Anadolu Platformu Hak ve Özgürlükler raporu

0
91

Anadolu’nun her noktasında faaliyet gösteren ve Anadolu Platformu’na üye 33 Sivil Toplum Örgütü tarafından onbinlerce insanla görüşülerek hazırlanan Hak ve Özgürlükler Raporunu okuyucularımızla paylaşıyoruz.

 Raporun hazırlanmasına katkıda bulunan kuruluş ve çalışma yaptıkları iller: Aksa Eğt.ve Day.Vakfı-Fatih/ISTANBUL – Bülbülzade Eğt.Sağ.ve Day.Vakfı/GAZİANTEP – Malatya Meşale Eğt.Kül.ve Yar.Der/MALATYA – Gökkuşağı Eğt. Kül.ve Yar.Der./VAN – Sebilay Yar.ve Day.Der/ALANYA – Körfez Eğt.ve Yar.Der. /Payas/DÖRTYOL – Ülfet Eğt.ve Yar.Derneği-Seyhan/ADANA – Maltepe Eğt.Kül.Yar.veÇevre Der.-Maltepe/İSTANBUL – Osmaniye İlim- Sanat ve Kültür der. / OSMANİYEKörfez İlim Kül.veEğt.Yar.Der.Körfez/KOCAELİ – Akdeniz Eğt.Sağ.ve Yar.Derneği/MERSİN –Ab-ı Hayat Derneği/ELAZIĞ -Kocaeli Gökkuşağı Sos.Yar.Day.Derneği/İZMİT –Mektep eğitim derneği/Sultanbeyli/İSTANBUL – Umut Işığı Eğt.ve Kül.De.i/Yenibosna  Bahçelievler/İST –Tecde Eğitim ve Kültür Derneği/MALATYA -Bilgi ve Hikmet Eğt.Kül.ve Yar.Derneği/ADIYAMAN – İst.Çınar Eğt.Yar.Kül.ve Çev.Der. / Kurtuluş-Şişli/İST -Çelikhan Eğt.Kül.ve Yar.Der. / Çelikhan/ADIYAMAN – Elbisyan Eğt.Kül.ve Yar.Der.-Elbistan/KAHRAMANMARAŞ – Fırat Eğt. Kül.ve Day.Der. / G.Osmanpaşa/İSTANBUL – Hanımeli  Egt.Kül.ve Yar.Derneği/MALATYA – Bilim Eğt.Sağ.Yar.veDay.Derneği-GAZİANTEP – Fidan Eğt.Sos.Sağ.Kül.Yar.ve Day. Derneği/GAZİANTEP – Bağcılar Eğt.Kül.ve Yar.Derneği-Bağcılar/İSTANBUL  Şehreküstü İlim Kül.ve Day.Derneği/GAZİANTEP – İnsan Eğt.ve Yar.Derneği-ŞANLIURFA – Rıdvan Hoca Eğt.Kül.ve Day.Vakfı/K.MARAŞ – Darende Güldeste Eğt.Kül.ve Sos.Yar.Der./Darende/MALATYA – Güneydoğu Teknik Elemanlar Derneği/GAZIANTEP – Erdemli Nesil Eğt.Kül.Sanat Derneği-Üsküdar/İST – T.tepe ve.Fevzi Mah.Sos.Kül.Eğt.Yar ve Dy.Der. / MALATYA – Nizip Eğitim ve Dayanışma Derneği-Nizip/G.ANTEP


ANADOLU PLATFORMU

HAK VE ÖZGÜRLÜKLER RAPORU

 

 

DEMOKRATİK AÇILIM

TESPİTLER:

 

Üzerinde yaşadığımız topraklar; din, dil ve gelenek farklılıklarına rağmen milyonlarca insanın vatan kabul ettiği  bir yerdir. Bu ülke,  gereken zamanlarda hak hukuk gözetilerek alınmayan kararların parçaladığı bir coğrafyadır. Bu ülke, kendini halkın üstünde gören ve halka rağmen bir anlayışla “yeni ve tek tip bir ulus yaratma heveslisi” egemenlerin elinde parçalanmış yürekler coğrafyasıdır. Irkçılığa varan uygulamalarla aynı cephede, aynı amaç uğruna canlarını feda etmiş insanları bugün karşı karşıya getirmiş olması da en can yakıcı gerçeklerdendir.

Ülkemizde bir sistem sorunu bulunmaktadır ve sistem dedikleri şey insanı devletten daha az önemsemekte veya genel anlamda egemenliğin şartı olarak insanın sinmişliğini istemekte, farklılıkları görmezden gelip, tek tipleştirerek sorun çıkmasını önleyeceğini veya çıkan sorunları çözeceğini sanmaktadır.

“Aslında Kürt diye bir kavim yoktur, onlar dağdaki Türklerdir” gibi aşağılayıcı ifadeler kullanılmış, inkâr siyasetiyle yol alabileceğini sanan egemenler kimseyi dinlememiştir. Kürt sorunu denememiş, Alevilik meselesi açık yüreklilikle gündeme alınmamış, ülkede yaşayan azınlıklar ile ilgili ciddi adımlar atılamamıştır. Hem inkâr siyasetine muhatap olanlar, hem azınlıklar, hem çoğunluk denenler ortaklaşa bir asimilasyona tabi tutulmuştur. Bu asimilasyonun bir uzantısı olarak başörtüsü problemi gibi, kangren olmuş bir mesele ortaya çıkarılmıştır. Asimilasyonla hedeflenen “yeni ulus”un yaratılamayacağı her defasında açığa çıktığı halde “inkâr ve inat siyaseti” sürdürülmüş, sistemin sıkıştığı noktalarda önce şartlar oluşturulmuş daha sonra da darbeler yürürlüğe konulmuştur. Ve darbeler bütün bu çözüm bekleyen meseleleri daha bir içinden çıkılmaz hale getirmiştir.

 Tek tipçi anlayışın imdat freni olarak kullandığı darbeler ayrımcılığa şifa olmadığı gibi, uyguladığı şiddet politikalarıyla, işkencelerle, yıldırma denemeleriyle ülkeye çok pahalıya mal olan bir terör girdabı geliştirdi. Sistem terörden kurtulmak için çatışmayı tek yol olarak gördü ve bu süreç onbinlerce cana, milyarlarca dolar maddi kayba sebebiyet verdi. Bunun sonucu olarak da, cenazelerden beslenen milliyetçilikler gelişti, kavmiyetçilik karşılıklı olarak birbirinden güç aldı. Başta “İstiklal Mahkemeleri”nin yaklaşımları olmak üzere, “Allah diyen herkesin takibata alındığı” süreçlerle Müslümanlar sindirildiğinden, ülke meselelerine yönelik “Müslüman’ca bakış denemeleri” geliştirilemedi. İslâm’ın ırkçılığa yönelik ifadeleriyle ayrımcılık meseleleri ele alınamadı. Müslüman bakış iki uç fikrin arasında sıkıştı; meseleye Müslüman’ca çözüm aramak isteyenler birileri tarafından “Kürtçü” diğerleri tarafından “Şeriatçı” denilerek cendereye alındı.

 Hayata, ülkeye ve dünyaya “İslâm’ın ufkuyla bakanlar” bugün gelinen noktada, konuşulanların önemsenip dinleneceği bir ortamın geliştiğini bilerek yeniden konuşmayı denemeli ve sorunlara müdahil olmalı, çözüm önerilerini sunmalıdır. Yine bilinmelidir ki; kimsenin kimseyi dinlemediği vakitlere alternatif olacak bir süreci, ülkede yaşayan her kesim ve kavim birlikte geliştirecek ve besleyecektir.

 Müslümanlar olarak bizler bütün kavimlere, dillere, renklere “Allah’ın ayetleri” olarak bakıyoruz. Zira Kur’an’ı Kerim’de Rum Suresi’nde “Renkler ve diller Allah’ın ayetleridir” denmektedir. Bu bakış, ırkçılık illetini etkisizleştirecek bakıştır. Irkçılık temelli bir siyaset anlayışının egemenlik kurmasını önleyecek bir söylemdir. Bütün çağların bu söyleme muhtaç olduğu bilinmelidir.

 Müslüman bakış kavmiyetçi temele sahip değildi ama suçlamalar ve baskılar arasında dengeli bir duyarlılık geliştiremedi. Bunun sonucu olarak; dünyada değişik coğrafi sınırlarda yaşanan ezilmişliğe daha rahat bir duyarlılık ve ilgi gösterilirken ülkemiz coğrafyası bundan yeterince nasiplenmedi. Kürt sorunu çözüm için atılacak adımlar beklerken, yeterince sorun yokmuş gibi bir de 1980 darbesinin ülkenin üzerine kara bir bulut gibi çökmesi ve ardından Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan insanlık dışı uygulamalar PKK gibi uzun yıllardır ülkeyi teröre mahkûm eden bir sonuç doğurdu. Bölge halkı derin devletin ve PKK’nın oyunları arasında mengeneye sıkıştı. Bugün Ergenekon dâvâsıyla ortaya çıkan vahşetin tanığı olan bölge insanı, bir kez daha o vahşete şahit olmak istemiyor.

 Ülke coğrafyasında etnik anlamdaki sorunları incelediğimizde karşımıza, gayet insani olan isteklere sırt dönenlerin uygulamaları çıkmaktadır. Ana dilde eğitim, Kürtçe konuşan insanların bazı kişi ve kurumlar tarafından hor görülmemesi, isimleri değiştirilen köylere eski isimlerinin yeniden verilmesi ve kendisini ana dilinde her yerde ifade edebilme gibi isteklere karşı ulusalcı bir bakış geliştirenler, bölge insanını kenara itmeyi tercih etti. Haliyle bir kavmiyetçi duruş başka bir kavmiyetçi duruşu doğurdu, geliştirdi, beslemiş oldu.

 Ayrıca bölge insanının Şeyh Said Hadisesi, Dersim Meselesi, Koçgiri Olayı  gibi geçmişte yaşanan trajedilerden dolayı aldığı derin yaralar bulunmaktadır. Bu olaylar yalnızca bölge insanını değil, ülkenin bütününü etkilemiştir. Vahşetin arkasına sığınanların bugün deşifre edilmesi, olayları kimin nereye götürmek istediğini aydınlatır niteliktedir.

 Bütün bu yaşananlarla birlikte, ülkede özellikle devletin kurucu iradesinin sürekli gündeme getirdiği ve genelde bütün ülkeyi tedirgin eden “ülkenin bütünlüğünün korunması” meselesi gündemdeki yerini korumaktadır. İster Türk, ister Kürt olsun ve diğer unsurlar açısından ülkede birlik temelinde çalışmalar yapılmalı, söylemler buna göre geliştirilmelidir. Unutmayalım ki, bu ülke hepimizin ve huzur hepimizi besleyeceği gibi, huzursuzluk hepimizi tedirgin edecektir. Bu açıdan şu anda gündemde olan açılımları önemsiyor ve açılıma destek vermek gerektiğine inanıyoruz. Bu açılımlar, bugüne kadar yapılması gerekirken alınmayan kararlar konusunda toplumdaki bütün kesimleri umutlandırmıştır.

 “Bu ülke hepimizin diyor” ve bize emanet olan bu topraklara değer veriyorsak, oturup Osmanlı’dan beri “Bu ülke nasıl kurtulur?” sorusu üzerine kafa yoran, raporlar hazırlayan her bir insanla konuşmamız ve kulak vermemiz şart. Ülkede birlikte yaşama üzerine atılan adımları olgunlaştırmak, aynı geminin yolcuları arasında birilerini gemiden atarak geminin ve geminin altını oyarak bir kesimin kurtulmayacağını bilmek zorundayız. Geçmişte Anadolu coğrafyasındaki halkların birliği çağrısını yapan İdris-i Bitlisi’nin Yavuz Selim’le diyalogu tarihin tozlu raflarına atılmış bir hikâye olmamalı. İdris-i Bitlisi ile bugün de konuşmayı sürdürmeliyiz. Ayrıca yapmamız gereken bir şey daha var ve bunu ciddiye almalıyız: İrtica masalı yazmayı bırakıp, hep birlikte ülkeye yol aldıracak projeleri konuşmalıyız.

 Türkiye’de yaşayan Müslümanlar olarak, toplumun tüm kesimleriyle birlikte ülkemizde yaşanan her gelişmeden az veya çok etkilenmemiz kaçınılmazdır. Çoğu zaman ülkenin siyasetini, ticaretini, sosyal ve kültürel hareketliliğini kontrol edemezsek de sonuçlarından etkilenmekteyiz. Bu durum toplumdaki her türlü üretim ve tüketim ilişkilerine ilgi duymamızı, müdahil olmamız gerektiğini ortaya çıkarır. Bu zorunluluk sosyolojik bir gereklilik olmadan evvel Allah’ın halifesi olmamızdan da kaynaklanan bir mecburiyettir. Ayetin ifadesi ile yeryüzünde bozgunculuk (adaletsizlik, azgınlık,) kalmayıp, ana meşruiyet kaynağı Allah oluncaya kadar toplumsal ceht (mücadele) hali sürdürme hassasiyeti korunmak şartı ile her gelişmeye müdahil olabilmenin yolları aranmalıdır.

 Anayasa ile ilgili süreçte her toplumsal kesim kendi hassasiyetlerinin ve ağırlığının Anayasa’da en fazla yer bulması için gayret gösterecektir. Bu çalışmaların devam ettiği süreçte her toplumsal kesim önerilerini belirlerken İslami kesimin sessiz kalması ve gelişmeleri izlemekle yetinmesi kabul edilemez. Her toplumsal kesim gibi İslami kesim de tüm birikimini kullanarak sürece kendi açısından pozitif katkı yapmak durumundadır. “Madem rejim İslami değildir, o halde Müslümanların onun açmazlarına cevap aramalarına yol açacak müzakerelerin içine girmeleri gereksizdir” veya “ iktidar yeni anayasa ve demokratik açılım sürecine Müslümanları da dâhil ederek toplumsal muhalefeti yok etmek istiyor” türünden argümanlar bizim gerçekliğimizden uzaktır.

 Ne olursa olsun Müslümanlar, yaşadıkları toplumu ilgilendiren her konuya olduğu gibi, Yeni Anayasa ve demokratik açılım konusunda da bütün entelektüel birikimlerini harekete geçirerek müdahil olmak durumundadırlar. Yoksa her şeye itiraz eden ve hiçbir sorunun çözümüne katkı vermeyen hareketler, ne toplumsal taban bulabilir ne de marjinal olmaktan kurtulabilirler. Müslümanların mevcut iktidara ve onun her tavrına angaje olmaları ne kadar sağlıksız bir tavır ise, iktidarın doğru yaptığı icraatlara sırf muhalefet olsun diye karşı çıkmak da aynı derecede sağlıksız bir politik tavırdır.

 Müslüman’a düşen, sürece insani ve İslami katkı yapacağına inandığı düşüncelerini bir araya getirerek güçlü bir argümanla kamuoyuna sunmak ve değişim isteyen güçlere destek olmaktır. Aksi halde olan biteni Ergenekoncu zihniyetin inisiyatifine bırakmanın sorumluluğunu kimse üstlenemez.

 Demokratik açılım ve Yeni Anayasa tartışmaları sürecinde Müslümanların başka toplumsal gruplarla erdem temelinde birlikte hareket etmelerinde hiçbir sakınca yoktur. Üstelik bu tavrın dini olarak temellendirilmesi de zor değildir.

 İslami akla her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. İslami akıl, tarihe takılıp kalan ve eski çözümleri tekrarlayan bir âtıl akıl değil, her sorunu İslam’ın temel referanslarına yaslanarak çözüm üretmeye çalışan akıldır.

 Sorunları  çözümsüz kılan sorunu çözmekle yükümlü olanların sorun çözmedeki yetersizlikleri, isteksizlikleri, yıkamadıkları  tabuları ya da sorunun üzerine kurulan çıkarlarıdır. Bir problemin çözümünü istemeyenler, o problemin devamından nemalananlardır. Mesela Kürt sorununun çözümsüzlüğünün, başörtüsü sorununun, Alevi kesimin kendisini dışlanmış hissetmesi sürecinin devam etmesinin ülkemizin hiçbir erdemli zihniyetine bir faydası yoktur.

 Birliktelik, herkesin aynı dini, dili ırkı ve düşünceyi kabulüyle gerçekleşmez; bu, mümkün de değildir. Birliktelik, herkesin kendi kimliği ve tercihiyle var olduğu, kabul gördüğü, kendi kimliği temelinde somut örneklikler oluşturduğu ortak bir zeminde ve ortak bir paydada gerçekleşebilir. Bu ortak zemin, Türkiye’dir. Ortak payda ise, herkese var olabilme imkânını veren özgürlüktür. Gerçek birliktelik, özgür Türkiye’de tahakkuk eder. Toplum olarak adalet, özgürlük ve güven temelinde ülkemizi yeniden inşa edebilecek güce sahibiz. Aramızda var olan dinî, kültürel, sosyal, ekonomik ve tarihî  bağlar bize böyle bir imkânı fazlasıyla sunmaktadır.

