40 Hadiste Müslüman Şahsiyeti

0
118

“40 Hadiste Müslüman Şahsiyeti” derslerinin ikincisi yapıldı.

Fıtrat Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneğinden 15 günde bir pazartesi akşamları saat:21.00’da Ramazan KAYAN hocanın sunuyla Fıtrat Derneğinde “40 Hadiste Müslüman Şahsiyeti” derslerinin 2.si yapıldı.

Programa oldukça yoğun bir katılım yaşandı. Salona sığmayan katılımcılar dersi sınıflarda dinliyorlar.

Kısaca dersten bazı notlar;

Akşamınız hayır olsun programınız bereketli olsun. Dersimize hoş geldiniz diyerek başlıyoruz.

Muharrem ayındayız. Muharrem bilincini -ki Allah Rasulü’nün Şehrullah dediği, Allah ayı dediği bir ayda- yine Allah Resulü a.s. efendimizin hadis-i şeriflerini, sözlerini gündemimize taşıyarak sorumluluklarımızı hatırlamaya çalışacağız.

Hemen sözün başında iken bir hatırlatmada inşallah bulunalım. Efendimiz s.a.v. muharrem ayında tutulacak orucu özellik ile tavsiye ediyor yarında muharremin yanlış hatırlamıyorsam 9’u olsa gerek. Haliyle 9-10-11 bu üç günü oruçlu geçirmenin efendimizin özellikle tavsiye ettiği bir sünnet olduğunu zihnimize not edelim. Kaldı ki günlerinde kısa olduğunu serin olduğunu hesaba katınca ağustos ayında tuttuğumuz ramazan orucu ile kıyaslayınca gerçekten mevsim olarak çok müsait. İnşallah muharrem orucunu tutmaya gayret edelim. Üç günde olabilir, 9 – 10 şeklinde yâda 10-11 şeklinde iki günde tutabiliriz. Buna gerçekten ihtiyacımızda var. Nafileler ile kendimizi beslemeye desteklemeye, geliştirmeye ciddi anlamda ihtiyacımızın da olduğunu görüyoruz. İnşallah bu vesile ile bu sorumluluğumuzu da yerine getireceğiz. Buraya gelirken belki aşure vardır dedik ama demek ki henüz saati vakti dolmamış. Aşureyi de hatırlatmış olalım. Ama önce oruç tutalım hak edelim, değil mi onun için mi bu gün aşere yok? Olacak inşallah. Ama aşure sünnet değildir onu söyleyeyim yani ikram sünnettir. Bu baptan olaya bakacağız.   

Gelelim bu günkü dersimize. Bu günkü dersimizde Kur’an-ı Keriminde özellikle vurgu yaptığı dikkat çektiği Ashab-ı Uhdut kıssasını Efendimizin diliyle tafsilatını göreceğiz. Kur’an-ı Kerim kıssa olarak alıyor ki, siz hatırlarsınız Buruç suresinde konu ile ilgili gelen vurguları hatırlıyorsunuz.

Ve yine işte Allah Azze ve Cellenin hatırlattığı Ashabı Uhdut olayının gündeme getirmemiz gerekiyor. Hele hele yaşadığımız zaman diliminde demin muharremden bahsederken Kerbela’yı hatırlamadan geçemeyeceğimiz gibi Kerbelayı hatırlarken de günümüz Kerbelalarını mutlaka hesaba katmamız lazım. Bazen düşünüyorum Keşke Kerbela tarihte yaşanmış kapanmış tarihi bir olay olarak kalsaydı. Hz. Hüseyin’in merkezinde olduğu bir Kerbelada bu güne kadar nice Kerbelalar bu ümmet yaşadı hala da yaşamaya devam ediyor.

Ashabı Uhdut ta ilgilide aynısını düşünüyorum aynısını söylüyorum. Keşke Ashabı Uhdut olayı bir defa tarihte yaşanmış kapanmış tarihi bir olay olarak kalsaydı. Ama bunlar hafızamızda kalmıyor hayatımızda tekrar tekrar ya da ümmetin haytın da tekrar tekrar yaşanan acı imtihanlar olarak varlığını sürdürüyor.

Haliyle biz dünkü yaşanan kerbelalar bu gün yaşanan kerbelalar, dün yaşanan Ashabı Uhdutlar bu gün yaşanan ashabı uhdutları güncelleyeceğiz ki bu günkü imtihanımızı verebilelim. Bu günkü sınavımızda mahcup olmayalım, mağdur olmayalım. Buna yönelik durumun ne kadar ciddi olduğunu da zaten biliyoruz.

Evet; Buruç suresi 4-5-6 ve 7. Ayetlerde bu konuya değiniyor. Ashabı Uhdut’un tutuşturdukları hendekler dolusu ateşlerde Mü’minlere nasıl işkence ettiklerini ve o işkenceci hendekçilerin ateşler içerisinde ki cayır cayır yaktıkları mü’minleri kenarda durup nasıl seyrettiklerini bizlere hatırlatıyor ve Allah, onlara kahrolsun diyor. Bizde tüm zamanların ashabı Uhdutuna aynısını söylüyoruz.

Şimdi öncelikle şunun üzerinde duralım sonra konuya geçelim. Bu nasıl bir olay ki Allah kitabına konu etmiş. Hâlbuki Ashabı Uhdut olayında bir peygamberden bahsetmiyor. Bir olaydan bahsediyor ve bu olayı kitabına taşıyor. Tıpkı Ashabı Kehf gibi. Ashabı kehf’te de görünürde öne çıkan bir peygamber yok ama peygambere iman edenler peygamber devrede değil. Allah olayı öylesine önemsiyor ki onu da kitabına konu etmiş.

Allah’ın kitabına konu olacak kadar öneli olan bir kıssayı yâda kıssaları nasıl anlamamız nasıl yaklaşmamız lazım ne kadar önemsememiz gerekir. Kıssa deyip geçecek miyiz? Allahın kitabı olacak ve bu kıssalara bu kadar yer verecek bu ne anlama geliyor. Allah azze ve celle esas mesajı kıssalar üzerinden veriyor. Ve Kur’anı kerimin yarısından fazlası kıssalardan bahseder. O zaman kıssalar üzerinden verilen mesajı hele hele satır aralarında verilen mesajı bizim çok doğru anlamamız lazım algılamamız lazım. Eğer biz gerçekten doğru anlarsak göreceğiz ki o kıssalarda her birimizin imtihanı var.

Herkes o kıssalarda kendisinin ifade edildiğini ve kendini bulacağını söyleyebilirim.

Bize ayna tutuyor bizzat dikkatli bir şekilde okuduğumuz zaman, ya bu tam beni anlatıyor diyeceksiniz. Tamda bu günü anlatıyor diyeceksiniz. Ne kadar da benzeşiyor diyeceksiniz ve orada kendinizi bulacaksınız. Diyorum ki Kur’an kıssalarını ve hadisi şeriflerdeki kıssalara bu gözle yaklaşın. Bu niyetle yaklaşın. Bu kıssaların merkezinde ortasında kendinizi bulacaksınız.

İşte bu perspektif ile bu bakış açısı ile bu gün anlatacağım kıssayı dinleyin. Arada benim yorumlarım olacak biraz hadis olduğu için, ama esas yorumları siz yakalamaya çalışacaksınız. Belki kaç bin yıl önce yaşanan bir olay bu günü nasılda anlatıyor diyeceksiniz. Fakat piyasadaki diğer hikâye roman kitaplarını okuduğunuz gibi dinlediğiniz gibi dinlemeyeceksiniz. İşte biz Allahın kitabındaki kıssalarda kendimizi bulamadığımız için ifade edemediğimiz için bu gün televizyondaki dizilerde kendimizi bulmaya ve ifade etme yoluna kendimizi vermişiz. Kendi gerçeğimizi kendi sınavımızı kendi hayatımızın akışı üzerinde kıssaların değil dizilerin ne kadar sürükleyici olduğunu etkileyici olduğunu görmekteyiz. Ve de çok korkunç bir yozlaşmaya kapı aralıyorlar yani. İşte diziler üzerinden gelen, sanal dünya üzerinden gelen bu yozlaşmayı önleyebilmek için Kur’an kıssalarına sığınacağız.

