————————-
Abdullah Muradoğlu
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI