Anadolu Buluşmaları: Değişen Dünya ve İslam

0
125

Anadolu Platformu’nun geleneksel hale gelen Anadolu Buluşmaları’nın sekizincisi, 20-25 Ağustos tarihlerinde, Sakarya, Kuzuluk’ta gerçekleştirildi.

Anadolu Platformu’nun geleneksel hale gelen Anadolu Buluşmaları’nın sekizincisi, 20-25 Ağustos tarihlerinde, Sakarya, Kuzuluk’ta gerçekleştirildi. Bu yılki tema “Değişen Dünya ve İslam”dı. Dolayısıyla da konuşmaların bu yönde olması beklenirken, Mısır ve Suriye’de yaşanan sıcak gelişmeler, konuşmaların ağırlığını da bu yönlere kaydırdı. Açılış konuşmasını yapan Platformun icra kurulu başkanı Turgay Aldemir, “İslam dünyasında yeni bir bilinç, bir şuur sıçraması yaşandığını” söyleyerek, sözlerine şöyle devam etti: “Süreçlerin arkasından koşmayı bırakarak reel politiğin önüne geçmeliyiz. Her tavrımızın, duruşumuzun bir bedeli olacak. Bundan kaçamayız. Örnek olarak Suriye’yi gösterebiliriz. Dünya ve toplumlar değişmekte. Değişmeyen tek şey değişimdir. Değişimin mantığını anlamalıyız. Değişime istikamet kazandırmak, bilerek kabullenmek veya bilerek reddetmek durumundayız. Değişimin iki yönü vardır. Birincisi gündelik hayatta her gün karşılaştığımız değişim. İkincisi ise bir toplumun ana karakterlerinin ve algılama biçiminin orta ve uzun vadede dönüşmesini, başkalaşmasını ifade eder. Bu duruma derin değişim diyebiliriz. Buna örnek olarak da, modernizmin İslam dünyasına girişini gösterebiliriz.

Bizler kısa süreli zafer kazanma, iktidar olma peşinde değiliz. Onur ve haysiyet iktidardan önce kazanılmalıdır. Adeviyye’de, tüm Mısır’da olduğu gibi. Mısır halkı dünyaya kanlarıyla ahlak dersi veriyor. Bölgeyi değiştirip dönüştürecek olan da onurlu ve haysiyetli bir duruştur. Bölgede adalet ve ahlak eksenli yeni bir düzene ihtiyaç var. Ölüm bizi iktidar hırsı üzerinde yakalamamalı. Biz ise onurlu bir ruhu dünyaya üflemeliyiz. Bizler davanın çabasına talibiz. İslam dünyasının geleceğini dert edinen ortak bir nesil yetiştirmeliyiz. Estetik yönü güçlü, şehir kültürü olan, yeni bir dinî anlayışın oluşması için çabalamalıyız. Biz değişime önce kendi kalbimizden başlayarak kalplerimizdeki kini, öfkeyi, marazı temizlemeliyiz. Biz gönül dünyamızda inkılâplar meydana getirmedikçe, içinde yaşadığımız toplumu iyi yönde değiştirme gücünü kazanamayız. İslam sürekli hareket halinde olan dosdoğru bir yoldur.

Türkiye dünya ile beraber dönüşüyor. En ciddi sorun nitelikli insan sorunu. Bu çalışmalarımızla, değerlerimizi büyüten, ön alıcı, yol açıcı insan ve teşkilat oluşturma çabasındayız. Burası bir mekteptir. Sürekli bir yenilenme çabası içindeyiz. Neyi yitirdiğimizi, neye sahip olduğumuzu iyi bilmeliyiz. Hayallerimizi umuda, umudu hayata taşıyacak olan, içinde yaşadığı toplumun vicdanı olan teşkilatlarımız ve örgütlü gençlerimizdir. Özgürlüğümüzün teminatı örgütlülüğümüzdür.”

Ramazan Kayan ise konuşmasında, Keşf-i Kadim ve Kavli Cedid kavramlarına değindi.  “Keşf-i Kadim, yani kadim olanı keşfetmek için çaba sarf etmeyen bir toplumun yeni bir şey ortaya koyabilmesi oldukça zordur. Mücadelemizi kadim değerleri tüketmeden, eskitmeden sürdürmeliyiz. Kendi ilim, irfan ve hikmet geleneğimize yabancılaşmadan yol almak zorundayız. Ne Keşfi Kadim’e, ne de Kavli Cedid’e (vaz-ı cedid) bigane kalamayız. Eski ile yeniyi çatıştırmak değil, eski ile yeninin bütünlüğü içinde hakikatin sürekliliğini ve sürdürülebilirliğini yakalamalıyız. Günümüzün okumasını ve gündeme göre fikir yürütebilmeyiz. Eski ve yeninin buluşacağı ve barışacağı zemini bulmamız gerek. Mutlaka kendimizi yenilemeliyiz. Kendini yenilemeyen hayata yenik düşer.”

Namazda olduğu gibi; siyasette de, ticarette de, sanatta da hayatımızın her alanında tek kıblenin olması gerektiğini anlatan Kayan, Cehdi Azim ile büyük bir gayret, kesintisiz bir mücadele, kararlı bir duruş sergilenmesi gerektiğine vurgu yaptı. Cemi Nefir kavramını da top yekun teyakkuz hali olarak yorumlayarak, Mısır’da olduğu gibi top yekun bir baş kaldırış şeklinin gerekli olduğunu söyledi.

Bugün aklı selim, kalbi selim ve zevki selim sahibi olunması gerektiğini de vurgulayan Kayan, “Aklı selimin, aklı doğru kullanmak; Kalbi selimin, temiz ve duyarlı bir kalbe sahip olmak; Zevki selimin ise, güzeli çirkini ayırt etme yetisi” olduğunu belirtti.

Değişen dünyada değişmeyen sorumlulukların bu kavramlar çatısı altında değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Kayan, değişmeyen sorumluluklarımızı da; kendimize olan sorumluluklarımız, topluma karşı sorumluluklarımız ve Allah’a karşı sorumluluklarımız olarak üç temel esasa dayandırdı. “Biz ne kadar Allah için olursak, Allah da o ölçüde bizim için olur” diyen Kayan, “Ben Allah için neyimi ortaya koydum, nelerden vazgeçtim, neler yaptım diye bir düşünün. Allah ile barışık olan toplum ile barışık olur” dedi.

Değişen dünyada gençliğin tartışıldığı oturumda konuşan ve gençlik bir dönem değil, bir ruhtur diyen Eren Özkaradeniz, son dönemde gündemi belirlemede oynadığı rol çokça tartışılan sosyal medyanın yeni bir örgütlenme mantığı olduğuna dikkat çekti. 21. Yüzyıl’da yeni ve farklı bir gençlik kuşağının ortaya çıktığını belirten Eren Özkaradeniz, küreselleşen dünyada yeni kuşağın farklı olma nedenlerini anlattı. Eskiden bilgiye kütüphanelerde ulaşıldığını, bugün ise internet aracılığıyla çok kolay bir şekilde ulaşıldığına dikkat çeken Özkaradeniz, “Bilgiye ulaşmanın zorluğu kalmadı. Nasıl olsa tek tuş ile o bilgi elimin altında hazır düşüncesi var artık. Günümüz gençliği o nedenle şanslı. Her bilgiye istediği zaman ulaşıyor” dedi.

Gündemi takip etme açısından sosyal medyanın olumlu yönlerine değinen Vehbi Rabbani Özberber ise, “Bu hem mevcut gündemi en güncel şekilde takip etmemize yarayacak, hem de kendi gündemimizi oluşturma gücü verecektir. Kişisel hesabı olan tüm arkadaşlarımızın kurumsal hesaplarımızı takip etmesi, bu hesaplarla etkileşime geçmesi, çağrımızın daha çok insana ulaşmasına yarayacaktır” dedi.

Arap Baharı süreci, Mısır devrimi ve Gezi Parkı, twitter’ın insanları organize etme ve harekete geçirme kabiliyetinin çok yüksek olduğunu gösterdiğini söyleyen Özberber, gençlik hareketlerinin, twitter’ı ve diğer sosyal medya araçlarını büyük birer propaganda aracı olarak kullanabildiğini kaydetti.

Yeni dönem Müslüman gençliği üzerine konuşan Şehadet Gerçek ise, gençliğin hep sorun olarak değerlendirildiğini belirterek, gençlerin yaşadığı problemlerin altyapısında da bu algının olabileceğine dikkat çekti. Gençliğin insanın en güçlü olduğu bir zaman dilimi olduğunu söyleyen Gerçek, “Gençlik, dünyadaki dönüşümlere yön verebilecek enerjisi olan ve bizi geleceğe taşıyacak olan bir sermayedir. Gençlik geleceğin tohumudur. Bu tohumun özüne bakarak yarınımızı keşfedebiliriz” dedi.

Hüseyin Özhazar ise, tarihin akışını şekillendiren coğrafyalar olan Anadolu, Mezopotamya ve Mısır’da, İslam Devriminin kısa zamanda insanlığı etkilediğini belirterek tarihten günümüze kadar uzanan süreci anlattı. Bugünkü İslam coğrafyasının Hz. Ömer döneminde şekillendiğini kaydeden Özhazar, İslam’ın insanlık birikimini harmanladığını, İslam ile insanlığın yeni bir evreye girdiğini belirtti. Özhazar “1946 yılından beri İslam Dünyası büyük acılar yaşıyor. 20. Yüzyıl’da batı dünyası hâkimiyetini genişletti ancak 21. Yüzyıl’da batı egemenliği sona erecek” dedi.

İslam’ın adalet ve merhametinin zalim yönetimleri ortadan kaldırdığını kaydeden Özhazar, “bugün insanlık için tek alternatif var o da İslam’dır, Hz. Ömer’in çıkışı gibi bir çıkış yaparsak, onların hesaplarını altüst ederiz. İşte onlar bundan korkuyorlar”, dedi.

20 Yüzyıl’da İslam dünyasındaki gelişmeleri anlatan Ramazan Yıldırım, üç ilahî dinin çıkış merkezinin de Ortadoğu olması nedeniyle, bu bölgedeki siyasal ve toplumsal hareketlerin de kendilerini din dili ile ifade ettiklerini belirtti. Din ilahî ve sabit olsa da, dinin yorumları beşeridir diyen Yıldırım, buna en iyi örneğin de, mezheplerin kurucularına atfedilmesi olduğunu söyledi. Konuşmasını Mısır üzerinde sürdüren Yıldırım, hemen tüm konuşmacılar gibi komplocu mantığı ve Arap Baharının bu mantıkla izahını eleştirdi. 2007’lerde başlayan Kifaye Hareketinin, 2011’de, Tunus’la birlikte farklı bir mecraya doğru aktığını ve sürece İslamcıların da katıldığını belirtti. Bu hareket despotizme karşı Hürriyet, İsrail’e karşı Onur, sömürüye karşı ise Ekmek sloganlarıyla ortaya çıktı. Bürokrasi, ordu ve burjuvazi, devrim sürecinin en önemli karşıtlarıdır. Ancak bunlardan ziyade, bizzat İhvan’ın Selefiler gibi bileşenleri devrimci süreci olumsuz yönde etkilemektedir, diyen Yıldırım’a göre, darbeciler kadar İhvan da direnişin bu denli dirençli olduğunu beklememekteydi.

Veli Karataş, konuşmaların genel seyrinin dışında, İslam’ın çağa önerisi olabilecek kimi ilkelerden bahsetti: Bütünsellik (tevhid), İstikamet (Sırat-el Müstakim üzere olmak), Allah’a ve ahirete iman ederek salih amel işlemek, ahlak (itidal üzere ve adaletli olmak), şura (istişare etmek).

Belki de en önemli şeyleri söylemesi beklenen Hayrettin Karaman ise daha çok Türkiye’nin geçmişinden, Müslümanların maruz bırakıldıkları baskılardan geçerek gelinen günümüzdeki durumumuzun olumluluğundan söz etti. Dolayısıyla görece iyinin kavranması gerekir diyen Karaman, bir İslam dünyası bulunmadığını; dünya sisteminin ise ne Müslümanlara ne de insanlığa bir faydası olmadığını belirtti. Öyle ki Brezinski, Wallerstein, Garaudy gibi batılı aydınların dahi bu sistemin insanlığı bir felakete sürüklediğini, bunu önlemesi gereken Müslümanların ise eğitimsiz olduğunu söyledi. Hak ve özgürlüklerin referansının ilahî olduğunu, dolayısıyla bu ilkelerin çiğnenmesi hususunda hoşgörülü olamayacağımızı belirten Karaman, şiddete başvurmadıkları sürece farklılıkların birlikte yaşamasının mümkün olduğunu belirtti.

Nasuhi Güngör ise ümmet bilincine sahipliğin en önemli engelinin bizlere de giydirilmiş olan ulusalcılığın deli gömlekleri olduğunu ve Müslüman zihnin de bundan önemli ölçüde etkilendiğini belirterek, anadilde eğitim konusunda gösterilen direnci buna örnek olarak verdi. “Arap Baharının komplocu okuması, entelektüel bir özgüvensizlikten kaynaklanıyor. Beri yandan ise ümmet bilincinin oldukça uzağındayız. Öyle ki sınır komşularımızı bile tanımamaktayız” diyen ve Arap Baharını komploculukla izahata, toplumsal olayların komploların eseri olamayacağını söyleyerek itiraz eden Güngör, sıra Gezi Parkı olaylarına gelince, bu olayların batılılar tarafından düzenlenmiş bir komplo olduğunu söylemekten de geri durmadı. Oysa komplocu mantık, olayların izahını kolaylaştırırken, hakikatin ise üstünü örterek, görmememizi sağlar. Hakikatin görülmeyişi ise, bir tür körleşmekten başka bir anlam taşımamaktadır. Çünkü -varsa- komplolar bile kendilerini birtakım gerçeklikler ve duyarlılıklar üzerinde bina ederler. Bu olayları görüp, gerçeklikler ve duyarlılıkları görmemek ise, sonuçta bizleri toplumsal olayları anlamada körleşmelere götürmekten başka bir işe yaramaz.

Yasin Aktay ise Müslümanların varoluşları itibariyle bizzat siyasi bir duruş içerisinde olduklarını/olmaları gerektiğini belirterek, bunun partileri de aşan, dünyaya karşı bir tutum ve müdahil olma tavrı olduğunu belirtti. Siyasetten uzak olmanın, “la ilahe illallah” dememek anlamına geleceğini, çünkü bunu söylemenin ister istemez siyasal bir pozisyon almaya yol açacağını belirten Aktay, bunun yaşadığımız dünyadan sorumlu olmamız anlamına geldiğini, ve Müslümanların bu sorumluluktan asla kaçamayacaklarını, bu konudaki en önemli örnekliklerin de bizzat peygamberlerin hayatları olduğunu belirtti. Dolayısıyla da İslamî siyasetin de metafizik, yani sabitliklere dayanan bir siyaset olmayıp, iradi özgürlüklere dayandığını belirtti.

Mustafa Özel ise bütün insanlığın kurtuluşu olmayan bir kurtuluşun bizim kurtuluşumuz olamayacağını belirterek, bunu sağlayabilmek içinse, çağımızın üç kavramı ile hesaplaşmamız gerektiğini belirtti: demokrasi, kapitalizm ve ulus devlet. Demokrasinin halkın iktidarı olmadığını, kapitalizmin piyasa serbestliğinden yana olmadığını ve ulus devletin de milli olmadığını belirten Özel, bizim ise medeni bir devlete, yasaları esas alan bir yönetime ve gerçek piyasa özgürlüğüne ihtiyacımız olduğunu; bunun için de Medine sözleşmesi kadar Medine pazarının da yeniden ve dikkatle incelenmesi gerektiğini söyledi. Günümüz devletlerinin sermayedarlarla suç ortaklığı içerisinde olduğunu, bu nedenle tarihin en üretken ama en eşitsiz sistemi olan kapitalizmin dünyaya egemen olmaya çalıştığını söyleyen Özel, ulus devletlerin de bu suç ortaklığının bir sonucu olduğunu ve kolektif bir hafıza kaybına yol açtığını belirtti. Bu arada, ulus devletin milli olmaması kadar, İslamî devlet düşüncesinin de İslamî olmadığını, daha çok ulus devlet düşüncesinin bir taklidi olduğunu söyleyen Özel, faizsiz finans sistemlerinin de faizsiz olmadığını ama bir iyi niyete dayandığını, buradan itibaren geliştirilebileceklerini belirtti.

Bu arada şunu da belirtelim ki, oturumlar boyunca, belki de çağımızda Müslümanlar açısından en can yakıcı sorun olan faiz meselesi ve bundan çıkış yollarına ilişkin bir mesele gündeme gelmedi. Oysa değişen dünyada Müslümanlar açısından en önemli ve olumsuz olan değişim, faizli bankacılık sisteminin içselleştirilmesidir. Bundan çıkışın ise her şeyden önce “karz-ı hasen” sisteminin geliştirilmesi olması gerekirken, bu konunun tartışılmaması, meselelere bütünüyle siyaset/iktidar odaklı bakışın getirdiği bir handikaptı.

Ahmet Davutoğlu ise sadece bir nesli temsil etmediklerini, tarihin derinliğine kadar giden o kadim kültürün her şeyini temsil ettiklerini vurguladı. “Biz ayakta durursak o kadim kültür ayakta durur, bizim ayağımız titrerse gelecek nesiller onu savunacak gücü kendilerinde bulamazlar. Bütün istedikleri şimdi ayağımız titresin, ‘hata yaptık’ diyelim ve eski paradigmaya dönelim. Ne yaparlarsa yapsınlar ayağımızın, dizlerimizin bağını çözemezler titretemezler” diyen Davutoğlu; Arap baharının durdurulmasının mümkün olmadığını vurgulayarak, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Yavaşlatılabilir, belki önüne engeller konulabilir ama bir kere bir halk korku duvarını yıkıp kendi izzeti ve onuru için ayağa kalkmışsa, o halkı artık ilelebet eski normlar içinde tutma imkanı yoktur. Arap kardeşlerimizin değişik ülkelerde yürüttükleri mücadelenin sihirli kelimesi, ekmek, aş falan değildir, izzettir. Sürdürülmekte olan mücadele, izzeti, onuru yok edilmiş insanların, hem İsrail karşısında yok edilmiş, hem de diktatörler karşısında ezilmiş insanların, izzetle ayağa kalkma mücadelesidir. Biz o izzeti selamlarız.”

“Esad’a Nusayri olduğu için değil zalim olduğu için karşı çıktık, Sisi’ye de Sünni olduğu için değil darbeci olduğu için karşı çıktık. Sayın Mursi’ye sahip çıkmamız, sadece şahsi dostluklar ya da belli siyasi ilişkiler dolayısıyla değil. Mısırın tarih boyunca, firavunlardan bu yana seçilmiş tek Cumhurbaşkanı, tek siyasi lideri olduğu için. Belki Mursi’yi hapiste tutabilirler ama bu unvanını geri alamazlar. Mursi, Mısır tarihinin seçilmiş tek siyasi lideridir, tek cumhurbaşkanıdır. Şimdi bir kıyas yapacağım. Rahmetli Adnan Menderes, idam sehpasına yalnız yürüyordu ve hep onu yalnız bırakanlar eleştirildi. Haklı olarak eleştirildi. Şimdi bir darbeyle giden Adnan Menderes’e sahip çıkmak onur olur da bir darbeyle giden ve hapis çeken Mursi’ye sahip çıkmak yalnızlık mı, yanlışlık mı olur?”

Özgün İrade, Sayı:113