Açılış Semineri: Turgay Aldemir

0
276

12. Anadolu Buluşması’nın açılış seminerini Anadolu Platformu İcra Kurulu Başkanı Turgay Aldemir gerçekleştirdi. İşte Aldemir’in konuşmasının tam metni:

Ankara Kızılcahamam’da başlayan “İslam Dünyasında Güncel Sorunlar ve Çözümleri” başlıklı sempozyumun açılış seminerini Anadolu Platformu İcra Kurulu Başkanı Turgay Aldemir gerçekleştirdi.

İşte Aldemir’in konuşmasının tam metni:

Kıymetli misafirler,

Sizleri hürmetle ve muhabbetle selamlıyorum,

2006’dan bu yana her yıl düzenli olarak gerçekleştirmeye çalıştığımız “Anadolu Buluşmaları” adlı sempozyumlarımızın bugün 12.’sini gerçekleştirmek üzere bir aradayız. Programa yurt içinden ve yurt dışından katılan tüm değerli dostlarımıza hoş geldiniz diyor; teklifleri, eleştirileri ve katkıları için şimdiden kendilerine şahsım ve camiamız adına şükranlarımı sunuyorum.

Şüphesiz bu tür programlar bir genel değerlendirmeye, samimi bir murakabeye imkân vermenin yanında, farklı düşünce ve tecrübelerin edinilmesine, eksiklerin, hataların görülmesine katkı sağlıyor. Burada 5 gün boyunca yapılacak tartışmaların, sunumların, fikir teatilerinin gelecekteki faaliyetlerimizin ve fikriyatımızın güçlendirilmesine vesile olacağına inanıyorum.

Açılış seminerinin videosu:

Değerli dostlar;

Yeniden yapılanma süreci yaşayan bir dünya düzeninin tam da merkez coğrafyasında yer alıyor olmanın sancılarını yaşıyoruz. Kuşkusuz hem kendi bölgemiz hem de dünyanın birçok bölgesi alışılagelmiş kurallar ve işleyişler bütününün artık pek de işe yaramadığı bir zaman dilimini tecrübe ediyor.

90’lardan itibaren emareleri görünmeye başlayan bu yeni durumu kimileri modernitenin sonu veya post- modernite, kimileri ise küreselleşme olarak adlandırmaya çalışmakta. Bu yeni durum esasında kapitalist, ekonomik düzenin ve liberal modellemeler üzerine bina edilen devletler sisteminin yaşadığı krize işaret etmektedir.

Sancılı bir süreç bu, yaklaşık 150 yıldır dünya-ekonomisine, devletlerarası düzene ve jeo-kültüre tahakküm eden batı sisteminin çatırdama ve çözülme sürecine girdiği, yeni güç unsurlarının ortaya çıkmaya ve yeni dengelerin oluşmaya başladığı bir süreç. Bu son süreçleri batılı devlet adamları ve düşünürler Post-west ve Post-order diye tanımlıyor yani Batı yok, düzen yok. Şüphesiz olmadığını söyledikleri bu düzen kendi kurdukları gayri-adil, gayri-insani ve gayri- ahlaki düzendir.

Geçtiğimiz iki asırda kapitalizm kozmopolit ve hiyerarşik bir dünya-ekonomisi oluşturdu. Kapitalizmin coğrafi merkezinde bulunma avantajlarına sahip kimi şirketler, ölçüsüz kazançlar elde ederek kendilerini dahi endişeye sevk eden gelir uçurumları yarattı. Bütün bunları, insan soyunu ve tabiatını ifsat ederek gerçekleştirdiler.

Kuşkusuz kapitalizm sadece ekonomik bir sistem değildir. Aynı zamanda kapitalizmin kurumsal çerçevesini oluşturan ve hayatını devam ettirmesi için gerekli düzenlemeleri yapan politik uygulamalar ve tercihlerden oluşur. İşte kaybolmaya ve çözülmeye başladığını söyledikleri düzen bu. Acılarla, gözyaşlarıyla, savaşlar ve sömürgeyle kurdukları düzen. Bu düzen kaybı, var olduğu dönemlerde olduğu gibi, çözülmeye başladığı dönemlerde de yani bugün de sancılara, acılara ve kaoslara neden oluyor. Ne var ki içinden geçtiğimiz süreci sadece ekonomi-politik bağlamda ele aldığımızda problemleri anlayabilmemiz ve analiz edebilmemiz pek mümkün olmuyor.

Anlama ve analiz etme faaliyetleri nihayetinde bir bilme ve düşünme eylemini gerektirir. Aşırı siyasallaşma üzerinden yürütülen değerlendirmelerin problemlerimizi hakkıyla tartışmaktan bizi zamanla uzaklaştırdığı bir gerçek. Buradaki amaç, insanın halini, insanlığın durumunu ele alırken entelektüel, ahlaki ve düşünsel unsurların da yaşadığımız bu süreçte hayati bir değere sahip olduğuna dikkatleri çekmektir.

Hâlihazırda sahip olduğumuz bilgiye nasıl ulaştığımız ve mevcut düşünme biçimlerimizi nasıl edindiğimiz önümüzde duran en esaslı sorunlarımızdan birini teşkil ediyor. Son iki yüz yıldır tahakkümü devam eden batı-merkezli akılcılığı ve bunun ürettiği bilgi modellerini eleştiriye tabi tutmadan hiçbir alternatif faaliyet ve bilme türü itibar görmeyecektir.

Burada üzerinde durulması gereken esas husus bilgi yapılarının ne olması gerektiğinden önce mevcut akıl yapımızı gözden geçirmemiz gerektiğidir. Bilgi yapısında ciddi değişikliklere gidebilmek için bilgiye ve onun yapısına yön veren akıl türünü değiştirmemiz gerekiyor.

Kıymetli Kardeşlerim;

Bugün batı rasyonalitesi karşısında İslam dünyasının içine düştüğü bir takım akıl türleri var; bunları: Tembel Akıl, Aciz Akıl, Mazeretçi Akıl ve Mağrur Akıl olarak tasnif edebiliriz.

Tembel Akıl: Olan bitenler üzerine kafa yormaz, bir şeyleri değiştirmek için kendini yormaya gerek olmadığını her şeyin bir tür kader içinde irademiz haricinde gerçekleştiğini düşünür. Bir tür kadercilik pervasızlığı içindedir.

Aciz Akıl: Düşünme gayreti içinde olmaz, ne yaparsak yapalım olan bitenleri değiştirebilecek hiçbir gücü olmadığını düşünür. Öyle ki en haklı olduğu bir düşünceyi bile savunma konusunda aklını kullanamaz.

Mazeretçi Akıl: Kendi akletme biçiminde kusur arama yerine eksikleri hep dışarıda veya ötekinde görür, bir şey yapma veya çaba gösterme konusunda hep imkânların ya da koşulların yetersizliğinden bahseder.

Mağrur Akıl: Düşünmeye gerek duymaz, kayıtsız-şartsız doğru olduğunu düşünür, kendisinin haklılığın tek yolu olduğuna inanır. Başkaları ancak kendi haklılığını destekliyorsa doğrudur.

Bilme ve düşünme biçimlerimize yön veren bu akıl türleri ile yüzleşmeden ne kendi kısır tartışmalarımızı sonlandırabilme ne de insanlığın içinde bulunduğu bu kritik eşiğe alternatifler sunabilme imkânına sahip olacağız.

Bunun  için faal bir akl-ı Selim’e her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Değerli Dostlar;

Özelde İslam Dünyasının genelde bütün dünyanın içinden geçtiği bu zorlu süreç, belirsizlikler ve karışıklıklarla dolu, hakikatle batılın, doğru ile yanlışın birbirine karıştığı bir zamanda, dünyanın mesuliyetini üzerinde taşıyan Müslümanlar olarak bizlerden beklenen ilk iş netliklere ulaşmaktır.

Ahlakımızda, amellerimizde, düşüncelerimizde net olmalıyız. İkircikli tavırlar, kaypak değerler ve belirsiz söylemler geçiş dönemlerinde en çok ihtiyaç duyulan netliği kaybetmemize ve amaçlarımızı muğlâklaştırmaya yol açar.

Bunun üstesinden gelmenin yolu ise insanımızın niteliğini artırmaktan geçiyor. Kuşkusuz tek başına değil; ama büyük oranda bu bir eğitim ve kültür meselesidir. Burada eğitim meselesine girmeyeceğim zira uzun ve sorunlu bir alan. Sadece birkaç hususun altını çizmek istiyorum.

Nitelikli bir insanın üç vasıfla mücehhez olması gerekiyor. Bilmek, Eylemek ve Olmak. Bunlarla ne söylemek istiyoruz?

Bilmek: Kendini, konuştuğunu bilmek, inandığını bilmek, mekânını, zamanını bilmek, dünyayı bilmek, bilgili ve vakur olmaktır.

Eylemek: Bildiğini eyleyen, dünyanın neresinde olursa olsun iş yapabilecek kabiliyete, dirayete ve özgüvene sahip olmaktır.

Olmak: Ahlak ve asalet sahibi, güler yüzlü, zihni, gönlü açık, mütevazı, bedeni -kalbi sağlıklı ve temiz olmaktır.

Düşünce bizim yapımızın temelini oluşturur. Düşünmeden, kafa yormadan bir faaliyete adım atamayız. Aktif ve paylaşımcı bir akılla ve insanın bu üç vasfını temel alarak İslam Dünyası’nın güncel  sorunlarını ve çözümlerini konuşmak istiyoruz.

Kıymetli misafirler;

“İslam ümmeti kavramı, teolojik olarak sadece Müslümanları kapsar görünse de tarihi ve sosyolojik olarak İslam dünyasında yaşayan Yahudi, Hıristiyan, Süryani, Kıpti, Marunî, Sosyalist, liberal, milliyetçi v.b. bütün kimlikleri kuşatan bir kavramdır.

Hz. Peygamberin Medine devleti sadece Müslümanlardan değil, ağırlıklı olarak Yahudilerden ve daha az sayıda Müslümanlardan oluşan bir model idi. Dolayısıyla Müslüman olmayanların da teolojik açıdan olmasa da sosyolojik açıdan daima İslam ümmetinin asli bir unsuru olduklarını göz ardı etmek mümkün değildir.” Hayri Kırbaşoğlu

Çünkü bizde devlet güneş gibidir. Altında yurt tutan herkesi ısıtır, herkesi aydınlatır.

Kıymetli Kardeşlerim

M. Akif’ in ifadesiyle “Türk Kürtsüz, Kürt Türksüz yapamaz”. Hrant Dink’ in dediği gibi “Türkün yarasını Ermeni, Ermeni’nin yarasını Türk sarabilir.” Kendi açtığımız yaraları kendi ellerimizle sarmak zorundayız. Türk, Acem, Arap ya da Kürt olmanın bir üstünlük sebebi olmadığının, üstünlüğün İslam’a ve insanlığa en fazla hizmet edene ait olduğunun altı çizilmiş, farklı dönem ve tarihlerde bu bayrağı farklı ülke, ulus ve etnisitelerin taşıdığı vurgulanmıştır.

Bazı islami hareketlerin ulusal, bölgesel ve küresel ölçekte birleştirici değil kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı bir fonksiyon icra etmesinin altında, onların kendilerini mutlak hakikatin temsilcisi olarak gören teolojik takıntıları yatmaktadır.  ”Tek hakikatçilik” İslam dünyasının başının belasıdır.

Muhterem Kardeşlerim;

“İslami hareket toplumsal ve kolektif bir çabanın adıdır. Kendisini toplumdan soyut hücresel bir hareket olarak vaaz etmez.

İslam dünyası yüzlerce yılı neredeyse bir kış uykusunda geçirdi. Hayatı, tarihi, dünyayı ve karşıtını küçümsemenin, yok saymanın bedelini ise ağır bir şekilde ödedi. Sorun yenik düşmek de değil elbet; gerçekliği yansıtmayan bir üstünlük saplantısının yine gerçekliğe uygun düşmeyen bir aşağılık kompleksine dönüşmesi. Tarihin nihai galipleri veya mağlupları yoktur. Zira Kur’an tarihte işleyen belli bir mantığı, hakikati dile getirir. Yenilmenin, yok olmanın ve ayakta kalmanın koşullarını ortaya koyar.” (Ümit Aktaş).

İçinden geçtiğimiz süreç birileri için iniş, ancak Müslümanlar için bir çıkıştır.

Rabbimiz,  Al-i İmran 140’ta “…Günleri insanlar arasında döndürür dururuz…” buyurur.

Bu yıl sempozyumda önümüze çözebileceğimiz sorunları koyarak İslam Dünyası hakkında yeniden konuşuyoruz. İçimizdeki sorunları çözene dek farklı açılardan yaklaşmaya devam ederek sorunları yeniden dile getiriyoruz. Sorunlarımızı tekrar tekrar konuşarak en uygulanabilir çözümü bulup uygulayana kadar konuşmaya, tartışmaya devam etmeliyiz.

Geçmişte sükûnetle ele alınması gereken meselelerin hızla ve acele ile ele alınmasının yan etkilerini şimdi yaşıyoruz. Sorunlar çözülememiş. Geçici çözümler de İslam Dünyası’nı bir yere kadar taşıyıp taşıyıp bırakıyor. Her anlama çabası kendini karşısındakine açmaktır. Anlarken kaçınılmaz olarak kendi kabuğunuzdan çıkar karşınızdaki benliği olduğu gibi ya da önyargılarınızın izin verdiği düzeyde görmeye çalışırsınız. Ancak insanoğlu bilinçle aşması gerekeni bilgiyle elde etmeye çalışmaktadır. Sorunlar hakkında yeterli bilgiye, analizlere, arge çalışmalarına sahip olsak da içimizdeki bilinci uyandırmadıkça çözümlerimiz çare olmaz.

“Tek başına bilgi yetmez ruh ve aşk lazım” der Ramazan hocam

Kıymetli Kardeşlerim;

En büyük cehalet din yoluyla elde edilen cehalettir (Mehmet Görmez). Müslümanlar, ilimleri dini ve dünyevi diye ayırdığı günden beri sürekli bir bölünme yaşamaktadır. Kâinattaki tevhitle, kitaptaki tevhit ayrıştırılamaz. Kurallar ve hükümler öğretilip mantık, tabiat bilimleri öğretilmediğinde hac sizi Allah’ a götürmez, namaz sizi kötülükten sakındırmaz, örtü sizi takvaya götürmez.

Allah dinini anlaşılsın diye göndermiştir. Dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayacak ilahi mesaj anlaşılabilir ve kavranılabilir olmalıdır.

“Takva” kelimesinin sorumluluk bilinci, “halifelik” kelimesinin yeryüzünün ve tüm canlıların  koruyup kollanması demek olduğunu anlamadıkça; tam tersine takvayı sadece tesettür, edep, hayâ olarak anladıkça, halifeliği Müslüman’a verilen imtiyaz olarak gördükçe, dünyayı değiştirme umudumuz uzak bir hayal olarak kalacaktır.

Kıymetli Kardeşlerim;

Müslümanlar olarak, insanlığın bugün yaşadığı birçok sorunun klasik kaynaklarımızda geçmese de bizi ilgilendirdiğini idrak etmeliyiz.

“Mesela küreselleşme, tüketim kültürü, emperyalizm, sömürü, silahlanma, nükleer tehdit, küresel ısınma, çevre kirliliği, tabii kaynakların sorumsuzca tüketimi ve israfı, modern kölelik, çocuk işçi çalıştırma, şehirleşme, mimari, sanat, kültür, düşünce, uzlaşma kültürü gibi bütün insanlığı ve gezegeni ilgilendiren bu vb. konuların çözümü için daha fazla çaba göstermeliyiz.” Hayri Kırbaşoğlu

Yeşili ve doğayı korumak, kağıt, su, enerji tasarrufu, topraktan beslenme vs. bunlar bizim de önceliklerimiz olmalı. Yeşil, Greenpeace (Girinpis)’in, geri dönüşüm sadece belediyelerin işi değildir.  Bu alanlarda duyarlı davranmazsak gün gelir kapana kısılırız. Yaşadığımız çevre ölürken hayat veren çalışmalar yürütemeyiz.

İnsanlar artık ihtiyaç duyduğu için tüketmiyor, tüketmeye ihtiyaç duyuyor. Daha az çöp çıkarmak, daha az eşya- daha az dağınıklık, kendi söküğünü dikmek vs. tüketim kültürüne karşı gösterilebilecek çabalardan bir kaçı. Bu çağda sade yaşam tarzımızla örnek olmalıyız.

