Anadolu Kozaklı'da Buluştu

0
197

Anadolu Eğitim ve Davet Gönüllüleri Platformu tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen `Hizmet İçi Eğitim Programı` 24-25 Eylül 2011 tarihleri arasında Nevşehir Kozaklı’da düzenlendi.

Anadolu Eğitim ve Davet Gönüllüleri Platformu tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen `Hizmet İçi Eğitim Programı` 24-25 Eylül 2011 tarihleri arasında Nevşehir Kozaklı’da düzenlendi.

Anadolu Eğitim ve Davet Gönüllüleri Platformu tarafından Nevşehir’in Kozaklı ilçesinde düzenlenen programa Platform üyesi kuruluş temsilcileri, komisyon temsilcileri ve Yüksek İstişare Kurulu üyeleri katıldı. Kozaklı’da düzenlenen program Platform Genel Sekreteri Hüseyin Özhazar’ın selamlama, hoş geldiniz ve programın amacını ifade eden kısa konuşmasıyla başladı.  Yüksek İstişare Kurulu Sekreteri İbrahim Bahar’ın moderatörlüğünü yaptığı “Çalışma Sistematiğimiz ve Öncüllerimiz” konulu program ile hizmet içi eğitim çalışmalarına geçilmiş oldu.

FİKİRLERİMİZE ENGEL KONULAMAZ

“Çalışma Sistematiğimiz ve Öncüllerimiz” başlıklı programda konuşan Anadolu Platformu Koordinasyon Kurulu Başkanı Turgay Aldemir, konuşmasına Anadolu Platformu’nun çalışmalarına katkıda bulunan kişileri hayırla yad ederek başladı. “Fikirlerimizin önüne engel konulamaz” diyen Aldemir, “Zamanı kuşanıp, yaşadığımız hayata anlam katmak için buradayız. Bu çalışmalarla yeni bir idrak, yeni bir irfan, yeni bir anlayış ufku oluşturma çabasındayız. Bu çabalarla idrak, irfan, sorumluluk sıçraması ve genişlemesi arayışındayız. Büyük puzzle’ı keşfetmek, hayata, olaylara hayatın içinde kalarak yukarıdan bakmakla mümkündür. Çalışmalarımızın süreklilik kazanabilmesi için, düşüncemizi eylemlerimizle, eylemlerimizi de düşüncelerimizle desteklemeliyiz, böylelikle hem yeni boyutlar kazanılır, hem de eylem ve düşünce birbirini büyütür.

Kalıcı başarı çift başlı Hitit, Selçuklu kartalı gibi, iki başlı ve dört gözlüdür. İki göz iç aleme bakarken, iki göz de dış dünyaya dönüktür. İç dünyadaki başarılar bizleri dış dünyanın zenginliklerine ulaşmada etkili kılar.

Dış dünyamızın çapı, iç dünyamızın derinliği kadardır. Asıl başarı iç dünyamızın derinliğini dışarıya taşımadır.  Bu durum düşüncenin eylemi içinde taşımasıdır. Böylelikle mücadelesi verilen, uğruna bedeller ödenen fikirler ortaya çıkar ki, bu durum da o fikirlerle muhatap olanları heyecanlandırır, aksiyoner kılar. Düşünce eyleme güç verir ve süreklilik katarken, eylem de düşünceyi zenginleştirir.

Yaptığı işi önemseyen, derdi, davası olan, davasıyla varlığını anlamlandıran öncelikle işi bu olan, zihni bu işlerle meşgul, ortaya konulan bu fikriyata ve bu çalışma sistemine inanan insanlara ihtiyacı var. Bunun için bireysellikten kendimizi arındırıp, birbirimize yaslanarak daha büyük çalışmaları şekillendirmeliyiz.

Günlük hayatın meşgalelerine kendimizi kaptırmadan merhametin ve adaletin yeryüzünde hakim olması için ortaya koyduğumuz bu çalışmalar, para, statü, etiket ve amacında kullanılmayan bilgiden daha öncelikli olduğu zaman, büyük bir insani güce sahibiz demektir.” dedi.

SORUMLULUKLARIMIZ KUŞANMALIYIZ

“Eylem, aslında düşünceyi her daim zenginleştirmektedir. Sorunların çözümü için projelerimiz ve hedeflerimizin olması gerekiyor.” diyen Aldemir şöyle devam etti; “Ölüm gelmeden hayatı, hastalık gelmeden de sıhhatin kıymetini bilip, gerek kendi coğrafyamızda gerekse tüm dünyada adalet ve merhamet bekleyen insanlar için yollara düşmemiz gerekiyor. Davamız için ortaya koyduğumuz fedakârlıklar, gözümüzde bir ışığa dönüştüğünde bu, muhataplarımızı etkileyecektir. Sorumluluklarımızı kuşanmamız gerekiyor. Topluma yaklaşımız buyurgan bir tutum olamaz. Böyle bir tavırdan ziyade kimseyi ötekileştirmeyen bir yaklaşım biçimini esas almalıyız. Çalışmalarımıza bu anlayışla devam etmeliyiz.

Kendimize, bir birimize, birlikteliğimize, üzerine bastığımız zemine güven duymalıyız. Yaşamın her alanında adalet istiyoruz. İnsanın insana kulluk etmediği, zulüm etmediği, kimsenin kimseyi ötelemediği bir dünyanın insanlarıyız. Farklılıkları tehdit olarak değil fırsat olarak görmeliyiz.  Çıkarlar üzerine değil, adalet üzerine kurulu birlikteliklere ihtiyacımız var. Herkesin kendi olduğu ve sadece rabbine kul olduğu bir adalet düzeni için buradayız. Farklılıkların katliam sebebi olduğu bir dünyada adalet ve merhamet özlemini gerçekleştirmek için buradayız.” dedi.

MUHAREBEYİ KAYBETTİK, SAVAŞI DEĞİL!

Anadolu Platformu Basın Yayın Komisyonu Bölge sorumlusu Necip Cengil’in moderatörlüğünde düzenlenen “Türkiye ve Dünya Tahlili” konulu 2. programda konuşan Düşünce Akademisi Danışmanı Ahmet Özcan, dünyada ve Türkiye’de yaşanan değişimin gerektiği şekilde anlaşılmadığını, çok sayıda insanın zihinlerinin 2000’li yılların başında donup kaldığını gördüklerini belirtti. Özcan“ Türkiye birçok değişim yaşıyor ama sanki bunlar olmamış gibi düşünüp konuşuyorlar. 80’lerde en illegal toplantılarda bile fısıldayarak konuşulan meseleler bugün BM’de kürsüde konuşuluyor. Sanki bunlar olmuyormuş gibi davranmanın manası yoktur” dedi.

Özcan sözlerini şu şekilde sürdürdü:  “İslam dünyası 300 yıldır büyük bir tarihsel yenilgi yaşıyor ve en kötüsü bu yenilginin sonuçları “kanıksanmış” durumda, İslam dünyasındaki yoksulluk, çaresizlik, iç savaşlar, bir kader değildir. bunların hepsi o büyük yenilginin sonuçlarıdır. Bu yenilgi durumundan çıkmadan hiçbir sorunumuzu çözemeyiz. Biz bu yenilgiyi kabul etmeyen, itiraz eden insanlarız. 20. yüzyılda İslamcılık işte bu itirazımızın diliydi. Biz yenildiniz iddiasına direndik . Biz 1. dünya savaşında muharebeyi kaybettik, savaşı kaybetmedik. Savaş devam ediyor

OSMANLI BİZİM MİRASIMIZDIR

1. dünya savaşı sonrası 1918 de yapılan mütarake, bize yenilgi olarak dayatıldı ve bunun sonucunda bir tür Hudeybiye anlaşması gibi Lozan’da yeni bir düzen kuruldu. Bu geçici  ve mecburen katlanılan bir düzenlemeydi ama Kemalistler bunu kalıcı, ebedi ve nihai düzenimiz diye dayattılar. . Tanzimat’ta gavura gavur demek nasıl yasaklandıysa Lozan’da da bize Osmanlı demek yasaklandı. Bizim Osmanlı’mız Batı ile savaşmanın kılıcıydı. Biz “Osmanlı değiliz” demek bütün iddialarımızdan vazgeçtik anlamına gelir. Osmanlı bizim mirasımızdır biz istemesek de bu böyledir. Bunu ret edemeyiz.  Bunu ret edenler batının düzenini içselleştirmiş olanlardır. İster Türklük, ister sözümona en hakiki İslamcılık, ister neokürtçülük isterse liberallik adına olsun, bugün Osmanlı lafı geçince hemen tepki verenler, şu veya bu nedenle Osmanlı mirasına arkasını dönenler, kemalizmi içselleştirmiş olan ve zihinsel olarak bir tür ev köleliğine razı olup statükoyu sürdürmekten daha ötesini düşünemez hale gelmiş olanlardır. Nitekim son aylarda süren Arap baharını bile doğru kavrayamayan, bilinçaltlarındaki Kemalist tortular ve Zerdüşt dualizmin sonucu olarak her şeyi şeytanların yönettiğine inanan kendine güvensiz teolojik sapkınlık  nedeniyle bir çok insanın Arap halklarına devrim yapmayı layık görmediklerini anladık. Türkiye’deki değişimi de halkımıza, milletimize, milletin kadrolarına layık görmeyip her şeyi Amerikalılar planlıyor, İsrail yönetiyor, batılılar yürütüyor diye kabul eden bu şaşı zihinlerin , “yedi düvel bizim uyduruk düzenlerimizi yıkmaya uğraşıyor” diye inanan Kemalistlerle, baasçılarla, vahhabi veya Safevicilerle ve siyonistlerle aynı dalga boyunda seyrettiğini gördük.. Bunların hepsi aynı partinin, “batı emperyalizminin 20. yüzyıl düzeni partisi”nin hizipleridir. Bu partinin karşısında sadece özgürlükçü Müslümanlar vardır ve şimdi hem ülkemizde hem de Ortadoğu’da söz sırası bunlara gelmiştir. Daha yolun çok başındayız ve eski düzenin zorunlu ve sorunlu ilişkiler ağı ile yeni doğacak düzenin potansiyelleri arasındaki gerilim giderek daha sert çatışmalara yol açacaktır. Her doğan yeni, eskinin içinden çıkar bu nedenle bazı gelişmelerin bir adım ileri iki adım geri şeklinde seyretmesi, bazı olayların eski ilişkiler ekseninde olup bitmesi, bazı durumlarda aksamalar veya tökezlemeler olması, bu savaşın ve doğumun sancıları olarak anlaşılmalıdır. Tabii ki hak ettiğimiz, çaba gösterdiğimiz ve emek verdiğimiz kadarını kazanacağız. Oysa eski düzenin paradigmalarını aşamamış, doğan yeniyi kavrayamamış olanlar anakronik bir şekilde gelişmeler karşısında bocalıyorlar..

Biz eskiden fikir sahibiydik. Bir meseleyi tahlil ederken iyi –kötü,doğru-yanlış diye tahlil eder, kadim değerlerimiz ve büyük hayallerimiz ekseninde yargılarda bulunurduk.. Oysa 1990’lardan sonra tuhaf bir jeopolitik komplo mantığı, aslında bir tür cin-peri-şeytan masallarına inanan bir söylem gelişti.. Fikrin namusu kalmadı, güce tapan, güç sahiplerinin her şeyi belirlediğine inanan zavallı bir haleti ruhiyenin ürünü teoriler egemen oldu. Mesela Dünyayı Yahudiler yönetiyorlarmış, kim bu Yahudiler, para sahibi bir insanın dünyaya yönettiği inanmak Allah’a iman etmemektir. Buna inanıyorsanız Allaha, Allahın o Yahudilerinde o paranın da Allahı olduğuna, her şeyin bir mutlak sahibi olduğuna inanmıyorsunuz demektir.. Ya da Amerika, batı bilmem kimin her şeyi belirlediğine inanıyorsanız, imanınızda şüphe var demektir. Biz Allaha ve ahirete inanan müminler olarak, kendi hedeflerimiz için mücadele eder, düşmanlarımızı da objektif olarak analiz ederiz. İşimizi doğru ve halis yapmaya çalışır gerisini Allaha havale ederiz. Zaferle değil seferle mükellef olduğumuza inanır ve her durumda sadece hedeflerimize kilitlenerek hareket ederiz. İblisin çocukları bazı konularda bizden güçlü olabilirler, nitekim öylelerde, ama bir çok konuda da biz güçlüyüz. Güç, göreli bir kavramdır. Bir sinek bir fili yenebilir, kulağına girerek filin kafasını ağaçlara vura vura ölmesini sağlayabilir. Önemli olan sizin kendinize olan güveniniz, imanınız ve ne yaptığını bilip bilmemenizdir. Büyük yenilgi sonrası ümmet olarak işte bu duygularımız kaybolmuştu. Kendimize güven, değerlerimizin üstün olduğuna iman ve büyük hayallerimiz, hedeflerimizin kaybolduğu bir yüz yıl yaşadık. Şimdi tarihin bu anında kaybettiğimiz bu hasletleri yeniden kazanmamızın imkanları ortaya çıktı. Henüz potansiyel halinde olan bu yönelimi Türkiyedeki sessiz değişim, Arap baharı gibi pratiklerle kuvvetlendirmeye, kalıcı bir karaktere dönüştürmeye çalışmalıyız. Olan biten her gelişmeyi bu eksende değerlendirip, o büyük hasletlerimizi yeniden kazanmalıyız. Eğer bunu başarırsak, yaşadığımız bir çok sorununda hallolduğunu göreceğiz. Bu nedenle büyük resme bakıp, sürecin bütününü görüp olayları bu doğrultuda yönlendirmeye çalışmak gerekir. Olumsuz örneklere veya bazı çürüme emarelerine bakarak bu süreci ıskalarsak, tıpkı cumhuriyetin kuruluş sürecinde Mehmet Akif’in küsüp gitmesi gibi sürecin dışına düşer ve sonraki gelişmelerin sonuçlarına hayıflanan oyun dışı muhalifler oluruz. Bu defa bu hatayı yapmayalım. Elbette şeytanın çocukları bir sürü işin içinde, planları projeleri, topları tüfekleriyle paraları ve ajanlarıyla topraklarımıza çullanmış bir operasyon yürütüyorlar ama buna karşı çıkmanın yolu sürekli komplo teorileriyle olan biteni kahve muhabbeti kıvamında küfrederek seyretmek değil, kendi hedeflerimiz ve büyük dirilişimiz için manipüle etmeye çalışmak olmalıdır. Şunu unutmayalım ki, 300 yıldır yaşadığımız yenilgi bitti. Yani biz bitti dediğimiz için, halklarımız bitti dediği, bitmiş gibi davranıp o yönde tercihler yaptığı için bitti..Şimdi tabii ki yarım kalmış bir yığın problemlerimiz var. Öncelikle 1. dünya savaşında kaybettiğimiz her şeyi yeniden alma davamız var. Yine Selçuklu ve Osmanlının yarım bıraktığı bir çok hedefimiz var; Avrupa, Hindistan, Doğu Türkistan, Kafkasya, Kudüs, Hicaz, Balkanlar, Orta Asya, Endülüs davalarımız var. En önemlisi cihanşumul bir iddiamız var; ilayı kelumatullahı bütün dünyaya egemen kılma davamız..Yine şu Sykes-Picot’ın 1916’da çizdiği sahte sınırları, Milletimizi, vatanımızı ve devletimizi parçalayan bütün sınırları kaldırma, halklarımız arasına ve beyinlerimize döşenmiş bütün mayınları temizleme davamız var. Osmanlı-Selçuklu sınırlarını ana vatan olarak gören, Latin Amerikadan Asyaya, Afrikadan Avrupa ve ABD’ye kadar dünyanın bütün çocuklarını, yani insanlığın geleceğini ilayı kelimetullahın muhatabı olarak algılayan bir yeni ruhla bütün işlerimizi yürütmeliyiz. Dünyayı bu eksende yorumlamalı, dost-düşman tarifini, öncelikleri ve siyasi gündemi bu doğrultuda analiz etmeliyiz.   Eğer bu ufuk, güven ve iman yoksa, ne burada ne başka yerlerde bu işlerle kimse boşuna uğraşmasın, insanları yormasın.  Anadolu Platformu, bu inancın nöbetini tutmalı ve önce Anadolunun her yerinde sonra bölgemizde işte bu davalarımızın nöbetçisi olmalıdır.”

