6-OSMANLI’DA VEBA

Veba salgınlarının Osmanlı’yı ne denli etkilediği bir halk şiirine şöyle yansır:

“Gitti koçyiğitler ağlar anası
İş Mevla’dan geldi, nedir çaresi
Sağ u sol yanında veba yarası
Kudret hançerini vurdu bu sene.”

Avrupa’da ‘Kara Ölüm’ Osmanlı’da ‘taun’ olarak adlandırılan veba salgını Asya, Ortadoğu ve Afrika’nın muhtelif kısımlarıyla birlikte büyümekte olan Osmanlı’yı da derinden etkilemiştir.

Osmanlı Devleti’nin coğrafi konumu, tüccarların, seyyahların ve misyonerlerin uğrak merkezlerinden olması, Hindistan’dan Anadolu’ya bağlanan kara ve deniz ticaret yolları ve Osmanlı-İran savaşları gibi faktörler salgın hastalıkların yayılmasında etkili olmuştur.

Avrupa’da 1347 yılında başlayan salgın Bizans’ı ve İstanbul’u etkilemiştir. Bu dönemde Osmanlı’nın hakimiyetinde olan Bursa da salgından etkilenmiştir. Osman Bey’in oğlu Orhan Gazi de büyük ihtimalle vebadan ölmüştür. Osmanlı kaynakları bu hususta bilgi vermese de Bizans kaynakları bundan bahsetmektedir.

Avrupa’daki büyük salgının akabinde Osmanlı’da neredeyse 10-15 yıl arayla tekrar tekrar salgınların yaşandığı görülmektedir.

Mesela 1455-1475 yılları arasında etkili olan veba en çok İstanbul’da etkisini göstermiştir. 1466-1467 yazında şiddetli salgın dolayısıyla cenazeleri gömecek kimse bile kalmamış, cesetler kokuşmuştur. Fatih Sultan Mehmet vebadan korunmak amacıyla İstanbul’dan uzaklaşmış ve daha güvenli görülen Balkan coğrafyasında yaşamayı uygun görmüştür.

Saray ve saray erkanı da şehri terk etmiştir. En çok gidilen yerlerin başında Edirne gelmektedir. Sonraki yıllarda durum biraz değişmiştir. 16. yüzyılda yaz saraylarına gidilmeye başlanmıştır. Özellikle Boğaziçi kenarında, Göksu Sarayı, Paşabahçe, Beylerbeyi gibi yazlık saraylar haline dönüşen yerlere sığınılmıştır. Sadece Osmanlı hanedan üyeleri değil, dönemin önde gelen aileleri, İstanbul’da görev yapan Avrupalı diplomatlar, elçilerde de benzer tutumlar görülmüştür. Boğaziçi’ndeki yalıların yapılmasının temelinde salgın hastalıktan korunmak düşüncesi söz konusudur.

İstanbul’da 16. yüzyıl başında toplu mezarlıkların oluşmasının büyük veba salgınlarıyla aynı döneme denk gelmesi dikkatlerden kaçmamaktadır.

1591- 1592 yılları arasında şehri yeniden esir alan veba salgınından dolayı günde yaklaşık olarak 325 kişinin ölmüş olduğu düşünülmektedir. Sultan III. Murat sarayı terk etmek zorunda kaldığı bu zaman diliminde şehirdeki dükkanlar kapatılmış ayrıca mahkumlar salıverilmiştir. İstanbul halkı, toplu dua için Okmeydanı’nda toplanmıştır.

1592 ve 1648 yılları arasında meydana gelen ve oldukça etkili olan salgınlarda ise günde yaklaşık olarak 1000 kişi hayatını kaybetmiştir.

1625 yılında etkili olan veba salgınında ise 200.000’den fazla kişinin öldüğü tahmin edilmektedir.

Halil İnalcık’ın verdiği bilgilere göre İstanbul, 1625’ten sonra 1637, 1648, 1653, 1673, 1765, 1792, 1812, 1837 ve 1845 ile 1847 yıllarında salgın hastalıklara karşı verdiği savaşta önemli ölçülerde nüfus kaybına uğramıştır.

Veba, 16. yüzyılda dünya üzerinde sadece belli bir dönem süresince etkili olduğu halde, 17. yüzyılı neredeyse tamamen kapsayacak bir biçimde şiddetli olarak hissedilmiştir. 17. yüzyıl Kahire’sinde toplamda 18 vebalı yıl yaşanmıştır.

17. yüzyıl sonlarından itibaren veba, Batı Avrupa’da ortadan kalkmıştır. 1718 yılından sonra da Kuzey ve Orta Avrupa’yı terk etmiştir. Bunda en önemli etken ise tarih boyunca esrarını koruyan bu düşmanın tanınmasıdır. Karantina ve dezenfeksiyon uygulamaları, fare itlafı, tedavide Pasteur Enstitüsünden yetişen ve hıyarcıklı veba basilini keşfeden Yersin’in icadı serumun kullanılması, hastalığın mahiyet değiştirmesi gibi etkenler mikrobu iyice zayıflatmış ve yok etmeye başlamıştır.

Doğu Akdeniz’den gelen veba akınlarından, bir dizi deniz karantinası ve kara sağlık kordonu yardımıyla Avrupa başarılı olurken Osmanlı’da bir buçuk yüzyıl daha hastalık varlığını sürdürmüştür. Bu durum savaşların gidişatını, diplomatik ilişkileri, ticareti ve günlük hayatı önemli ölçüde etkilemiştir.

Veba, 17. yüzyıldan 19. yüzyılın başına kadar Osmanlı halkına musallat olabilecek en öldürücü ve en sık rastlanan afet olmaya devam etmiştir. Bu dönem boyunca en az bir Osmanlı vilayetinde veba, varlığını sürdürmeye devam etmiştir.

Osmanlı kayıtlarında, 1637’de gerçekleşen veba salgını “Büyük Taun”, 1655’te şehre hakim olan veba salgını ise “Şiddetli Taun” olarak isimlendirilmiştir. 1697’de padişah II. Mustafa, veba salgınından dolayı halkın devlete borçlarını silmek zorunda kalmıştır.

18. yüzyılda ülkeyi etkisi altına alan veba mikrobu adeta Osmanlı Devleti’ni kırıp geçirmiştir. Yukarıda da belirtildiği gibi ortalama onar yıllık aralarla çıkan veba salgınları İstanbul ve İzmir başta olmak üzere diğer şehirleri de perişan etmiştir.

Bu dönemde vebaya ilk olarak 1778 yılının ocak ayında İstanbul Galata’da rastlanmıştır. Bahar ve yaz mevsimlerinde gittikçe şiddetlenmiştir.

Büyük oranda yabancı konsolosların verdiği bilgi ve rakamlara göre, 1778’de vebaya yakalanan İstanbul halkının üçte biri,1781’de 80 bin nüfuslu Selanik halkından her gün 300 kişi,1783’te Saraybosna’da 16 bin kişi,1784’te İzmir’de günde 300-400 kişi,1785’te Akka nüfusun yarısı,1787’de Halep’te dört günde 1400 kişi hayatını kaybetmiştir.

Başkent İstanbul coğrafi konumu, başkent oluşu ve salgınların sıklığı göz önüne alındığında vebanın en önemli dağılma merkezi ve odaklarından biri olmuştur. İstanbul son bir buçuk yüzyılda, ortalama on yılın altısında olmak üzere, toplam 94 yıl vebayı ağır biçimde yaşamak durumunda kalmıştır.

“Akdeniz Dünyasında ve Osmanlılarda Veba” adlı eserinde, 1751 yılında İstanbul’da hekim olan Mordach Mackenzie’nin mektubuna yer veren Nükhet Varlık şunları nakleder: “Yirmi yıl boyunca bu ülkede burada (İstanbul) ve İzmir’de yaşadım; üç yıl dışında nerdeyse tek bir yıl bile yoktu ki veba şu ya da bu ölçüde tehdit olmasın.”

Özellikle hekim tarihçiler, hastalık konusunda bilgi sahibi olmayan Osmanlı halkının gerekli önlemler alamadığı için salgının hızla yayıldığına dikkat çekmişlerdir.

Mesela, yapılan en büyük yanlışlardan birisi ölen vebalı hastalardan geriye kalan kıyafetlerin yakınlarına ve yoksul insanlara dağıtılmasıydı. Sevap olur düşüncesiyle yapılan bu harekete benzer olarak yapılan bir yanlış da hastalıktan kurtulmak amacıyla hamamda tertemiz yıkanan insanların hastalıklı kıyafetlerini tekrar giymesiydi. Ayrıca halk arasında ve camilerde vebanın önlenmesi amacıyla mukabeleler verilmekteydi. Fakat vebalı insanlarla sağlıklı insanların aynı ortamda yer almasına neden olan bu uygulama vebanın yayılmasını önlemekten çok yayılmasına neden oluyordu. Kendi yöntemleriyle hastalığı tedavi etmek isteyenler de vardı. Bu yöntemler arasında şişe çekme, sülük tedavisi, tencerede elde edilen islerin vebalı bölgelere sürülmesi gibi uygulamalar vardı.

Bu sürede hastalığın ticaret gemilerindeki fare ve bitlerden yayıldığı öğrenildiği için gemilerden uzak durulmaya çalışılmıştır. Ayrıca yapılan askeri seferler, fetihler ve hacların vebayı yaydığı düşünülmüştür.

Yaşanılan çaresizlikler Osmanlı’nın ticari, askeri ve sosyal hayatını önemli boyutlarda sarsmıştır. Şehirdeki esnafın çoğu dükkanını kapatmış, İstanbul’dan kaçarak Anadolu’ya göç etmiş, mahkumlar salınmıştır. Gayrimüslim halk sokaklarda siyah muşamba giyerek dolaşır olmuştur. Ülkenin durumu her yönden kritik bir hal almış ve ciddi boyutta kıtlık yaşanmıştır.

Vebaya Karşı Mücadele

Bu konudaki ilk adımı merkezi Osmanlı hükümeti değil, 18. yüzyıldan itibaren, adalarda ve eyaletlerde görevli Osmanlı paşaları atmıştır. Örneğin, 1812’de İstanbul’u kasıp kavuran vebanın Balkanlarda yayılması üzerine Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa bazı önemli tedbirler almıştır. İstanbul’dan gelen her evrak tütsülenmiştir. Ali Paşa, vebalı bölgelerden gelen kişileri karantinaya almak için Epir ve Teselya’yı ayıran Pindus Dağı’nın değişik geçitlerine derbentçiler yerleştirmiştir. Ali Paşa’nın bu çabaları yönettiği eyaletlerde vebayı engelleyemese de geciktirmiştir.

1805’ten itibaren Mısır Paşası olan, Kavalalı Mehmet Ali Paşa da Mısır’ı vebadan korumak için büyük gayret sarf etmiştir. İskenderiye’yi bir asker kordonuyla tecrit ettirerek Şubra, Gize ve Kahire’de Reşid’de karantina kurdurur. İstanbul ve diğer vebalı yerlerden gelen gemiler için 25, Doğu Akdeniz’den gelen diğer gemilerin hepsi için 11 gün sürecek bir karantina uygular. Bir karantina binası inşa ettirerek, gelen malların temizlenmesi için bir yer, bir müfettiş ve bir doktor tayin eder. Fakat bu iddialı proje ve önlemler hastalığın gecikmesini sağlamaktan başka bir sonuç vermez ve 1815’ten itibaren program ortadan kalkar.

Bu girişimler istenilen sonucu vermese de Osmanlı yöneticilerinin vebaya karşı mücadeleye bakışını değiştirir. Osmanlı yetkilileri 1830’dan sonra Avrupalılardan deneyimli, uzman elemanlarını imparatorluğun hizmetine vermelerini talep eder. Salgınlarla İstanbul merkezli bir mücadeleyi ise “veba” değil ortaya yeni çıkan bir hastalık olan “Kolera” başlatır.

  1. Mahmud ve “Meclis-i Tahaffuz”

1831 yılının başında, bir yıl önce Rusya’da ortaya çıkan ve varlığı bilinmeye başlanan kolera, aşağı Tuna bölgesine yayılarak İstanbul’u tehdit edince, Osmanlı Hükümeti başkenti koleradan korumak için tedbirler almaya başlamıştır. 1836’da Sultan II. Mahmud, bütün paşalarına topraklarını hastalıktan korumak için önlem almalarını emretmiştir. Organize bir sağlık politikasının yürürlüğe girmesi ise 1838’de Meclis-i Tahaffuz (Karantina Meclisi)’nin kuruluşuyla olmuştur.

1838 Mart ayında, kabine II. Mahmud’un emriyle sağlık önlemlerinin kabul edilmesi için toplanmış ve 9 Mayıs’ta devletin resmi gazetesi Takvim-i Vekayi’de Padişahın bu konudaki iradesi yayınlanmıştır. Veba ile mücadele için hastaneler, karantinalar ve sağlık kordonları oluşturulması kararları alınmış ve bir hazırlık komisyonu olan Meclis-i Tahaffuz (Karantina Meclisi) kurularak, karantinaya yolcu ve malları kabul etme, mektup evrak gibi şeyleri de dezenfekte etme vebalılara hastane hizmetleri verilmeye başlanmıştır.

Sultan II. Mahmud’un ölümünden sonra yerine geçen Sultan Abdülmecid salgınlarla mücadeleyi kararlılıkla devam ettirmiştir. Tanzimat’ın 1839’da ilanından sonra da Meclis-i Tahaffuz işlevini sürdürmüştür. 27 Mart 1840’ta deniz yoluyla İmparatorluğa gelenler için bir nizamname konmuş ve Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’da olduğu gibi kıyılardan ve deniz yoluyla gelen her türlü veba ve kolerayı önlemek için bir dizi sağlık kurumu ile donanmıştır. İç kısımlarda ise vebayla mücadele için 8 Nisan 1840 tarihli Osmanlı İmparatorluğu’na karadan giriş nizamnamesine göre sağlık yetkililerinin derhal vaka mahallerine gitmeleri, buraların tecrit ve dezenfekte edilmesi emredilmiştir.

Kuruluşundan 10 yıl sonra, Meclis-i Tahaffuz, Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük bölümünü kapsayan 60 kadar deniz ve kara sağlık bürosundan oluşan önemli bir sağlık idaresi haline gelmiştir. O kadar ki herhangi bir veba vakasından sağlık idareleri anında haberdar olmuş ve hastalığın patlak verdiği yerde tecrit edilmesini sağlama etkinliğine ulaşmıştır.

Böylece salgınlar etkinliğini yitirmeye başlamış ve Anadolu’da 1843, Mısır’da 1844’ten sonra olmak üzere artık Doğu Akdeniz’in hiçbir yerinde veba görülmemiştir. Ancak sağlık idareleri, tabi oldukları yönetmelikler ve karantina bekleme süreleri, halkın tepkisine yol açarak vebanın kendinden çok daha fazla sıkıntı doğurmaya başlamıştır. Nitekim salgınlar süresince uygulanan karantinalar, İstanbul ve İzmir gibi bir kısım şehirlerin ticaret hayatına ciddi darbe vurunca işsiz kalıp iaşesini karşılayamayan insanlar asayişin bozulmasına yol açan bazı toplumsal kargaşalara sebep olmuştur. Örneğin, Amasya’da yeni gelen halk sağlığı hekimi, bir ayaklanmanın kurbanı olurken Varna ve Isparta’da hekimler şehirden kaçmak zorunda kalmıştır. Ama nihayette padişahın bu alandaki kararlarına uyulması sağlanmış ve hastalıklarla mücadele, devletin sorumlulukları arasında yer alarak imparatorluğun her yerine yayılmıştır.

Sonuçta; Dünya tarihinin en dehşet verici hastalığı olan veba, çoğu yerde olduğu gibi Osmanlı toprakları için de XIX. yüzyılın ortalarından itibaren etkisiz ve hatta sıradan bir hastalık durumuna gelmiştir. Veba, can kaybı bağlamında eski etkisini kaybetse de hastalıktan duyulan korkunun getirdiği psikoloji ve bundan kaynaklanan önlemlerin toplumsal ve ekonomik zararları devam etmiştir. Osmanlı topraklarında 1920’lere kadar görülmeye devam eden vebanın eski tesirini yitirmesinde devletin 1840’lardan itibaren karantina başta olmak üzere başarıyla uyguladığı çeşitli tedbirlerin etkisi büyük olmuştur.

Osmanlı’da büyük bedeller sonucunda önemli ölçüde başarı elde edilirken Hindistan başta olmak üzere dünyanın bazı bölgelerinde veba istilaları görülmeye devam etmiştir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Son Eklenenler

Göz, Gönül ve Gerçek: Maarifimizin Eğitimle İmtihanı-Doç. Dr. Mehmet Ulukütük

0
  Maarif ne dünü anlama sanatı, ne çağın gerekliliklerine icabet, ne de geleceğe hazırlıktır. Maarif insanın kendisini anlama ve anlamlandırma sürecidir. Gözün kulakla bütünleşmesi, gönlün...

Corona

7-KOLERA SALGINI

6-OSMANLI’DA VEBA