 Bir an önce yaşanan bütün kirli, kinli, kanlı veya kansız çatışmalar bitmelidir. Akan kan, dökülen gözyaşı, heba edilen zenginlikler bize ait. Çünkü bu ülkenin kayıp insanları, kayıp nesilleri, kayıp değerleri, kayıp kaynakları herkesten çok bizi ilgilendiriyor ve en çok bizi yaralıyor.

Kürt sorunu diye tartışılan ve kardeşlik açılımıyla sorun olmaktan çıkacağı düşünülen sorun, tarihi köken olarak Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi ile de yakından ilgilidir. Cumhuriyet’i kuran askeri zihin ve kadronun başından itibaren tek millet vurgusunda bulunmuş olması, halkı tebaa olarak görmesi, halkın inanç ve kültürel değerlerini aşağılaması neticesinde sorun; irileşerek ve derinleşerek bugünlere gelmiştir.

Sorunların çözümü için Cumhuriyet tarihi içinde atılan en ciddi adım, bugünlerde sıkça tartışılan, adına bazılarının Kürt açılımı, bazılarının kardeşlik açılımı dediği tanık olduğumuz bugünkü adımdır. Atılan ve atılması tasarlanan adımların haddi zatında ne denli önemli ve ne derece derde devâ adımlar olduğu konusu tartışılabilir olsa da atılması düşünülen ve dillendirilen adımların bugüne kadar atılmış; ifade edilmiş en ciddi adımlar olduğu tartışılmazdır. Bu yönüyle bu adımı önemsememek, küçümsemek, kayıtsız kalmak, hele dumura uğratmaya çalışmak en hafif ifadeyle basiretsizlik ve sorumsuzluktur.

Hükümetin süreci başlatırken birtakım sıkıntıları yaşatacak konuların hukuki alt yapısını hazırlaması gerekli iken bunu hazırlamamış olması, dersine iyi çalışmadığının ya da meselenin çözümünde etkili olabilecek denklemdeki bileşenleri hesaba katmadığının göstergesidir.

Tüm sorunların çözümü, Türkiye’deki farklılıkların birlikte yaşama temelinde ele alınmalı. Birlikte yaşam temelinde çözüm aramanın, diğer muhtemel alternatiflerden daha sağlıklı, kendi gerçeğimize daha uygun ve halkın maslahatına daha yakın olduğunu destekleyen ve gerekli kılan önemli nedenler vardır. Bu nedenler şöyle sayılabilir:

Birincisi: Türkiye siyasî coğrafyasında yaşayan bütün kavimler İslam dünyası havzasına mensuptur. Dinî, kültürel ve siyasî açıdan İslam dünyasının tarihî tecrübesi, bu kavimlerin birlikte yaşamasını içeren yönetim modellerini gerektirmektedir.

İkincisi: Türkiye’de yaşayan bütün toplum kesimleri İslam dünyası havzasına ait olmanın ötesinde, uzun asırlar çok daha geniş bir çerçevede, çok sayıda din ve kavmin birlikte yaşamasını sağlayan modele başarıyla öncülük etmiştir. Osmanlı çok ulusluluğa ve çok dinliliğe en güzel örnektir.

Üçüncüsü: İslam dünyası havzasında dinin siyasî, kültürel ve sosyo-ekonomik yaşam üzerindeki belirleyiciliği, kavmî özelliklerin belirleyiciliğinden daima daha müessir olmuştur.

 

Dördüncüsü: Tarihî, siyasî ve ekonomik nedenlerle Türkiye sınırları içindeki demografik yapıda önemli iç içe geçişler yaşanmıştır. Hiç kimsenin elinde sağlıklı bir veri olmamakla beraber, mesela Kürt nüfusunun yarısının Türkiye’nin batı bölgelerine dağıldığı, yerleştiği ve kalıcı olduğu kuvvetle muhtemeldir. Özellikle bu husus, toplumsal kesimlerin birlikte yaşamı temelinde çözüm üretilmesini zorunlu kılmaktadır. Dünyada en fazla Kürt nüfusun yaşadığı şehir İstanbul’dur.

Beşincisi: Kürtlerle Türklerin yaşadığı ana bölgelerin birbirinden kesin çizgilerle ayrılmamış olması arada tamamen karma olan geniş bir alanın var olması, bu iki halkın birlikte yaşamasını zorunlu kılan önemli nedenlerden biridir.

Altıncısı: Nüfusun ve yaşamın iç içeliği, ekonomik alanda da karşılıklı bağlayıcılık ve entegrasyon oluşturmuştur. Farklı temelde çözüm arayışları, hayatın önemli bir cephesini oluşturan ekonomik alanda büyük alt-üst oluşlara neden olacaktır.

Yedincisi: Dinin belirleyici olduğu birlikteliğin asırlar boyu sürmüş olması sonucu Kürtler ve Türkler arasında yine kimsenin kesin ve net olarak bilmemesine rağmen milyonlarla ifade edilebilecek karşılıklı evliliklerin olması, birlikte yaşamı öngörmektedir.

Sekizincisi: Türkiye’deki Kürtlerle Türkler arasında oluşan çok yönlü entegrasyon, Kürtlerin yaşadığı Suriye, Irak ve İran’a oranla çok güçlü ve ileri düzeydedir.

 

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ:

Kardeşlik temelinde bir ilişki ve adalet ölçüsünde gelişen toplum modeli, bakış açısı olarak benimsenmeli, üstünlük ölçütü olarak herhangi bir ırk, mezhep, meşrep öne çıkarılmamalı, “insanlar bir tarağın dişleri gibi eşittir” gerçeği göz ardı edilmemelidir. Hiç kimse dininden, dilinden, renginden, mezhebinden, bölgesinden ötürü ayrımcılığa uğramamalıdır. Bu anlayışın egemen olduğu bir anayasal metin, karşı karşıya olduğumuz sorunların çözüm anahtarıdır.

Özellikle doğu ve güneydoğu bölgeleri için düşünülen açılımın nasıl olacağı, sorunları,  fikri yapısı ve uygulama yöntemleri için o bölgeyi tanıyan, o kültür havzasında yetişmiş şahsiyetlerden faydalanılmalıdır.

Bölgelerin sivil toplum kuruluşları bu işe dâhil edilmeli ve fikir alış-verişinde bulunulmalıdır. Hazırlanacak raporlarda özellikle bu sivil toplum kuruluşlarının katkısı önemlidir.

Bilinmeli ki sistem sadece Kürtlerle sorunlu değil, bütün toplum kesimleriyle de sorunlar yaşamaktadır. Bu sebepten ötürü sorunlar daha üst bir dil ile gündemleştirilmeli, anayasal metin bu mantıkla kurgulanmalıdır. İnsan üst kimliği ekseninde her kesime özgürlük talebiyle yola çıkılmalı ve bu bağlamda toplumsal baskı kurularak daha insanca bir yaşamın imkânları aranmalıdır.

Bizler ülkenin önünü açacak, top yekûn bir toplumsal barış ve huzuru sağlayacak, toplumun tüm kesimlerini kapsayan sivil, özgürlükçü bir yeni anayasa talebini daha yüksek sesle dile getirmeliyiz.

Bugünkü  toplumsal beklenti; darbe ürünü olan 12 Eylül Anayasası’nı  yamalamak yerine, tamamen değiştirerek 21.yüzyıl insani tecrübesine uygun, yaşadığımız toplumun değerleriyle uyumlu, adaletin ve özgürlüğün temel alındığı bir anayasanın bir an önce hazırlanarak halkın onayına sunulmasıdır.

Yeni anayasal metin; hukuk normları çağın gereklerine cevap veren, sağa sola bükülmeyen, anlamı net olarak anlaşılan, sınırları net olarak çizilmiş bir metin olmalıdır.

Zalim kim olursa olsun hesabını verebilmeli, mazlum da hangi toplum katmanında olursa olsun hesap sorabilmelidir.

Müslümanlar, ümmet temelinde bir birlikteliğin tarafı olduklarını  her platformda dillendirmelidirler. Ama her coğrafyanın da inkâr olunmaksızın kendi doğal unsurlarını barındırmasına taraf olunmalıdır.