7-KOLERA SALGINI

Tarih boyunca insan ölümlerinin önemli nedenlerinden birisi salgın hastalıklar olmuştur. Kısa sürede hızla yayılarak binlerce ve hatta bazen milyonlarca insanın ölümüne yol açan salgınlar, imparatorlukları çökertmiş, orduları kırmış, toplumun psikolojisinde derin tahribat yapmıştır. Öyle ki insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahip olan salgın hastalıklar toplumların birbirleriyle münasebetleri sayesinde yeni yayılma alanları bularak daha evvel hiç görülmedikleri alanlarda çok sayıda ölüme, güçlü devletlerin zayıflamasına ve insanlık tarihinde yeni başlangıçlara neden olmuştur.

Salgın hastalıklar tedavi usulleri bulununcaya kadar toplu ölüm hadiselerine yol açarak insanlık tarihinde önemli bir rol oynamışlardır. Ticari münasebetler, savaşlar ve göçler farkında olmadan salgınları dünyanın her tarafına yaymış ve ölüm oranlarının büyük rakamlara ulaşmasına neden olmuştur.

Hindistan’da 1817’ye kadar mahallî bir özellik gösteren kolera bu tarihten sonra hızla ülke dışına yayılmış, Asya, Afrika, Avrupa ve Amerika’da etkili olmuş ve yüzyıl içinde büyük pandemiler yapmıştır.

Sıtma, frengi ve veba gibi hastalıklarla oldukça erkenden tanışan insanoğlu koleranın hızlı ilerlemesi ve insan bünyesini kısa sürede zayıflatarak ölüme götürmesi ile büyük bir yıkım yaşamıştır.

Kolera, bu özelliği ile daha evvel salgınlara karşı alınan tedbirlerin de yetersizliğini ortaya koymuştur. Özellikle Avrupa’yı kasıp kavuran veba salgınlarına karşı tesis edilen karantina sistemi bu yeni hastalık karşısında yetersiz kalmıştır.

Moğol steplerinden başlayarak Avrasya üzerinden batıya ulaşan kervan yolları vebanın küresel bir tehdit haline gelmesine neden olmuştu. Bunun gibi ticaret maksadı ile yapılan seyahatler, askeri sevkiyatlar, göçler ve hac gibi dini faaliyetler hastalıkların bir bölgeden diğerine yayılmasını kolaylaştırmaktaydı. Bu bağlamda yerel bir hastalık olarak her daim Hindistan’da var olan kolera 19. yüzyılın başlarında pek çok faktörün etkisiyle dünyaya yayılmıştır.

Kanalizasyon sisteminin olmaması, temizlikten dinsel ayinlere kadar her şeyin Ganj nehrinde yapılması hastalıklara davetiye çıkarmıştır.

1814’te Kalküta’da ortaya çıkan kolera salgını sömürgeci İngiliz birliklerinin buraya gelmesiyle daha geniş alana yayılmıştır. İngiliz birlikleri kolerayı Bengal’deki karargâhlarına taşımış, Afgan ve Nepalli düşmanlarına da bulaştırmışlardır. Gemiler, hastalığı Seylan ve Güneydoğu Asya’ya; Çin’e ve Japonya’ya kadar ulaştırmıştır.

19. yüzyılda altı büyük pandemi yapan kolera;

  1. Hindistan’ın kuzeyi, Afganistan, İran, Orta Asya üzerinden Rusya’ya,
  2. Umman Denizi ve Basra Körfezi’nden geçerek Bağdat’a,
  3. Kızıldeniz boyunca Mısır ve Akdeniz üzerinden Avrupa’ya yayılmıştır.

1847-1848 Salgını

Kolera merkezi Kuzeydoğu Hindistan’dır. Salgın 1830’ başlamış, Arabistan, Kuzey Afrika, İç Asya, Avrupa ve Amerika yönüne doğru ilerlemiştir. Hindistan’dan Afganistan’a ulaşan salgın buradan İran’a oradan da batı yönünde ilerleme göstermiştir. Ticaret kanalıyla Rusya’nın kuzey ve batı bölgelerine, Karadeniz kıyılarına, ardından Bulgaristan’a ulaşmıştır. Moskova, Minsk ve Novgogrod şehirlerinde görülen salgın Rus orduları sayesinde Varşova ve Riga’ya kadar taşınmıştır. Ardından Macaristan’a ve Viyana’ya ulaşmıştır. Sıkı karantina tedbirlerine rağmen hastalık Berlin, Hamburg ve Ren eyaletlerine ve İngiltere’nin Sunderland Limanı’na ulaşmıştır. Daha sonra İngiltere’nin ve İskoçya’nın değişik limanlarına yayılmıştır. Fransa’da kolera büyük bir tahribat yapmış, sekiz aylık zaman zarfında Paris’te 18.402 kişi; tüm ülke genelinde ise 100 binin üzerinde insan koleranın kurbanı olmuştur.

Elbette bu kadar uzağa ulaşan salgın Ortadoğu’da da etkisini göstermekte gecikmemiştir. Güney yolunu takip eden salgın 1831’de hac mevsiminde Hicaz’da ortaya çıkmıştır. Hac için Hicaz’da bulunan hacıların neredeyse yarısına yakını salgından dolayı hayatını kaybetmiştir. 1831 Haziran ayında İstanbul’a kadar ulaşmıştır. Salgın Mısır ve Tunus’a, Akdeniz kıyılarına, Cezayir’e, İtalya’ya yayılmıştır. 1835-1837 yılları arasında salgın Libya, Sudan, Etiyopya’ya ulaşmıştır.

Salgın, 1840’ta bir kez daha Aşağı Bengal bölgesinde alevlenmiştir. Askerler üzerinden Çin’e ulaşan hastalık daha önce başka bir bölgede görülmeyen bir şiddetle Çin’de önemli kayıplara neden olmuştur. Doğu ve batı yönüne doğru ilerleyen salgın Filipinler’e, Burma’ya ve Doğu Türkistan’a ulaşmış birkaç hafta içinde binlerce insanın ölümüne neden olmuştur. Hastalık Buhara’da önemli bir yıkım yapmıştır. Buradan Afganistan, Pencap, Karaçi, Delhi’ye 1845’in sonlarında Meşhed’e; 1846’da Tahran, Tebriz ve Gilan’a ulaşmıştır. 1847 senesinde hastalık İran’ı bir kez daha kuşatmıştır. İran’dan sonra Tiflis’te ortaya çıkan hastalık batı yönünde ilerlemeye devam etmiştir.

Salgının İran’daki Etkisi

19. yüzyılda İran’da da ölümlerin en önemli ve tehlikeli kaynağı salgın hastalıklardır. Ülke genelinde hâkim olan fakirlik, sağlık imkânlarının yetersizliği ve kamu sağlığına yönelik kurumların eksikliği ülkede ortaya çıkan salgınları daha tehlikeli hale getirmiştir. Bu yüzyılda İran’da en büyük yıkımı yapan hastalık kolera olmuştur. Daha önceki dönemlerden farklı olarak hastalığın tüm ülke genelinde yayılma hızı da artmış ve bu nedenle de daha yıkıcı olmuştur.

İngilizlerin Hindistan’daki ticari faaliyetlerinde İran Körfezi’ni kullanmaları,

İran’ın önemli hac yolları üzerinde olması,

Ülke genelinde etkin bir karantina sisteminin olmaması,

Suyun hastalık taşıyamayacağına yönelik inanışlar,

İran’da zengin kesim arasında yaygın olan “geçici defin” uygulaması hastalığın yayılmasına etki etmiştir.

İran’da Meşhed ve Kum; Irak’ta ise Kerbela ve Necef kutsal şehirler olarak kabul ediliyor ve ölümü takip eden birkaç aydan sonra cenazeler gömüldükleri yerden tekrar çıkarılarak katırlar ile bu şehirlere naklediliyorlardı. Bu uygulama hastalığın hızla yayılmasına neden olmuştur.

1846’nın sonunda etkisini arttıran kolera sadece Tebriz’de 40 gün içinde 7.000 kişinin ölümüne neden olmuştur. Nüfusu 25.000 olan Urmiye’de 5.000 kolera vakası kaydedilmiş ve bunların 2.000’i hastalığın kurbanı olmuştur. Salgın Kirman’da 2.000; Yezd’de ise 7-8.000 kişinin ölümüne neden olmuştur. Baharın gelişiyle salgın eski şiddetini yeniden kazanmış, binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Sadece Tebriz’de ölüm vakalarının sayısı 3.500-4.000 arasındadır.

Hastalığın Osmanlı Topraklarına Girmesi

Hastalık Basra Körfezi üzerinden Bağdat yoluyla Anadolu ve Akdeniz sahillerine kadar ulaşmıştır. Erzurum hastalıktan en çok etkilenen merkezlerden biridir. Hastalık şehirde öylesine bir korkuya neden olmuştu ki 1847 ocak ayında bile şehir sakinlerinden bazıları daha temiz hava almak ve salgından korunmak için şehre hâkim Palandöken’e çıkarak kamp kurmuştur. Ancak hastalık bunların da beşte üçünü vurmuş, geri kalanlar ise şehre dönmekten imtina etmişlerdir.

Kars, Oltu, Hasankale, Muş ve Van’da da etkili olan salgın Trabzon’a da sirayet etmiştir. Hastalığın etkisini arttırması ile şehrin Rum ve Ermeni sakinleri şehirden kaçmaya başlamıştır.

Hastalığın ortaya çıktığı 16 Ağustos’tan 15 Kasım’a kadarki 91 günlük dönemde Erzurum’da tam bir korku hâkim olmuştur.

Hastalığın Trabzon’daki Etkisi

Salgın Trabzon’a Gürcistan üzerinden sirayet etmiştir. 1847’de Tiflis’te kolera büyük bir yıkım yapmaya başlamış ve şehirdeki tüm dükkânlar kapanmıştır.

Trabzon’da ilk vaka 9 Eylül’de görülmüştür. Sadece 10 Eylül’de şehirde 300 kolera vakası ortaya çıkmış ve bunlardan üçte biri hayatını kaybetmiştir. Bu ilk şok Trabzon halkında büyük bir paniğe neden olmuş ve şehrin sakinleri şehri terk etmeye başlamıştır. Fırıncılar şehirden ayrılınca halk kıtlık tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Eylül ayının ortalarında ise hastalık tam anlamı ile Trabzon’u kırıp geçirmeye başlamış, şehrin 35.000 sakininden yaklaşık 15-20 bin kişi şehri terk etmiştir. 1500 civarında insan hayatını kaybetmiştir. Trabzon 1847’de şehirde görülen bu salgında Karadeniz sahillerinde en ağır kayıplar veren şehir olmuştur. Zira Samsun gibi diğer sahil şehirlerinde koleradan kaynaklanan ölümler çok daha azdır.

Salgın İstanbul’da

Salgın çok geçmeden 1831’de İstanbul’da ortaya çıkmıştır. Salgın Odesa’dan gelen bir gemi ile başkente sirayet etmiştir. Haziran-Ağustos aylarındaki ilk salgında 5.000-6.000 kişi vefat etmiştir. 16 yıl sonra, 1847’deki salgın ise Trabzon’dan gelen gemiler vasıtası ile İstanbul’a ulaşmıştır. Şehirdeki ilk kolera vakası Galata’da ortaya çıkmış akabinde şehre yayılmıştır. Kuleli ve Haydarpaşa kışlaları kısmen boşaltılmalarına rağmen hastalık yine buralarda etkili olmaya devam etmiştir. Hastalığın etkili olmasında kentteki yetersiz hijyen koşullarının etkisi olmuştur. Hijyenin sağlanması amacıyla Meclis-i Tahaffuz bir dizi önlemler alma yoluna gitmiştir.

Bu salgın döneminde 10 bine yakın kişi hastalığa yakalanmış ve bunların yarısı hayatını kaybetmiştir.

Salgın Anadolu’nun Her Yanında

Salgın, Eylül 1847’de Tortum, Bayburt ve Gümüşhane taraflarına da sirayet etmiştir. Aynı dönemde Bitlis-Diyarbakır arasında ortaya çıkmıştır. Diyarbakır’ın 20.000 kişilik nüfusundan 1.000 kişi hastalığa yakalanmıştır. 1848’in başlarında Siverek-Cizre hattında, akabinde Urfa, Birecik ve Mardin’de ortaya çıkmıştır. Panikten dolayı halkın bir kısmı Mardin’i terk etmiştir. Akka’da askeri birlikler içinde etkili olan salgın yılsonunda da Adana’ya sirayet etmiştir.

Salgın 1849’un başlarına kadar Musul, Kayseri, Antep ve Halep’te etkisini devam ettirmiştir. En büyük yıkımı Bağdat’ta yapmıştır. Salgının en çok etkilediği yerlerden biri Hicaz olmuştur. 15.000 kişi hayatını kaybetmiştir.

İstanbul’un kolera tarafından kırıp geçirildiği bir dönemde İstanbul’un civarındaki kasaba ve köylerde gerekli tedbirlerin alınmamasından dolayı hastalık buralara da sirayet etmiştir. İzmit, Aydın, Kırklareli, Edirne, İşkodra, Tırhala, Gelibolu, Selanik, Edirne, Varna ve Şumnu’da salgın etkili olmuştur. Bursa’da hastalık yerel idarecilerin elini kolunu bağlayacak derecede etkili olmuştur. Çanakkale ve Çeşme’de kayıplar verilmiştir.

Ülkenin dört bir yanında etkili olan kolera 1849’un başlarından itibaren Osmanlı ülkesinden bir süreliğine çekilmeye başlamıştır.

Sonuç

Koleranın Doğu-Batı dünyası arasındaki bu macerasında, hastalığı taşıyıcı bölgeler olan İran ve Osmanlı coğrafyası bu salgınların etkilerine öncelikle maruz kalmış ve hastalığın Batı dünyasına sirayet etmesine vesile olmuştur.

Daha önceki hastalıklara oranla daha şiddetli bir etki yaratan kolera salgını karşısında bilim dünyası da bir müddet şaşkınlık yaşamıştır. Bu şaşkınlık “eski usuller ile yeni hastalıklar”a karşı yapılan mücadelenin etkisiz kalmasından kaynaklanmıştır. Özellikle veba salgınlarına karşı Avrupa’yı koruyan karantina sistemi bu yeni hastalık karşısında istenileni verememiş ve Doğu’da ortaya çıkan her salgın bir şekilde Avrupa ve Avrupa üzerinden Yeni Dünya’ya kadar sirayet etmiştir.

Bundan dolayı kolera salgınlarına karşı daha yeni ve etkili tedbirlerin alınması için uluslararası iş birliğine başvurulmak zorunda kalınmış ve uluslararası sıhhiye konferansları düzenlenmeye başlanmıştır. Bunlardan ilki 1851’de Paris’te toplanan konferans olmuştur. Bu konferansta salgının kontrol edilmesi ve engellenmesi konusunda tedbirler alınmıştır.

Ancak tüm bu tedbirlere rağmen kolera yüzyılın ikinci yarısında yeni pandemiler yaparak yüz binlerce insanın hayatına mal olmaya devam etmiştir.

Bu pandemilerde yine en çok zarar gören yerlerden biri de yine Osmanlı coğrafyası olmuştur.


Çin’in Yunnan bölgesinden 1850’lerde ortaya çıkan büyük veba salgını, Hong-Kong’a sıçramasının ardından, bütün dünyaya yayılmıştı. Çin’den gelen bu hastalık tüm dünyayı sarmış, binlerce ölüme sebebiyet vermişti.

Büyük salgınlara ve dolayısıyla karantinalara neden olan kolera da tüm dünyayı sarsan önemli bir hastalıktı. Asya ve Avrupa’da görülen 1817-24 yılları arasındaki ilk kolera salgınında, yüz binden fazla kişi hayatını kaybetmişti.

19.yy’da yaşanan büyük salgın ile kolera Hindistan’a, oradan Afganistan’a ve Rusya’ya yayıldı. Resmi kayıtlara göre sadece Rusya’da bile 1 milyon insanın ölümüne neden olan salgın, Afrika’ya son olarak da Amerika’ya da ulaştı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Son Eklenenler

Göz, Gönül ve Gerçek: Maarifimizin Eğitimle İmtihanı-Doç. Dr. Mehmet Ulukütük

0
  Maarif ne dünü anlama sanatı, ne çağın gerekliliklerine icabet, ne de geleceğe hazırlıktır. Maarif insanın kendisini anlama ve anlamlandırma sürecidir. Gözün kulakla bütünleşmesi, gönlün...

Corona

7-KOLERA SALGINI

6-OSMANLI’DA VEBA