Hz. Peygamber, “Ben aranızda bölüştürücüyüm.” buyurur. Kendinde toplamak, biriktirmek değil, paylaşmak, dağıtmak, infak esastır.

Kıymetli misafirler;

İnsanlığı yok oluşa götüren emperyalizm, kapitalizm/piyasa ekonomisi, tüketim kültürü eksenli Batı tipi büyüme modelidir. Bu modele bir tepki ve alternatif olma iddiasıyla ortaya çıkmış olan İslami hareketlerin önemli bir kısmının son kırk-elli yıllık tecrübe sonunda geldikleri nokta, eleştirdikleri bu küresel sisteme eklenmek olmuştur. Mücadele ettiğimiz bu küresel sisteme süreç içerisinde dönüşmemek için mücadelemizin değer eksenli, hukuk temelli sürmesi gerekir.

Örneğin:  İnsanın tüm ayrıcalıklarından sıyrılarak bir mahşer buluşmasını andıran hac buluşması maalesef ayrımcılığın kapitalizmin her türlü sınıf farkının yaşandığı turizmcilerin de inanç turizmi olarak sınıflandırdığı bir duruma indirgendi.

Kıymetli Misafirler;

Mezhepçilik ve ırkçılık faktörü, makro ölçekli bir ümmet yerine mikro ve hatta nano düzeydeki ümmetçiklerin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Sözüm ona İslami hedeflere, İslam’a aykırı yol ve yöntemlerle hizmet edilebileceğini düşünen bazı İslami hareketler, zaman içerisinde bu uygulamaları içselleştirerek, yozlaşma ve dejenerasyonu savunacak kadar acınacak bir pozisyona savrulmuşlardır. Son günlerin yaygın bir deyişiyle devleti/toplumu İslamlaştırmak isteyen İslami hareketler devletleşmişler ve daha önce yerin dibine geçirdikleri statükonun adeta yılmaz savunucuları olmuşlardır.

“Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Rad Suresi 11)

Saygıdeğer Misafirler;

İslami kesimin ekonomi adına en fazla üzerinde durdukları, ama o alanda da göz doldurucu bir başarı elde edemedikleri başlıca konular, faizsiz banka ve zekât meseleleridir. Faizsiz finans sistemi yetmez. Mesela  bir çalışma dünyası, emek, asgari ücret, âdil ücret, çalışma güvenliği, sendikacılık, sermaye-emek ilişkisi, çocuk ve kadın işçiler gibi konular İslami kesimin ilgilendiği konuların ya en son sıralarında yer almış ya da hiç gündemlerine girmemiştir. Oysa bu konular yeryüzünde ki birçok insanın gündelik hayatını derinden etkileyen konulardır. İslam, insanlığın adaletsizlik, haksızlık, eşitsizliklerle daralan hayatını genişletmek huzura kavuşturmak için gelmişti.

“İslam iktisadında iki temel kaynağımız var: Kur’an-ı Kerim ve hadis. Bunlar yoluyla tefekkür etmeliyiz. Artık kopya edip uygulamaktan vazgeçmeliyiz. Öncelikle yaşadığımız problemlerin ne olduğunu anlamalı ve onları tanımlamalıyız. Örneğin enflasyonun sebepleri ve sonuçları iyi düşünülmeli ve buna göre çözüm yolları üretmeliyiz.” (Muhammed Akram)

Kapitalizmin ve sekülerizmin tetiklediği hırs önlenmediği sürece krizler olmaya devam edecektir. Mevcut sisteme karşı değerlerimize bağlı kalarak bir çözüm üretmeliyiz. İslam’ın bize gösterdiği iktisadi yapı aslında tüm insanlık içindir. Biz bu temel kaynaklarımıza bağlı kalarak tefekkür edip insanlık için bir model ortaya koyabilirsek tüm dünya bu modele ilgi duyacaktır. İslam’ın hak hukuk, mülkiyet, ticaret uygulamaları, uygulandığı dönemlerde her türlü dini ve kültürel farklılıkları himaye etmiş, haklarını korumuştur.

