ABD-Pakistan ittifakı sallantıda – (Immanuel Wallerstein)

0
150

Soğuk Savaş`ın bitişi, Afganistan`da iç siyasetin değişimi ve Kaide`nin Pakistan`daki üslere çekilmesi, ABD-Pakistan ilişkilerini bozan sebeplerdi.

Soğuk Savaş`ın bitişi, Afganistan`da iç siyasetin değişimi ve Kaide`nin Pakistan`daki üslere çekilmesi, ABD-Pakistan ilişkilerini bozan sebeplerdi.

ABD ve Pakistan, neredeyse Pakistan’ın kurulduğu 1948’den bu yana yakın jeopolitik müttefikler. Geçmişte birbirlerine ihtiyaçları vardı. Bugün de öyle… Fakat bu süreçte öncelikleri ve siyasi hedefleri, gitgide birbirinden uzaklaştı. Yakın ittifakın sona erebileceğini düşünmek dahi istemiyorlar. Fakat pekâlâ sona erebilir.

İttifakın kökeninde gayet basit bir sebep vardı: Britanya’nın Hindistan’dan çekilme sürecinde iki devlet ortaya çıktı. Pakistan, Hindistan’dan koptu. İki ülke, o zamandan bu yana daimi çatışma ve karşılıklı korku içinde yaşıyor. 1947-48, 1965 ve 1971’de üç kez savaştılar. İlk ikisi, Keşmir nedeniyle çıktı; bu bölgenin fiilen ikiye bölünmüş olması, iki tarafça da meşru kabul edilmiyor. Üçüncü savaşsa, Bangladeş’in Pakistan’dan ayrılmasından ve Hindistan’ın Bangladeş’ten yana saf tutmasından kaynaklandı.

Çin-Pakistan yakınlaşması
Süregiden ihtilafın sonuçlarından biri de iki ülkenin Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nı imzalamayı reddetmesi ve kendi nükleer silahlarını geliştirmesiydi. İlk önce Hindistan, muhtemelen 1967’de nükleer süreci başlattı. Onu muhtemelen 1972’de Pakistan takip etti. 1998’e gelindiğinde, ikisi de süreci tamamlamış ve nükleer cephanelik oluşturmuştu. Nükleer silahların iki ülke üzerinde, ABD ile Sovyetler Birliği üzerinde olduğu türden olumlu bir etki yaptığı söylenebilir: Sonuçlarından duyulan korku nedeniyle askeri çatışma konusunda ilan edilmemiş bir ihtiyatlılık.

Hindistan, Soğuk Savaş döneminin başından itibaren bağlantısızlık politikası izledi. ABD, temelde bu politikayı Sovyetler Birliği’ne eğilim olarak gördü. Bunun etkisini sınırlamak için de Pakistan’la güçlerini birleştirdi. Pakistan, Keşmir’in kontrolünde olmayan kısmını geri almak için ABD’den destek beklerken, ABD’nin Pakistan’dan istediği, batısındaki Müslüman dünya (Afganistan, İran ve Arap dünyası) üzerinde jeopolitik kontrolüne destek vermesiydi. ABD, bu desteğin koşulunun Pakistan’da iç istikrar olduğunun farkındaydı. Bu yüzden ülke içinde baskı uygulayan askeri rejimlere arka çıktı. Askerler, 1970’lerde ABD kontrolünden bağımsız milliyetçi bir dış politika uygulamaya çalışan Zülfikar Ali Butto’yu devirip idam ettiğinde pek de mutsuz olmadı.

Pakistan ve Çin Halk Cumhuriyeti aynı yıl kuruldu. Çin de Pakistan’la yakın dostluk politikası izledi. Bunun ardındaki nedenler, ABD’den çok farklı değildi. Çin, Hindistan’ın Sovyetler Birliği’yle ilişkisinden hazzetmiyordu; bunun en büyük sebebi, Hindistan’ı Asya’daki rakibi olarak görmesiydi; iki ülke de 1962’de bir ‘sınır ihtilafı’ndan dolayı savaştı. Çin’in rahatsız olduğu bir husus da Hindistan yönetiminin Dalay Lama’ya süregiden desteğiydi.

ABD artık güvenmiyor
Son 20 yılda üç mesele, ABD-Pakistan ilişkilerini bozmaya başladı. Birincisi, Sovyetler’in çöküşü ve ‘Soğuk Savaş’ın’ sona ermesiydi. Buna Nehru’nun devlet destekli kalkınma programının sona erip yerine Washington Konsensüsü’nden mülhem neo-liberal bir programın konması eşlik etti. Hindistan’la ABD aniden yakınlaştı ve bu, Pakistan’la Çin’in hiç hoşuna gitmedi.

İkincisi, komşu Afganistan’daki iç siyasetin de değişmesiydi. 1980’lerde Pakistan ve ABD, Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı güçbirliği yapıyordu. Gorbaçov’un işgali sona erdirmesinin ardından ne oldu? Pakistan istihbarat servisinin (ISI) Taliban’ın Afgan iktidarını almasını desteklediği sır değil. Fakat Taliban rejimi, ülkeyi Kaide için bir üs haline getirdi ve ABD, Kaide’nin 11 Eylül saldırılarından bile önce örgütü kendisi için büyük tehlike olarak görüyordu.

Üçüncüsü, 2002’de Taliban’ın ABD müdahalesiyle devrilmesinin ardından Kaide güçlerinin Pakistan’daki güvenli üslere çekilmesiydi. Kaide’nin siyasi hedefi, Pakistan yönetimini doğrudan ele geçirmek olmasa bile, en azından onu zayıflatmak, hatta ABD ile bağlarını koparmaktı. Pakistan’da bugün sivil bir başbakan olsa da gerçek iktidar, silahlı kuvvetlerin elinde. Ve silahlı kuvvetlerin içinde, ISI hâlâ son derece önemli, belki de belirleyici rol oynuyor gibi görünüyor.

Bu üç değişimin bir araya gelmesi, ABD ile Pakistan’ı 2005 itibariyle pek az konuda anlaşabilir bir noktaya taşıdı. Fakat iki ülke, birbirlerine hâlâ ihtiyaç duydukları düşüncesiyle ilişkiyi sürdürdü. Artık birbirlerinin eylemlerine giderek daha fazla kuşkuyla baktıkları bir ilişkiydi bu.

ABD yönetiminin gözünde Pakistan, Amerikan (ve NATO) güçlerinin Afganistan’da çatıştığı Taliban’a en büyük dış destek kaynağıydı. Bu desteğin bir kısmı, Kaide’den ayırt etmesi güç olan Pakistan Talibanı’ndan geliyordu. İkinci kısmıysa, ISI’den ve muhtemelen Pakistan ordusunun daha geniş bazı kollarından kaynaklanıyordu.

ABD, Pakistan ordusunun Pakistan Talibanı’nı/Kaide güçlerini dizginlemeye ne istekli ne de muktedir olduğunu idrak etti. Daha da kötüsü, Pakistan ordusunun bir bölümünün onlarla aktif işbirliği içinde olmasıydı. ABD’nin buna cevabı, Pakistan’a iki yolla doğrudan müdahale etmek oldu. Birincisi, tehlikeli addettiği hedeflere insansız savaş uçaklarıyla doğrudan saldırılardı. Elbette bu tip saldırıların yarattığı ‘tali hasar’ büyük oldu ve Pakistan yönetiminin daimi protestolarına yol açtı. İkinci yol, Usame Bin Ladin’in izini, bilgi sızdırmasından şüphelendiği Pakistanlı yetkililere bilgi vermeksizin kendi başına sürmesiydi ve nihayetinde başarılı da oldu.

ABD, Pakistanlı yetkililere artık güvenmiyor, fakat başka bir konudaki şüpheleri daha da fazla. Pakistan güvenliği açısından büyük bir garantiye, yani nükleer silahlara sahip. Bu silahlar elinde oldukça, Hindistan’a ve başka herkese karşı kendini güvende hissediyor. ABD’nin bu cephaneliği bir şekilde ele geçirmek istediğine inanıyor. Çok mantıksız bir inanç da değil, zira ABD bu silahların Kaide’nin eline geçmesinden ve Pakistan yönetiminin bunu önleyemeyeceğinden korkuyor. Elbette ABD’nin silahların kontrolünü ele geçirme teşebbüsü pek uygulanabilir değil. Fakat ABD yönetiminde bazılarının bunun üzerine kafa yorduğuna da kuşku yok.

İki tarafın zayıflıkları
Velhasıl gelinen noktada taraflar, birbirlerine karşı kendi kartlarını oynuyor. ABD mali ve askeri yardımı kesme veya ciddi oranda azaltma tehdidinde bulunuyor. Pakistan ise Afgan sınırında konuşlanmış birliklerini çekme, böylece Pakistan’daki Taliban’ın Afganistan’daki muadiline askeri yardım göndermesini kolaylaştırma tehdidiyle karşılık veriyor. Pakistan ayrıca ABD’ye Çin gibi başka bir güçlü müttefiki olduğunu hatırlatıyor ve Çin de Pakistan’a desteğini sürdürmekten gayet mutlu.

Pakistan rejiminin içsel bir zayıflığı söz konusu. Giderek anarşik hale gelen bir durumu kontrol etmeyi sürdürebilir mi? ABD’nin zayıflığıysa, Pakistan’da hiçbir dişe dokunur seçeneği olmaması. Pakistan rejimine karşı oyunu sertleştirmesi, Afganistan’dan (ve Irak’la Libya’dan) asgari zararla çekilmesi çabalarını boşa çıkarabilir. (16 Temmuz 2011)

Radikal

———————————-
Immanuel Wallerstein
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI