Anadolu: Birlikte yaşama formülü

0
180

Anadolu bir coğrafya isminden öte `birlikte yaşama formülü`dür. İsmimizi açıklarken de ifade ettiğimiz gibi Anadolu, renklerin birbirine dönüşmeden bir arada bulunduğu, kendisini özgün ve özgürce ortaya koyduğu bir coğrafyadır.

Geçtiğimiz Temmuz ayında Anadolu Platformu’nun Akyazı Kuzuluk tesislerinde 5.ni düzenlediği sempozyumun üst başlığı “Medeniyet Tasavvurumuz” idi. Platform son beş yıldır bu sempozyumları istikrarlı bir şekilde devam ettiriyor. Anadolu Eğitim ve Davet Gönüllüleri Platformu Koordinasyon Kurulu Başkanı Turgay Aldemir ile Anadolu Platformu’nun organize ettiği Kuzuluk buluşmalarını, platform olarak hedef ve gayelerini, Platform ile ilgili merak edilen soruları sorduk ve Turgay Bey’in verdiği cevapları sizlere sunuyoruz.

 

Sayın Turgay Bey, söyleşimize platformunuzun ilk kelimesi olan Anadolu ismiyle başlayalım isterseniz. Neden Anadolu?

Anadolu kelimesinin aslı `Anatolia`dır; “güneşin doğduğu yer” anlamına gelmektedir. Bizler, bugün insanlığın üzerine çökmüş olan karanlığın Anadolu`dan doğan bir güneşle yeniden aydınlanacağına inanıyoruz.

Anadolu aslında bize göre, sadece bir coğrafya ismi değildir; bir coğrafya isminden öte `birlikte yaşama formülü`dür de. Anadolu’da insanlar yüzyıllarca birbirlerine saygı ve sevgi göstermeyi başarabilmiş; farklılıklarını zenginlik olarak telakki ederek bir arada yaşamanın formülünü ortaya koymuşlardır.

 Bu durum ne zamana kadar sürmüştür?

İslam`ın temel referanslarının etkilediği Osmanlı Devleti`nin zayıflaması bu duyguların da zayıflamasında etkili olmuştur. Osmanlı`nın çöküşüyle beraber bu süreç baskıcı, tek tipleştirici bir sürece evrilmiş; zenginlikler tehdit olarak algılanmış, farklılıklar kavga nedeni olarak görülmüştür. İnşallah bizler, bu değerlerimizi yeniden bu coğrafyada hâkim kılarak, farlılıklarımızı zenginlik kılacağız; Müslümanların inancının, coğrafyamızı emin bir belde haline getirmesini huzur ve mutluluğu artırmasını sağlayacağız… Anadolu sahip olduğu değerler birikimiyle bunu başarabilecek potansiyele fazlasıyla sahiptir. Bizler platform olarak bu değerlere yaslanmayı bir gereklilik olarak görüyoruz. Bundan dolayı da platformumuzun adı Anadolu.

 DAVET EDEREK EĞİTMEK DEĞİL, EĞİTEREK DAVET ETMEK!

Bu sorunun devamı olarak “eğitim ve davet gönüllüleri.” Neden eğitim ve davet?

Platformumuz, duyarlılık sahibi insanların bir araya geldiği yapılardan teşekkül ediyor. Bizim muhatabımız insan. Bizler, insanlara birtakım değerler kazandırmak istiyoruz. Bu değerler aslında insanların özlerinde var olan değerler… Allah`ın insanların ruhlarına üflemiş olduğu değerler. Zaten bu değerlerden dolayı insan önemli bir varlık. Bizim, insanın özünde var olan bu değerlere yeni bir değer katma endişemiz yok. Ahsen-i takvimi ortaya çıkarmaya çalışıyoruz; bunun için çaba sarfediyoruz.

İnsan, mükerrem bir varlıktır. Ölümün anlamı ise fıtratı korumaktır. Ve onu mütekâmil bir şekilde tekrar rabbine kavuşuncaya kadar bu dünya hayatında onurlu bir hayat sürmesini temin etmektir. Bunu yapabileceğimiz iki şey var: Eğitim ve onun fıtratına uygun olana davet.

 Niçin önce eğitim?

Önce bilgi ve görgüyle beşerin insana dönüşümünü sağlayıp, ondan sonra değerlerimize davet ediyoruz. Davet ederek eğitmek değil, eğiterek davet etmek anlayışından dolayı eğitimi önceliyoruz. Bizler insanları sadece Allah`a kul olmaya, adalete, hukuka, özgürleşmeye, kardeşliğe, dayanışmaya ve paylaşmaya davet ediyoruz. Bu çağrı sadece bu coğrafyaya, sadece mümin olanlara değil, bütün insanlığa yaptığımız bir çağrıdır. Çünkü bizim kalkış noktamız, insanlığa umut olmaktır. Onun için muhatabımız bütün insanlardır. Allahu Teâlâ, ” Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” buyuruyor. Bu ayetin bizlere bir sorumluluk yüklediğine inanıyoruz. Bu sorumluluk bilinciyle kendimizi ve insanlarımızı önce eğitmeyi, bu eğitimli insanlarla da çevreye davet etmeyi hedefliyoruz. Bu sorumluluğu toplumun tüm katmanlarına yaymak istiyoruz. Dolayısıyla eğitim ve davet ifadeleri öncelikli olarak kurumsal kimliğimizde yer alıyor.

 BU YÜRÜYÜŞ, BİR KIBLE YÜRÜYÜŞÜ

Baştaki iki sorumuzun devamı olarak bu konuda bir sorumuz daha olacak. Platformun logosunun merkezinde Kâbe ve etrafında yedi farklı renk yer almakta. Bu logonun açılımını yapabilir misiniz?

Biz logomuzda gökkuşağının sonsuzluğu çağrıştıran yedi rengini kullandık. İsmimizi açıklarken de ifade ettiğimiz gibi Anadolu, renklerin birbirine dönüşmeden bir arada bulunduğu, kendisini özgün ve özgürce ortaya koyduğu bir coğrafyadır. Biz de, bizim bileşenlerimizin kendi yerelliğini, bulundukları coğrafyadaki farklılıkları koruyarak bir zenginlik oluşturduğuna inanıyoruz. Bunun için bileşenlerimizin farklılıklarını, yerelliklerini koruyarak ancak; ortak bir kurumsallık içerisinde ve ortak değerler etrafında bir araya gelmesi gerektiğine inanıyoruz. Logomuzun ortasındaki Kâbe ise istikametimizi ve yürüyüşümüzü temsil etmektedir. Bizler ortak değerler etrafında bir araya gelmiş, ortak değerlerle yürüyen bilinçli bir topluluğuz. Yürüyüşümüz bir ‘kıble’ yürüyüşüdür.

 MEDENİYET: FARKLILIKLARI ZENGİNLİK GÖRMEK

Bu yıl beşincisini düzenlediğiniz sempozyumun üst başlığı “Medeniyet Tasavvurumuz” idi. Bu başlığın sizde oluşturduğu anlam nedir? Neden medeniyet tasavvuru?

Soğuk Savaş döneminde medeniyet kavramı etrafında çeşitli tartışma ve çatışmalar yaşanmıştı. Batı medeniyeti, İslam medeniyeti ve diğer semavi dinlere atfedilen çeşitli medeniyetler… Bunlarla ilgili tartışmalar… Biz şuna inanıyoruz: doğru olan ve hak olan birdir. Doğru ve hak kimsenin tekelinde değildir. İnsanlığın faydasına olan, kâinatın tevhidini bozmayan, onu tamamlayan her şey insanlığın ortak değeridir; ortak medeniyetidir. Bunun için biz medeniyeti, insanlığın ortaya koyduğu ortak iyi, güzel, doğru davranış ve tutumlar olarak görüyoruz. Allah’ın yoktan var ettiği güzellikleri tekrardan insanlığın faydasına, yeni yaratışlarla mayalayan tüm çalışmaları biz medeniyet olarak görüyoruz.

Medeniyetin doğusunun, batısının, müsliminin, gayrimüsliminin olmayacağına inanıyoruz. Bu meyanda çatışmaları bir tarafa bırakıp, farklılıkları zenginlik görüp geleceğin inşa edilmesinde bizim de payımızın, katkımızın olması gerektiğine inanıyoruz. Bu çerçevede bizlerin, medeniyetin taşıyıcısı olan insana yaklaşımımızı sağlıklı bir yere oturtmamız gerekiyor. Biz, medeniyetlerin dayanağının `insan` olduğuna, bunun güçlenerek devam eden yerinin de `aile` olduğuna inanıyoruz. Yeniden inşa döneminde bu konunun ehemmiyetini göz önünde bulundurarak “medeniyet tasavvurumuz” konusunu ele almayı uygun gördük. Medeniyetleri besleyen, geliştiren insan olduğu için onun ihtiyaçlarını; medeniyetlerin öncelikle şekillendiği yer olan aileyi ele almamız gerektiğini düşündük. Bu doğrultuda adım attık.

 Teknoloji demek, medeniyet demek mi?

Ayrıca medeniyet ve teknoloji arasındaki farkı da iyi bilmek gerekir. Teknoloji farklıdır, medeniyet farklıdır. Bugün karıştırılan bu iki kavram arasındaki farkı da yaptığımız çalışmada ortaya koymaya çalıştık. Teknoloji bir bilgiyi elde eder, üretir ve bunu istediği bir araca dönüştürür. Ama medeni insan bu aracı yerli yerinde kullanmasını bilir. Yine medeniyet tasavvurumuz içerisinde çevre, ekoloji, sanat vb. hepsi bir bütündür. Merkezinde insan vardır. Medeniyeti oluşturan insandır. İnsanlar kültürleri, kültürler de medeniyetleri oluşturur. Medeniyetlerin çeşitliliği insanların zaman içerisindeki çeşitlilik algısı Batı’nın getirmiş olduğu bir kuramdır. Aslında medeniyetler tektir. İnanca dayanır, davranışlarla ilgili iyi ve güzel olandır. Bunun tespiti için böyle bir programa ihtiyaç duyuldu ve hazırlandı.

 Bu yıl beşincisi icra edilen Kuzuluk Buluşmalarında hedef ve amaç nedir? Neler bekliyorsunuz?

Bizler Türkiye’de özellikle Müslümanlar olarak, Osmanlı’nın çöküş süreci ve Cumhuriyetin kuruluş sürecinde bir parçalanmışlık yaşadık. Evlerimizde birbirimize yabancı olduk. Düşünce alanında, fikirde, tasavvurda, eylemde hayatımız parçalandı, birbirinden ayrıldı; insanlarımız her alanda birbirinden uzaklaştı. Bu bölünmüşlük ve parçalanmışlık hala devam ediyor. Bizler Anadolu Platformu olarak yapmış olduğumuz bu çalışmalarla parçalanmış bu hayatları, düşünce ve tasavvurları bütünleştirmeye çalıştık. Yaptığımız ilk sempozyumu “Aile ve İletişim” ekseninde gerçekleştirdik. İlk sempozyumdan itibaren tüm buluşmaları ailece gerçekleştirdik. Eşimiz, çocuğumuz, yaşlımız ne varsa bir bütün olarak tüm ortamları paylaştık.

Yaptığımız gözlemlerde bireylerimizin kendileriyle aileleri arasında duvarlar ördüğünü müşahede ettik. Yaptığımız çalışmalarda öncelikle bu duvarları kaldırmayı ve sağlıklı iletişimin yollarını açmayı hedefledik. Önce eşimizle aramızdaki iletişimi sağladık. Sonra çocuklarımızla, akrabalarımızla, komşularımızla, şehrimizle, şehrimizin sokaklarıyla yani; aç ve açıktan tutun da zenginine, Müslüman’ından tutun da gayrimüslimine, ağaçtan toprağa kadar her ne varsa ve her ne ile iletişim halinde olmamız gerekiyorsa onunla doğru ve anlamlı bir iletişime geçtik. Aslında organizasyonlar işte böyle bir şey. Yaşadığımız mekan ve şehirlerdeki tüm varlık alemi ile iletişim içerisinde olursak ancak o zaman o diyarın ortak vicdanı oluruz.

 Değişim bir tercih değil, kaçınılmaz bir süreç

İkinci sempozyumumuz “Kurumsallık” başlıklı idi. Bir fikrimiz, idealimiz, değerimiz var ve bunu insanlarla paylaşmak; ortak değerler haline getirmek istiyoruz. Bunu nasıl başaracağız? Tabii ki kurumsal bir yapıyla ancak bunu başarabiliriz. Peki bu nasıl bir kurumsallık olacak? Bu kurumsal yapı elbette “değer merkezli” olmalı. İnsanı tüketmeyen, bilakis insanı geliştiren, insana yaslanan bir kurumsal yapıdan bahsediyoruz. Bu kurumsallığın öznesi `insan`dır. Bizim kurumsallık felsefemizde her insan tek tek bizatihi değerlidir. Yapacağımız bir eylem veya davranışta şayet tek bir insan zarar görecekse o eylem yapılmamalıdır. Bizim medeniyetimizin özü şudur; “Bir gemide 99 suçlu, bir suçsuz var ise o gemi batırılmaz.” Biz haklılığı ve haksızlığı % 51 ile ele almıyoruz. Her insanın görüş ve düşünceleri önemlidir ve her insan bir değerdir. Biz böyle anlıyoruz ve böyle değerlendiriyoruz. Ortaya koyduğumuz bu değerleri kurumsal bir anlayışla etkin kılmak istiyoruz.. Bizle başlayıp bizle bitmeyen, çocuklarımızın geliştirip sürdürdüğü değer merkezli bir kurumsallıktan bahsediyoruz.

Üçüncü sempozyumumuz “Eğitim ve Sivil Toplum” idi. Değişim bir tercih değil, kaçınılmaz bir süreçtir. Bu süreci doğru okuyup isabetli öngörülerde bulunanlar ancak başarılı olabilirler. Dünya, içine düştüğü bu bunalımdan ancak gönüllü hareketlerin oluşturduğu sivil katılımlarla çıkabilir. Sivil toplum, siyasetin, bürokrasinin ve oligarşinin üzerinde bir değer üretim merkezidir. Bu değerler, bağımsızlığından ödün vermeden toplumun her kesimine hayat verir. Sivil yapılar bağımsız hareketlerdir. Siyasi erkin güdümüne girmek sivil toplumu çürütür. Bizler siyaseti önemsemekle birlikte siyaset üstü bir anlayışla, günlük politik tartışma ve çekişmelerden de uzak kalma arzusundayız. Ancak bizi, nesillerimizi ve bu toplumun geleceğini ilgilendiren konularda sessiz kalamayız. Sivil yapılar devlet karşısında bireyi korur ve güçlendirir. Bu özelliklerinden dolayı da sivil yapıları ve sivil yapılanmayı önemsiyoruz.

Yeni bir eşikte bulunduğumuza inanıyoruz. Bilginin mahiyeti değiştiği için, eğitimin algısı da değişiyor. Bu değişime karşı değerlerimize bağlı kalarak, eğitim anlayışımızı ve hayat tarzımızı yenilememiz gerektiğine inanıyoruz. Sahip olduğumuz eğitim anlayışıyla birikimimizi, birliğe dönüştürmemiz gerekiyor. Bilgiyi; birliğe, diriliğe, mücadeleye dönüştürmek çabasındayız.

Sempozyumlarımızın dördüncüsü “Erdemli Toplum” idi. Nedir erdemli toplum? Bu üretilen erdemlerin toplumun içerisinde yer bulmasıdır. Siz bir değer üretiyorsunuz, ürettiğiniz bu değerler insana, projeye dönüşmez ise kokar. Durağan suların kokuştuğunu biliriz. Bunun için doğada durağan olan hiçbir şeyin bozulmadan durduğu vaki değildir. Bundan dolayı biz de bu değerleri toplum içerisine taşımalıyız. Bu değerler orada insana dönüşmeli, o toplumda umuda dönüşmeli ve hayata dönüşmeli. Sanata, edebiyata dönüşmeli. Erdemli toplum nasıl olur? İşte bu değerlerimizi sokağa hayatın içerisine taşıdığımız sürece erdemli bir toplumun oluşumunu hayatın içerisinde mayalayabiliriz. Yani bir toplum tasavvuru olması lazım.

Akabinde ne geldi? Son sempozyumumuz… Bu sempozyumların bir gayesi de üye dernek, vakıf yöneticilerinin ve üyelerinin burada buluşarak birlikte yaşama ruhunu geliştirip olgunlaştırmak.

 TAKİYECİLİĞE VE ŞAİBEYE YER YOK

Konuşmalarınızda sivil toplum ifadesi fazlaca ön planda. Şöyle bir şeyler dillendiriliyor. Sivil topluma geçeli cemaati, bıraktık her şey STK üzerinde yürüyor bu doğru mu? Ne söylemek istersiniz?

Biz öyle düşünen arkadaşlarımızı seviyoruz. Saygıyla da selamlıyoruz. Ama bizi kısa sürede anlayacaklarına inanıyoruz. Sivil Toplum kavramı batının tanımladığı bir kavramdır. Dünyanın ve bizim yaşadığımız zaman itibari ile artık bazı çağdaş kavramları yeniden kendi değerlerimiz ve vaziyetimiz bağlamında irdeleyip tekrardan tanımlamalıyız. Yeniden tanımladığımız kavramlarla yeni cümleler kurarsak soğuk savaş döneminde kalmış tanımlamaların içine kendimizi ve geleceğimizi hapsetmeyiz. Aslında bu süreç bizim için hakkın değerlerine bağlı kalarak halkın içinde projelerimizle varolma fırsatını tanıyor

Hiç peygamberin kendi toplumuna küstüğünü, kendisiyle toplumu arasına duvarlar ördüğünü gördünüz mü? Bizler de konuştuğumuz şeyleri hayatın içerisinde, sokakta herkesin duyacağı yerde konuşuyoruz. Biz Müslümanız diyoruz. İstikametimizi amblemimizde olduğu gibi belirlemişiz. Bu bir yürüyüştür. Çoğunun cemaat dediği yerde yapamadığı şeyi biz sivil toplum içerisinde coşkuyla gerçekleştiriyoruz. Şimdi sonuç buysa meselelere de buradan bakmak gerekiyor. Biz İslam toplumunda yaşıyoruz. Gelecek Müslümanlarındır. Bu bağlamda da hiçbir takiyeciliğe hiçbir şaibeye yer bırakmadan açık seçik sözün en güzelini söylemek ve muhatabın anlayacağı şekilde söylemek gerekiyor. Biz meseleye böyle bakıyoruz.

 Anadolu Platformu olarak bundan sonra hedef ve gayeniz nelerdir?

Önce insan diyerek yola çıktık. Bu bir kardeşlik yürüyüşüdür, kutlu bir yürüyüştür. Bu proje için Anadolu’nun her noktasında yürek yüreğe, kafa kafaya, ortak akıl, ortak çaba ile yola koyulan insanlarız. Ve her zaman Allah’ın yardımını, rahmetini, bereketini, ihlasımız ve fedakarlığımız oranında yanımızda bulduk. İçinde yaşadığımız bu coğrafyaya karşı sorumluluklarımızın olduğunu düşünüyoruz. Sorunlarımızı çözmek için, sorumluluğumuza sahip çıkmamız gerektiğine inanıyoruz. Biz Müslümanların bu çağa her alanda tekrar imanın emniyet ve güvenini taşıyacak tekliflerimiz olmalıdır. Kendimizi hariç tutmadan, sosyal ortaklıklar ve çözümler aramalıyız. İnsanlığın yüreğini, tekrar kendi yüreğimizle beraber iyilikle yıkamalıyız. Bu hedeflerimizi gerçekleştirmek için azim ve kararlılıkla yürüyüşümüze devam edeceğiz. Bu yürüyüşü gerçekleştirirken de planlı ve programlı olmaya çalışıyoruz.

EKSİKLİKLERİ OLMAKLA BİRLİKTE ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNİ DESTEKLİYORUZ

12 Eylül’de bir referandum olacak Anadolu Platformu olarak bu konudaki düşünceniz nedir?

Türkiye’nin 1876`dan beri bir anayasa sorunu var. Statükocular yeni bir anayasanın yapılmasını ve var olan anayasada değişikliklerin yapılmasını istemiyorlar. Halkın paketi reddetmesi için yoğun uğraş veriyorlar. Hâlbuki var olan anayasa bir vesayet anayasası. Siyaset yapmaması gereken kurumlara siyaset yapma imkânı veren; siyaset yapması gereken kuruluşların alanlarını daraltan, ülkemizin önünü tıkayan bir anayasa. Özgürlüklerin sınırlandırıldığı, kısıtlamaların ise kural haline getirildiği, resmi ideolojinin katı bir şekilde yorumlandığı bir anayasa. Halkına güvenmeyen bir anayasa. Bu anayasanın topyekün değiştirilmesi gerekir. Türkiye`nin bu darbe anayasasına mahkûm olma ayıbından kurtulması gerekir.

12 Eylül 2010’da halkın oyuna sunulacak 26 maddelik değişiklik girişimi arzuladığımız değişimleri elbette içermiyor. Bu duruma rağmen maddeler, bugüne kadar yapılan değişikliklerden daha kapsamlı. Vesayet sisteminin kurumsal yapılarına müdahale eden bir özelliğe sahip. Bu müdahalelerin ve değişikliklerin anayasaya asla özgürlükçü bir anayasa özelliği kazandırmayacağını da biliyoruz. Bizler adaleti, hukuku, özgürlüğü temel alan bir anayasanın olmasını hedefliyoruz. Fakat yapılan girişimin de daha özgürlükçü bir anayasanın önünü açacağına inanıyoruz. Gidilecek çok uzun bir yol var bu konuda. Atılan adımların umutlu bir başlangıç olmasını temenni etmekte bir sakınca olmadığını düşünüyoruz.

Ahmet Demir / Özgün Duruş