Tüm insanlığın, tüm canlıların haklarını merkeze alma iddiası olmayan bir çaba İslami Hareket olamaz. İslam dışı geleneklerin nüfuzu, eşitsizliklerin artması, kadercilik ve teslimiyetçiliğin teşviki ile İslam toplumunun dinamik ve direngen doğası zayıflatılmıştır. Bu iç ve dış müdahaleler, İslami değer ve hükümlerin toplumsal hayattan dışlanmasına yol açmış ve akledemeyen, bireyci şahsiyetler oluşmuş, bu durum bağımsız İslam toplumunu tehdit altında bırakmıştır.

İslamcı düşüncenin özü, insanın özgür iradesiyle bir seçim yapmasına ve eylem hürriyetine gönderme yapar. Çok farklı düşüncelerin bazen yıkıcı gibi görünmeleri ve algılanmaları mümkün olsa da gerçekte, insan için en büyük yıkıcılık düşünceye karşı takınılan olumsuz tavırlardır.

Bir insana yapılabilecek en büyük zulüm onun şahsiyetini, kişiliğini, aklını ve fikrini yok saymaktır.

Kıymetli misafirler;

Türkiye’deki çağdaş düşüncenin açmazı, içinde bulunduğumuz dünyayı idrak etme kabiliyetinden yoksun olmasıdır. İslam düşüncesi de Türkiye’deki düşüncesinin bir parçası olarak aynı sorunla karşı karşıyadır.

Derin bir taklit sıkıntısı yaşayan Türk düşüncesi, taklit ettiği düşüncenin içeriğini, yöntemini ve hedeflerini anlayamamaktadır. Birçok üniversitede “Siyasi Düşünceler Tarihi” gibi dersler Roma siyasi düşüncesiyle başlayıp, Makyevel ile devam edip, Foucault ( Fuko)  ile son bulmaktadır.

Değerli dostlar;

Türkiye’deki İslam Düşüncesi İslam Dünyası’nın sorunlarını tartışmakta ciddi eksikliklerle karşı karşıyadır.

Örneğin; Nijerya yaklaşık yüz milyon Müslüman nüfusa sahip önemli bir İslam ülkesidir. Ancak Türkiye’de Nijerya’daki Müslümanların tarihi, siyasi ve dini tecrübesine ilişkin neredeyse hiçbir bilgi mevcut değildir. Endonezya en kalabalık nüfusa sahip İslam ülkelerinden biri ancak konuya ilişkin elimizde hiçbir metin yok. Ya da onlar bir tarafa sınır komşumuz Irak’ın Osmanlı’dan kopuşundan bugüne serencamını anlatan sağlılı bir eser yok. Olanlar da İngilizce literatürün özeti. Hal böyle olunca Türkiye’de çağdaş İslam Dünyası’nın sorunları üzerine konuşmak oldukça zorlaşmaktadır. Çünkü üzerine tartışma yapmaya imkân verecek kadar bilgimiz, araştırmacı, uzmanımız bulunmamaktadır.

Kıymetli kardeşlerim;

Burada çözüm,  öncelikle sorunu anlamaktan geçmektedir. Anlamak ise emek harcayıp yıllarca o konu üzerine çalışmakla mümkün olacaktır.

İslam âleminin istenilen noktaya gelebilmesi için, kendi yolunu çizebilen ve o yolu izleme cesareti gösterebilen kuşaklarla mümkündür. Uyuşuk ve yönlendirilmiş bir gençlikten İslam dünyasına hayır gelmez. İslam, kendi içine kapanan, sadece kendisine benzeyenlerle fikir alışverişinde bulunan bir hareket değildir. Tam tersine, herkese söyleyecek sözü olan, herkes için “göz aydınlığı” olacak tezlerin sahibi olan bir fikriyattır, bir ocağın adıdır.

Örneğin; buradaki genç arkadaşlarımızdan biri, bir ömür Nijerya üzerine akademik çalışma yapacak, bir diğer siyaset düşüncesi üzerine, bir diğer Felsefe üzerine, birbirlerini tamamlayarak yürüyen bir düşünce hareketini ancak bu çabalar ortaya çıkaracaktır.

Değerli Arkadaşlar;

Geç kaldığımız sinema, mimari, spor vs. alanlarda artık yüzeysel mesaj vermek yerine nitelikli adımlar atmalıyız.

‘’Müslüman halkların birbirlerinin hakikatine eğilmesinde, birbirlerini daha yakından tanıyıp ortaklıklar üretmesinde sinema önemli bir imkân. Devletlerin ve toplumların sanata ve sinemaya hak ettiği ilgiyi göstermesi ve maddi manevi yatırım yapması gerekiyor. Zor şartlarda çekilen filmlerin de sadece Batı vitrini hesap edilerek düzenlenmesinin yerine toplumsal değerlerimizi, hafızamızı ve hikâyelerimizi paylaşmaya özen göstermeliyiz.’’ (Yıldız Ramazanoğlu)

Çağrı filmi otuz yıl önce atılmış ilk adımdı. Ancak yıllar sonra Mecidi’nin Hz. Muhammed filmi ikinci bir adım oldu. Mecidi’nin filmi ortaya koyduğu cesaret ve çabadan ötürü takdire şayandı. (Rüya ile hayat kadar, bir film ile gerçekliği ayırt edememek de, hakikatle gerçekliği birbirine karıştırmak gibi “ilkel” bir zihinden ya da “entelektüel” bir cehaletten kaynaklanır.) Ancak bu film sadece Batıya sunulmak üzere tasarlanmıştı. İslam dünyası tarafından saldırıya uğradı ama bir üçüncü adım hala atılamadı.

Sinema ortak ruhun oluşumunda ve ilham almada eşsiz sonuçlar doğuracaktır. Dünya kamuoyunda yaratılmak istenen kötücül İslam fotoğrafı da ancak bu ince çaba ve emeklerle değişebilir. Kur’an’nın soyut olarak bize öğrettiği düşüncelerin somut örnekliklerini oluşturan peygamber kıssaları ve Kur’an’daki örnek tablolar kitabımızın üçte biri kadarını oluşturmaktadır. Bu örnekler soyut kavramlarımızın bir film sahnesi gibi zihnimizde canlanmasını sağlar.

Kıymetli Dostlar;

Kalkınma ve gelişme alanlarında kendi dinamiklerimizden uzaklaşmamız sırtımıza ağır yükler yükledi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlayan modern şehir arayışları, mekânlardan meydanlara, caddelerden eşyalara, her alanda hâlâ uyumu göz ardı eden bir acelecilik ortaya koyuyor. Ondandır ki şu anda ülkemizde en büyük proje olarak yıkılarak yapılan kentsel dönüşüm projeleri büyük bir marifet gibi milletimizin önüne sürülüyor.

“Umrandan Uygarlığa” demişti Cemil Meriç. Aliya ise uygarlığın ıstırap nedir bilmediğini savundu. Geçmişimizin muhteşem sanat eserlerine kıyasla ne yapsak az, yetersiz, eksik geliyor. Sinan’ı, Itri’yi, Şeyh Bahai’yi, İbni Heysem’i nasıl aşabiliriz? Bir yolunu bulup bu eserleri aşmalıyız artık. Tabiatı ve tarihi hesaba katarak biçimlenen, bir canı bir ruhu olan mimarlık anlayışından ödün vermeyen Turgut Cansever’in mimarlık anlayışının geçen yıllar içindeki imar faaliyetlerinde yansımalarını gördüğümüz söylenemez. “Hiçbir yere ait olmayan kent, küreselleşme ile birlikte her yeri istila ediyor.” Cihan Aktaş

Bir şehir  modeli Medine, sahip olduğu evren tasavvuru, dini anlayış ve değerleri korurken aynı zamanda şartların getirdiği durumlar çerçevesinde başka medeniyet havzalarıyla temasa geçerek, yeni yorum ve yaklaşımlarla kendisini sürekli geliştirmeli ve üretmelidir. Aksi halde dışa kapalı bir yapı içerisine girer, soluğu kesilir ve yok olur. Başka bir ifade ile kültürel yapı bir toplumu başka kültürlerle iç içe sokamıyorsa, o toplum değişmeyi değil başkalaşmayı kabul etmek zorunda kalacaktır. Bu onun yok olması demektir.

Dünyaya kendi ulusumuzun çok daha ötesinde bir özveri duymalıyız. Kendi ailemize, vakfımıza, ülkemize bağlı olabildiğimiz gibi, tüm insanlığa da bağlı ve sadık olabilmeliyiz.

Yaşamın amir hükmü “akış”tır. Hayatın tunçtan, betondan kanunları yoktur. Çevremizde de bu akışı sağlamalıyız. Şehrin içi duvarlarla dolarsa akışı sağlayamayız.

Çok değerli kardeşlerim;

Şu anda sahada birçok değerimizin içi boşaltıldı ve ahlak, cihad gibi temel kavramlarımız kirletildi. Oysaki;

Ahlak, insanın kendi varoluşuna uygun bir duruş sergilemesidir. Bu nedenle kendi varoluşuna kulak veren herkes, Hz. peygamberin hatırlattığı ilke ve hedeflere ulaşacaktır. Bu nedenle Makasıdü’ş-Şeria dediğimiz değerler insanın ahlak ve toplumsal var oluşunun ilkeleridir. Ahlak ve Makasısü’ş-Şeria, bütün insanlığın ortak değerleridir. İslam adına bunu ihtikar (fırsat) iddiasında bulunmak yanlıştır. Bu ihtikarcı tavır, bir yönüyle bizi insanlığın tümüne ilişkin düşünmekten alı koymaktadır. Diğer yönüyle de İslam ile dünya insanları arasında derin mesafeler koymaktadır.

Yapılması gereken Allah’ın bütün var oluşun mutlak var edici olduğunu bilerek, bütün insanlara şah damarından daha yakın olduğunun bilincinde olarak, bütün insanlığının birikimine derin bir saygı ile yaklaşmaktır. Bu durumda iddia ettiğimiz üzere “İslam’ın evrensel bir din” olduğunu gösterecek bir düşünce ve ahlaki duruş ortaya koyabiliriz.

İslam dininin temel kavramlarından biri olan Cihad kavramı bağlamından koparılarak Emperyalizmin saldırganlığına araç yapılmak istenmektedir. Bu kavramın kirletilmesine dönük manipülasyonlar konusunda Müslümanların duyarlı olması gerekir. İslam, insanlığa zahmet vermek için değil; rahmet olarak gelmiştir.

Kıymetli Kardeşlerim;

Cihat terörün, vahşetin ve öldürmenin değil; hayat veren, hakkı batıldan ayıran, diriltici gayretin adıdır. Fitneyi bertaraf eden ve nefsimizin fenalıklarına karşı yapılması gereken mücadeledir.

Toplumun içinde güven kazanarak işlerimize devam etmeliyiz. Bunun için sivil yapılar olarak siyasetle ilkesiz iş tutmamalıyız. Tarihin birçok döneminde devletler, iktidarlar, güç odakları bir kısım cemaatler iktidarlarına ulaşmak için, dini araçsallaştırmışlardır. Her araçsallaştırma dini hırpaladığı gibi dini hoyratça kullananları kısa sürede zelil ve rezil etmiştir. İlkesiz ilişkiler yapılara görünürde fayda sağlar gibi gözükse de değer kaybettirir. Bu arızi süreçte çeşitli vesilelerle, insanların zedelenen güven duygularını onarmak ve kirletilen kavramları temizleyerek tedavüle koymaktır. Sabır, metanet ve azimle güveni yeniden tesis etmektir çünkü bizi millet olarak bir arada tutan şey güvendir.

Kıymetli Dostlarım;

Hz. İbrahim, Allah’a “Bana ölüleri nasıl dirilteceğimi göster?” dediğinde, Allah “İnanmıyor musun ki!” diye karşılık verir. İbrahim ise gözüyle görmek gönlünü yatıştırmak ister. Allah’ ın emriyle İbrahim 4 kuş alıp kuşları kendine alıştırdı kesti gövdelerini dört bir dağa bıraktı. Hatta kuşların parçalarını birbirine karıştırdı. “Allah’ ın izniyle gelin!” der ve parçalar birleşir. İbrahim’in kuşları, İbrahim’ in milletini anlatıyor aslında Allahu alem. Yeryüzüne dağılmış, tükenmiş, kaybolmuş, parçalanmış toplulukları, milletleri ve ümmeti bir araya getirmenin mümkün olduğunu gösterir. İnanarak samimiyetle çabalarsak yükseklerden, alçaklardan, tehcir edilenler,