Anayasalar ve Kürt sorunu – (Osman Can)

0
119

Osmanlı’nın merkezileşmesine batıda direnenler ile doğuda itiraz edenler arasında bir temel fark vardır: Doğudaki direniş feodal niteliktedir ve merkezde aşiret reisleri vardır.

Rejim aslında siyasal seçkin sınıfın iktidarını sürdürmeye odaklı. Kürt siyasal hareketi de aynı kaderi paylaşıyor. Kürt sorunu merkeziyetçi ulus devlet siyasetinin bir meselesi ise, aynı siyasetin dilinden, anayasal düzeninden ve düşünce biçiminden kurtulmak çözümün ilk adımıdır. 

KÜRT Sorunu devletin merkezîleştirilmesiyle başlayan bir sorun. Çökmekte olan Osmanlı Devleti’ni kurtarmak için bürokrasinin devleti merkezileştirme çabası, yerelin ve farklılıkların merkezden atanan memurlar tarafından sıkı bir şekilde denetlenmesini ve yerelin hareket serbestîsini ortadan kaldırmasını beraberinde getirir. Buna karşı başlayan direnişlere 19. yüzyılda milliyetçi akımların ivme kazandırması kaçınılmaz bir sonuç.

‘Şaki’den ‘bölücü’ye uzanan isyan

Osmanlı’nın merkezileşmesine batıda direnenler ile doğuda itiraz edenler arasında bir temel fark vardır: Doğudaki direniş feodal niteliktedir ve merkezde aşiret reisleri vardır. 1806’da Babanzade Abdurrahman Paşa isyanıyla başlayıp, 1818 Zaza aşiretleri, 1839 Garzan, 1843 Bedirhan, 1919 Şeyh Mahmut Berzenci, 1921 Koçgiri, 1925 Şeyh Said, 1930’da sona eren Ağrı isyanları ve son olarak 1937 Dersim isyanıyla son bulan onlarca Kürt isyanının bu çerçevenin dışında değerlendirilmesi pek mümkün değil.

Milliyetçilik akımlarından çok az etkilenen ve Osmanlı’nın çokuluslu anlayışıyla pek sorunu bulunmayan bu eski direnişlerde homojen bir Kürt ulusu yaratma, ideolojik kodlama ve benzeri modern ulus devletlerin yıkıcı hastalıklarına pek rastlanmaz. Bu nedenle 1937 Dersim katliamıyla sonuçlanacak bu isyanlarda merkezileşen ve süreç içinde ulus devlete dönüşen iktidar yapısı ile ona karşı geleneksel özerkliğini korumaya çalışan Kürt aşiretleri karşı karşıya gelir. Modern ulus devlet kendi muadili bir güçle çatışmıyor. Bu nedenle hasmını “şaki”, “asi” veya “gayri medeni” olarak nitelendirebiliyor. Temizleme hareketleri “asayişin tesisi”, “takriri sükûn” olarak tanımlanıyor.

Ancak 1960’lardan itibaren modern eğitim sürecinden geçen ve milliyetçiliğin ağırlıklı olarak sol versiyonlarından yoğun bir şekilde etkilenmiş olan eğitimlilerin isyanına şahit oluyoruz. Bununla Kürt hareketi, yerel ve feodal karakterden arınarak, kendi içinde üniter, ideolojik, kuşatıcı ve milliyetçi bir niteliğe bürünmeye başlıyor.

Kemalist yapının muadili

Ona bu karakteri veren en önemli etken, Kemalist cumhuriyet ideolojisinin kendisidir. Cumhuriyetin ulusalcı ve tepeden inmeci ideolojisi 1950’lerden itibaren sol hareketleri belirlediği gibi, 1960’lardan itibaren Kürt siyasal hareketini de tanımlıyor. Kürt siyasal aktörleri okumuşlar arasından, ağırlıklı olarak Siyasal ve hukuk mezunları/öğrencileri arasından çıkıyor. Bu niteliği nedeniyle yalnızca Türk hegemonya araçlarına karşı değil, “şeyh”, “ağa”, “molla” gibi feodal unsurlara karşı da savaş açılıyor. Hatta öldürülmeleri teşvik dahi edilebiliyor. Türk soluyla aynı dünya görüşünü, davranış biçimini ve siyasal stratejiyi paylaşan yeni Kürt siyasal hareketi, 1990’lardan itibaren milliyetçilikte karar kılıyor.

Kemalist siyasal yapının bu defaki hasmı aslında kendisiyle aynı dili kullanan muadili bir ulusal hareket. Bu nedenle devletin kullandığı etiketler de sınıf atlıyor; örneğin artık “bölücü” veya “terörist” gibi sıfatlar kullanılıyor, mücadele “Devletin milletiyle ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğünü sağlama” mücadelesi oluyor.

1920’lerin ortalarından itibaren “Türk” unsuruna dayandığını iddia etse de, rejim yalnızca devleti sevk ve idare eden bir siyasal seçkin

sınıfın ve ekonomik uzantılarının iktidarını süreklileştirmeye odaklı bir yapıydı. Kürt siyasal hareketi de son yıllarda aynı kaderi paylaştığı yönünde ciddi kuşkulara neden oluyor. Bu nedenle tarihe karışmakta olan ulus devlet anlayışının varlık krizinden etkilenmesi ve tarihin dışına itilme riskine maruz kalması kaçınılmazlaşıyor. Kürt sorunu modern ve merkeziyetçi ulus devlet siyasetinin bir sorunu ise, aynı siyasetin dilinden, anayasal düzeninden ve düşünce biçimlerinden kurtulmak, sorunu çözmenin ilk adımı olabilir. Basta hükümet olmak uzere tüm siyasal aktörlerin buna dikkat etmesi gerek.

Yeni Anayasa’ya doğru

Baskın Oran, Lozan Barış Antlaşması’nın Kürt sorununun çözümünde bir çıkış noktası olabileceğini yıllardır anlatıyor. Bu antlaşma çok önemli, zira hem halen yürürlükte, hem hâlihazırda ilk demokratik Anayasası yapılmaya çalışılan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni uluslararası arenada yaratan antlaşmadır, hem de 1876 Anayasası’nda da var olan hakların önemli bir kısmını Türkiye’deki tüm farklılıklara tanıyor. Örneğin Antlaşma’nın 39. Maddesi’ne göre Türk tebaasının gerek özel, gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili, kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulamayacaktır. Aynı m addeye göre Türkçe’den başka dil ile konuşan Türk vatandaşlarına yargı önünde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için gerekli kolaylıklar gösterilmesi zorunludur.

1876 Anayasası hiçbir etnik kimliğe referans vermeden Osmanlı uyruğundan söz etmekte, inanç, kültürel çeşitlilik, anadilde eğitim ve resmi dilin dışında diğer dillerin resmi yazışmalarda kullanılması konusunda Lozan Antlaşması’na yakın hükümler içermekteydi. 1921 Anayasası ise 1876 Anayasası hükümlerini reddetmiyor, bunun da ötesinde merkeziyetçi devlet anlayışına mesafeli durarak, muhtemelen Mustafa Kemal’in Kürtle

re verdiği özerklik sözünün Anayasal zemini sunuyordu. Lozan’ın 1921 Anayasası döneminde imzalandığını ve yürürlüğe girdiğini hatırlarsak, bu metinlerin birbirlerini tamamladıklarını kabul edebiliriz. Sonrası ise çok açık. 1924 Anayasası’yla birlikte 1921 Anayasası yürürlükten kaldırılıyor. Irkçılık ile birlikte dinin toplumsal yaşamdan kazınması anlayışı kısa sürede devlet politikasına dönüşüyor. 1961 ve 1982 darbe anayasaları ile birlikte yaratılan siyasal yapının uygulamaları birçok sorunla birlikte, Kürt Sorunu’nu da bugünkü noktaya taşıyor.

Yeni Anayasa sürecine girerken, önümüzde iki net tercih duruyor. Ya 1920’ler ve 30’ların siyasal anlayışı ve bunlara dayanan darbe anayasal düzenlerinde ısrarcı olacağız. Ya da bu karanlık dönemden kurtulup, geçmişin kabullerinden ve korkularından arınmış, geleceğe güvenle bakan bir anlayışla inşa edeceğiz. Tüm göstergeler, son günlerdeki havaya rağmen, ikinci tercihin açık ara önde olduğunu gösteriyor.

Star Gazete

———————————-
Osman Can
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI