Âlimlerin ve Aydınların Baktığı Yerden Görmek

0
547

Serin bir havada çalıştay salonuna doğru ilerliyoruz. Sağ tarafımızda Muş Ovası’nın soğuk toprağını kaplayan  çayırın yeşil tonu, sol tarafımızda Haçreş Dağları’nın esmer yüzünü örten beyaz kar örtüsü, İkliminden aldıkları güç ile “yeşil ve beyazın” bu kombinasyonunu çok az coğrafya gösterir. Otobüsün içinde Türkçe, Kürtçe ve Arapça sohbetlerin oluşturduğu harmoni ve kıyafet çeşitliliği ortama bir zenginlik katıyordu.  Tabiat, tüm farklılıkları ile uyum içinde birbirinden beslenerek kendini tamamlıyordu. İnsanlar ise çatışmalarını farklılıklar üzerine kuruyordu. Tarih; İnsanlığın tabiatı gereği farklılıkları doğurma üzerine olduğunu kanıtlıyordu. Oysaki bir laboratuvar olan doğa; eğitim ve öğretimin merkeziydi. Düşünceler, uzakları birbirine yakınlaştırırken üniversitenin kampüs alanına varılmıştı.

Anadolu Platformu’nun Muş Alparslan Üniversitesi ile düzenlediği çalıştay organizasyonundayız. Ümmetin ve toplumun sorunlarını bir araya gelerek çözmenin mümkün olduğunu kavramış bu yolda her türlü faaliyeti gerçekleştirmeyi hedefleyen Anadolu Platformu çalıştayın İlkini 2016, ikincisini 2017 yıllarında düzenlemiş. Medreseler, Üniversite, Diyanet işleri Başkanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Sivil Toplum Kuruluşları çalıştaya muazzam bir güç, kalite ve zenginlik katıyordu. İslam’ın öğretisi olan Kur-an’ı Kerim;  genç ve heyecanlı bir tilavet ile salonu kuşatıyordu. Selamlama konuşmaları sınırlarını aştıkça farklı perspektiflerden aynı endişeler ayrıkları birleştiriyordu. Güncel sorunlar için başvurulan ayet ve hadis yorumları örtülmüş çözüm yollarını aralıyordu. Felsefenin batı ve doğu, yakın ve ilk çağ duayenlerine atıflar yapıldıkça günün tercihleri, süreci, sonuçları anlamsızlaşıyordu. Belagatin gücü;  sorumluyu, suçluyu ötekine yüklerken adil bir paylaşımın zorunluluğu ortamı kabule zorluyordu. Ziya Paşanın “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm-Dolaştım mülk-i İslâmî bütün virâneler gördüm” mısraları yüzlerce yıldır yaşanan acı gerçekleri tekrar hatırlatıyordu. İslam’ın bir huzur dini olduğunu, Müslümanlar arasında yaşanan kaos ve çatışmalara yol açan dini yaklaşımların “İslam içindeki yeri” tartışılıyordu. Bölge ve küresel siyasete uzanan kaçak yorumlar çalıştayın sınırlarını zorluyordu. Kendimizden, içimizden olanlara duyulan sitem, dışa olan öfke tonlamaları duyguları depreştiriyordu.

Çalıştayın ilk oturumu medreselere ayrılmıştı. Salonun kalabalığında azınlık kalan Seydalar/Mollalar (Melle) baskın çıkarak ortama manevi egzotik bir hava katmıştı. Karşılıklı mütevazı muhabbetleri beni 1970’li yılların sonuna yaşadığım köye götürmüştü. Genç bir seydanın  peşinde bir grup medrese talebesi (Feqi) ile hane hane erzak topluyordu. Onlara duyduğum ilgi ve imreniş duygularım tekrar tazelenmişti. Medreselerin tarihi serüveni kadim bir yapıya sahip olduklarını ispatlıyordu. Nizamülmülk Medreselerine atıfta bulunuluyordu.  11. yüzyılda oluşumunu tamamlayan Nizamülmülk Medreseleri Ortadoğu coğrafyasında zeki ve ilim arayanların tek adresi olmuştu. İslam coğrafyasının önemli âlimlerinin, düşünürlerinin, filozoflarının yetiştiği eğitim kurumları bu medreselerdi. Toplum üzerinde güçlü bir güven ve itibar bırakan bu eğitim kurumları kaderlerine terkedilmişti. Oysaki onlar topluma nizam getirirken birey, aile ve kitlesel zehirlenmelerin önünde önemli bir engeldiler. Onların bu misyonunu görmeyen devlete sitemleri vardı. Devletin laikliği topluma kabullendirmek için dine getirdiği kotada en büyük baskıyı onlar almış. Yakın geçmişte yaşanmış baskılar, tespit ve önerilerde korkulu-endişeli yorumları/eleştirileri gizlemiyordu. Medreselerin eğitim kapsamında matematik, astronomi, tıp, coğrafya gibi pozitif bilimlerin işlenmediği sadece dini bir eğitim kurumu olduklarını “Âlim” yetiştirmeye çalıştıkları vurgulanıyordu. Anlaşılıyordu ki toplumla bütünleşen bu kurumlar; maddi yetersizlik, öğrenci bulamama, âlim yetiştirememe, resmi bir kimliğe kavuşamama gibi hayati sorunlarla boğuşuyordu.

Oturumun müzakere bölümünde söz haklarının tamamına yakınını mollalar aldı. Mikrofon bir elden diğerine çok geç ulaşıyordu. Müzakerecilerin konuşma hakları birer korsan bildiriye dönüşüyordu. Uzun Arapça konuşmalar, ihtiyaca binaen kullanılan Kürtçe mısralar bu dilleri bilmeyenler için anlam kopmalarına neden oluyordu. Birbirlerine ilim satmakla meşgul olmayı bırakıp sorunlara çözüm bulmayı, halkın beklentilerine cevap verecek oluşum talebi dikkatleri üzerine çekiyordu. Seyda ve mollaların varlığına rağmen toplumun seküler alana kayması tanımlanamıyordu. Açıklamalar müzakere alanını tatminden uzaktı. Yanlış giden, örtülü kalan bir şeyler vardı.

Medreseler için ayrılan oturum süresi yetersiz kalmıştı. Konunun müzakeresi için otel toplantı salonunda forum formatında devam kararı alındı. Diyarbakır’da 500 dönüm arazi üzerinde düşünülen medrese külliye projesi dışında tüm konuşmacılar dünü ve bugünü işledi. Medrese eğitim dünyasının dışında biyodijital bir dünyaya geçiş başlamıştı. Dataizim kavramı çağa adını vermeye hazırlanıyordu. İnterneti, Google amcayı cebinde taşıyan, onunla yetinmeyen nesli etkileyecek doneler olmalıydı. Oysaki medreseler yetersiz fiziki ortamlarda güncel olmayan müfredatlar ile âlim yetiştiriyordu. Konuşmaların satır aralarında uyuyan, yenilenmeyen âlim tiplemesine karşı şikâyetler vardı. Medrese ve âlimler; zararsız, kolaycı, uzak coğrafyaların sorunlarını heyecan ile anlatırlarken, içinde yaşadıkları şehrin, bölgenin ve ülkenin sorunlarına getirecekleri çözüm önerilerinde silik kalıyorlardı. Bu anlaşılır bir durumdu. Genç bir bakış; Hasan El Benna, Seyit Kutup, Mevdudi, Ali Şeriati gibi modeller arıyordu. Mollaların kendilerini ifade etmekte özlem duydukları benzer platformların genişletilerek çoğaltılması bir elzemdi.

Oturum fasılasında ara koridorda tanışmalar, kulisler salondaki tartışmaları bitirmiyordu. Bir köşede TRT 6’in röportajlarına bir vesile ile katıldım. Kameraların karşısında ilk defa Kürtçe konuşmam istendi. Ancak kendimi ifade edemeyince röportaja Türkçe devam etmek zorunda kaldım. Kendi anadilimde konuşamamak ne anlama gelir? Bunun müsebbipleri varsa bunun dinen karşılığı ne olabilirdi. Bilinip de işlenmeyen bir sorun da bu değil miydi?

İlahiyat fakülteleri ikinci oturumun ana temasıydı. Medreselerin, ilahiyat, İmam hatip veya Kur-an’ı Kerim Kurslarına birbirlerinin alternatifi olmadıkları özellikle vurgulandı. Ülkede birçok üniversitenin bünyesinde İlahiyat fakültelerin kurulduğunu, nicelik olarak artan fakülte ve öğrenciye rağmen nitelik olarak ideallerden uzak kalındığı belirtildi. Medreseler ile birlikte İlahiyat fakültelerinde algı düzeyi yüksek, zeki öğrenci sorunu yaşandığı önemli bir tartışma konusu olmuştu. Nisa suresinin 58. Ayeti olan “Şüphe yok ki Allah, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor…” farzın vurgusu salonu sessizliğe ve mahcubiyete gömüyordu. Bir diğerini ötekileştirmenin, dışlamanın İslami yapıya zarar vermesine dikkat çekiliyordu. İbn-i Sina, Farabi, Ebu Hanife gibi çok yönlü ilim insanı yetiştirmenin zor olduğu, mevcut eğitim sisteminde ihtisaslaşmanın öne çıktığı belirtiliyordu.  Bilginin dikey ve yatay yönde boyutlandığı bu çağda medreselerin ansiklopedik âlim talebi karşılıksız kaldı.

Medrese, ilahiyat ve diyanet üç önemli başlık; ardı ardına dinmeyen heyecanlı konuşmalara sahne oluyordu. Üç alanın sınırları iç içe geçiyor, birbirine paralel ve tamamlayıcı bu alanların sorun ve çözüm önerileri de birbirine benziyordu. Diyanetin; Kur-an Kursu, hafızlık çalışmaları, yurt dışı ve yurt içi organizasyonları övgü ile anlatılıyordu. Bu çalışmaların sayısal değerlerinin gururlanacak seviyelere ulaştığı belirtiliyordu. Anacak; sosyal hayatta beklenilen manevi ve ahlaki yaşam parametrelerinin yetersizliği sorgulanıyordu. Toplumun temel yapı taşı olan aile yapısının hızla dağılması, boşanma oranları gelecek kaygılarını artırıyordu. Bölgesel beklenti ve ihtiyaçlara göre hutbelerin merkezden yönlendirilmesi müzakere ediliyordu. Merkezi hutbe tartışmaları ülkede iki önemli gerçeği görünür kılıyordu. Birincisi, Anadolu’nun batısında imamlar merkezi hutbelere bağlı kalmakta serbest bırakılırlarken, doğuda ki imamların merkezi hutbeleri okuma zorunluluklarıydı. Bu farklılığın temelinde bazı yerlerde hutbelere kişisel veya politik görüşlerin karıştırılması cevabı olmuştu. Bölgeler arası camilere, imamlara güven yaklaşımı zihinlerde tartışma bırakmıştı. İkincisi, bilgi eksiği, mesleğe duyulan saygının yetersizliği, tembellik vb. nedenlerle imamların haftada bir olan hutbe hazırlama aczine düşmeleri oldu. Kamuoyunda din adamlarına karşı güven duygularının azalması kişisel muhasebeleri önceliyordu. Yoğun ve yorgun bırakan üç oturum beyin fırtınalarına yol açmıştı. Aynı ülkede aynı çağı yaşayan münevver insanlar bambaşka sorun-çözüm önerileri ile ertesi günü beklemeye geçtiler.

Akşam serinliğinde Muş çarşında kısa mesafelere kurulu bulunan çay ocaklarından birindeyiz. Bir grup saygın Muşlu ile çay sohbetinde tanışıyoruz. 94 bin nüfuslu Muş’ta çalıştaya yeterince ilginin olmadığı anlaşılıyordu. Dışlanma iddiasına karşı dışlanan bir dil kullanılıyordu. Gün boyu her karesinde İslam ve Müslümanın anıldığı bir çalıştay şehrin diğer Müslümanlarına cazip gelmemişti. İslam coğrafyasının en büyük sorunu olan parçalanmışlık somut olarak burada kendini ele veriyordu. Erkin ve üst aklın sahipleri sorumlu tutulurken, hiziplerin İslam’ı kendi tekellerinde görmeleri, adalet sorunu amansız bir güven bunalımı yaşatıyordu.

Dinlenmiş bir şekilde meraklı bir bekleyiş ile ertesi günün ilk oturumuna geçildi. Milli Eğitim; ülkede herksin ilintili ve bir yorumu olduğu geniş bir üst başlık. Toplum olarak eleştirel dile saplanmış, biz/ben gibi olmayan her şeye saldırgan, yumrukladıklarımız ile gururlanılan başlangıçlar bu oturumun giriş cümleleri olmadı. Katılımcılar alanlarına hâkim bir dil ile müzakere salonunu rahatlatıyorlardı. 2023 eğitim vizyonu için hazırlık çalışmalarının yoğun bir şekilde sürdüğü belirtiliyordu. Eğitimin taklitten uzak, özgün bir yapıya dönüşmesi için yoğun çalışıldığını, bunun için de zamana işaret ediliyordu. Özelde, yerelde ve münferit yaşanan her birey, sorunun değil çözümün bir parçası olmalı,  olumsuzlukların bakanlığa ve sisteme bağlanmasının yanlışlığı anlatılıyordu. Eğitim teşkilatında rol alan her bireyin görev ve sorumluluklarını yerine getirmesinin önemi vurgulanıyordu. Salonda ise eğitimin her kademsine atanan insanların liyakat durumu müzakere ediliyordu. 28 Şubat sürecinin İmam Hatipleri bitireyim derken tüm meslek okullarını bitirmesi gerçeği acı acı anılıyordu. “Okuryazarlığın” yeni bir manaya evrildiği açıklamaları dikkatleri üzerine çekiyordu. Finansal, ekolojik, siyaset, eleştirel, elektronik, medya ve bilgi gibi okuryazarlık düzeyinin yükseltilmesi gerektiği gerçeği müzakerenin mutabık kalınan konusu oldu.  Eğitim camiasının “Geleceği Okuma” gibi bir sorumluluğu var. Bunun için tüm yeteneklerimizle “günü” doğru anlamamız gerekiyor. Eğitim sistemi insan kaynakları, teknik alt yapı ve bilginin yanına hikmet ve irfanı gecikmeden koymalıdır.  Bilgiye erişim kolay olduğu kadar korkunç bir bilgi kirliliğinin varlığına dikkat çekiliyordu. Bilgiyi edinmenin bir ayrıcalık olmaktan çıktığı, bilginin içine girerek inovatif zekâlarla yeni yararlı bilgilerle geleceğe ilerlemenin zorunluluğu kabulleniliyordu.

Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün tarihi müdahaleler ile müktesebatı ve güncel durumu anlatılıyordu. İmam Hatip okullarının tüm okullar arasındaki oranın %2’lerden %14’lere çıkması ile övünülüyordu. Anacak bu okullardaki öğrenci profili İmam Hatiplerin misyonuna uygun olmadığı gerçeği ayrı bir sorun oluşturuyordu. Din Öğretimi Genel Müdürlüğünün bakanlıkta olağanüstü, profesyonel çalışması sahaya yansımadığı anlaşılıyordu. Daha çok “İmam Hatipli” yerine daha kaliteli “İmam Hatipli” planlanması öncelenmeliydi.

Sivil Toplum Kuruluşları; iş yeri, meslek alanı değil bireylerin ideallerini gerçekleştirme alanlarıdır. Birilerinin arka bahçesi, egolarını tatmin, kariyerde basamak alanı değil sosyal hayatın her alanında etkisini göstermelidir. Yakın ve uzak coğrafyamızda yaşanan cürümlerin bıraktığı travmalar herkesin malumudur. Sivil Toplum Kuruluşları mağdur ve masumların kimliklerine bakmadan misyonlarına uygun davranmalıdır. Yaklaşımları bu kuruluşların amaçlarına hizmette yetersiz kaldıklarını ifade ediyordu. Müzakere salonunda devletlerin cinsiyeti olmaz, devlet gökkuşağı gibidir. Her rengi içinde barındıran her kesimi kuşatan olmalıdır yorumu dikkatleri üzerine çekiyordu. Çok konuşan Sivil Toplum Kuruluşları yerine amaçlarına uygun çok çalışan kuruluş beklentisi öne çıkıyordu.

Hikmet ve irfandan yoksun eğitim, pozitif bilimlerden kopuk âlim, manevi dünyadan uzak aydın, toplumsal akıl tutulmaları,  ahlak-hukuk-sanat-felsefede yaşanan yozlaşma, aileden bireysel yaşama geçiş tüm müspet girişimleri yetersiz bıraktığı anlaşılıyordu. İslam coğrafyası üzerine hesabı olanlar derslerine çok iyi çalışmışlardı. Sorunun tek kaynağı “dışarıda” aranırken iç muhasebe, zafiyetler ve zararlı keyfiyetler görmezden geliniyordu. Birileri bilerek veya bilmeden toplumsal yaraları açık bırakıyordu. Bu sosyal açık yaralar her mevsim farklı enfeksiyonlara maruz bırakılıyordu. Denenmiş yetersiz tedavi yöntemleri sorunların çözümünü öteleyerek birilerine zaman kazandırıyordu. Çalıştay bildirisi umutla, heyecan ile okundu. Yapılan çalışmanın ilgililere, karar vericilere ulaşması temennisi dualar ile birleşiyordu.

Ev sahibi Muş Alparslan Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Fethi Ahmet POLAT’ın misafirperverliğinden öte yorum ve tespitleri daha etkileyici olmuştu. Mütevazı bir üniversitede tevazu sahibi bir rektörü tanımak güzeldi. Geriye dönüş başlamıştı. Seydayê Mezın Molla M. Cüneyt GÖKÇE ile yolculuk benim için çalıştayı taçlandırmıştı. Sorduğum sorulara sabırla verdiği cevaplar ile bir mollanın hayat serüvenini keyifle dinledim. Bir mollanın, Seydanın, Mellenın aldıkları ilim ile ne derece kıymetli ve saygın olduklarını anladım. Topluma ışık, rehber olan bu elit insanların görünür olması gerekiyordu.

Gün geceye, yorgunluk eve taşınmıştı. Her sabah aynı güne uyanmanın verdiği kayıplar, hak ve kazanımların görünmezler de erimesini bilmek…

Zeynel KARATAŞ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.