BİR PARADİGMA ÜRETİP ÖNERMELİYİZ

Anadolu Platformu Öğretmenler Komisyonu Başkanı İbrahim Özmantar moteratörlüğünde gerçekleştirilen “Yeni Dönemde Eğitim Yaklaşımımız ve İnsan Anlayışımız” konulu programda konuşan Prof. Dr. İbrahim Gezer, “Yol işaretlerimiz, sabitelerimiz kaybolursa, Afrika’dakilerin durumuna düşeriz.” dedi. Gezer,  “Sabitelerimiz olmalı ancak bu sabitelerimizi dar bir kapsamda değerlendirmememiz gerekir. Müslüman’ın görevi dünyayı güzelleştirmektir.  Bir paradigma üretip önermemiz gerekiyor. Bizim de bir paradigmamızın olması gerekiyor ve bunu ısrarla savunmamız gerekiyor ki onunla beraber bir dünyamız olabilsin. Felsefesi olmayan bir milletin mektebi olmaz.” değerlendirmesinde bulundu.

DAĞINIK GÜCÜMÜZÜ TOPLAYALIM

Anadolu Platformu Yüksek İstişare üyesi Hasan Alıcı’nın moderatörlüğünü yaptığı “Vahyin İnsan Modeli” konulu programda konuşan Anadolu Platformu Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Ramazan Kayan, “Kırılma dönemleri, fetretler, depremler yaşadık hamdolsun ayaktayız; ancak bu tempomuzu artırmamız gerekir.” dedi ve ekledi: “Değerlerimiz hayata geçirmek için mutlaka örgütlenmemiz gerekiyor. İyiliği emreden kötülüğü yok sayan bir söyleminiz yoksa sonuca gidemezsiniz. Karşılıklı güven önemlidir; ancak o kadar önemli olan diğer bir husus güç birliği oluşturmaktır. Gücünüz yoksa haklı söylemlerimizin kısmı etkileri olacaktır. Şer başını alıp gidecektir. Dağınık gücümüzü toplamamız lazım. Ekonomik, ahlaki, siyasi-toplumsal güçlerin birleşmesi lazım yani topyekun birleşmemiz lazım. Bizi temizleyecek secdelere ihtiyacımız var. Bizi rabbimizle birlikte kılacak sabit amellere ihtiyacımız var. İbadi hayatımızda gevşeme var. Eğer ilerdeki Mısır yönetiminin size teslim edilmesini istiyorsanız gömleğinizin şimdiden arkadan yırtılması gerekir. Ümmetin emini olduğunuz zaman insanların teveccühünü göreceksiniz. Kendisiyle çelişen ümmetin başarılı olması ne kadar mümkün?”

FARKLI BİLGİLER, FARKLI MİSYONLAR YÜKLER

 2. gün yapılan çalışmaların başında “Komisyon Çalışmalarının Önemi ve Mantığı” konulu programda konuşan Anadolu Platformu Yönetim Kurulu üyesi Gazi Kılıçparlar ise; “Komisyonlarımız bizim en can alıcı birimlerimizdir. Bu birimlerimizin yapısı ne kadar sağlam Platformumuzun etkisi de o ölçüde etkili olacaktır. Komisyonlarımızın bir birinden habersiz olması gibi bir durum söz konusu olmamalıdır. Anadolu Platformu’nun komisyonları bir birinden haberdar olmalı ve çalışmalar hakkında bilgi paylaşımında bulunmalıdır. Komisyonlardaki arkadaşlarımız yıllık çalışmalar hakkında görüş alışverişinde bulunmalıdır. Takım ruhu denilen şey bu olsa gerektir. Şunu unutmayalım biz bir birimizi değerli kılanlarız. Kardeşliğimizi inşa edeceğimiz yapının temel taşı kılmalıyız.” dedi ve ekledi: “Zaman zaman cenazelerimizden, doğumlarımızdan, bir birimizden haberimiz olmuyor; kurumsal dilin bunları engellememesi gerekir. İslami kimliliğimizin sıcaklığını kullanmalıyız. Bizleri bilgi farklı kılar, farklı bilgiler bizlere farklı misyonlar yükler. Komisyonlarımız yazılı, arşivli çalışmalı, olayları aydınlatacağımız belgeler sunulmalıdır. Değerlendirmesi olmayan iş bizim değildir ve başarılı olamaz. Bu işi değerlendirip başarıyı ortaya koymamız gerekir.”

Yapılan komisyon toplantıları sonrasında değerlendirme oturumu yapıldı. Dilek, temenni ve görüşlerin alınmasından sonra program sona erdirildi.