Kıssalarla dizileri dize getireceğiz. Tehlikeyi bertaraf edeceğiz. Bu kırılmanın önüne geçeceğiz. Bu ifsadın imhanın bu iğvanın önüne ancak bu şekilde önüne geçebiliriz.

Tekrar ediyorum Ancak anlatacağım kıssanın aktörü olarak kendinizi kabul edin. Kendi imtihanınızı kendi sorumluluğunuzu kendi hayatınızı kıssadaki kahramanlar ile ne kadar örtüşüp örtüşmediğimizi, bizi ifade eden ama bu aynada kendimiz ile yüzleşirken eksikliklerimizi göreceğiz, imanımızın sınavını verirken imanın hakkını nasıl verebiliriz.

Hz. Suheyb r.a. dan rivayet edildiğine göre Rasulullah s.a.v.  şöyle buyurmuştur; (bu hadisi şerif sahihi müslim’de kayıtlı olan bir hadisi şeriftir. Yani oldukça sağlam bir hadistir. Şimdi gelelim anlatılan olaya)

Sizden önceki kavimler içerisinde bir padişah bir kral vardı, o kralında bir kâhini vardı, büyücü, kahin. Kral işlerini yürütürken kâhinin desteğini alarak sihirbazların desteğini alarak, onların büyüsünden istifade ederek saltanatını, iktidarını, otoritesini, hâkimiyetini sürdürüyordu.

Hemen düşüneceğiz bugün ki otoriteler iktidarlar acaba hangi sihirbazları kâhinleri yanlarına alarak kitleleri büyülüyorlar kitleleri sihirliyorlar. Hangi kehanetler ile toplumları helake ve hüsrana sürüklüyorlar. Hemen düşüneceğiz yani, o günün dünyasında tıpkı yabancısı değilsiniz, firavunların sistemlerini sürdürmeleri için nasıl sihirbazları vardı, Hz. Musa a.s. sihirbazların karşısına asasıyla çıktı sihirbazlarla müsabaka yaptı biiznillahi Teala Allahın verdiği bir mucize ile firavunun işini bitirmeden firavunu ayakta tutan sihirbazları işini bitirdi. Sihirbazlarla firavunu firavun yapan sihirbazlardır. Toplumun zihnini çelen iğdiş eden onları büyüleyen sihirbazlar ancak beşeri otoriteleri tağuti sistemleri ayakta tutarlar.

Hz. Musa a.s bunu bildiği için firavunda sihirbazlarına güvendiği için, Hz. Musa a.s restini çekti çağır sihirbazlarını hesaplaşalım dedi.

Bir soru soruyorum, acaba bugünün sihirbazları kimdir? Kemalizm’i ayakta tutan sihirbazlar. Kapitalizmi sürdüren sihirbazlar, diktatörleri kitlelere enjekte eden pazarlayan sihirbazlar, büyüler sihirler. Hebsini tek tek düşüneceğiz. Ve konuşmamın akışı içinde anlatacağım sanal sihirbazlar, medyatik sihirbazlar, ideolojik sihirbazlar, politik, ekonomik sihirbazlar, bürokratik, bilimsel, pozitivist sihirbazlar, seküler, liberal, modernist sihirbazlar. Özellikle sinema ile zehirleyenler televizyon ile kitleleri nesilleri sihirleyen ve zehirleyenler ve internet üzerinden gelen sihirler bilim üzerinden, sanat ve şiir üzerinden edebiyat üzerinde roman üzerinden, dizi üzerinden gelen tüm sihirleri önce bilmemiz lazım. Sihirli kutulara dikkat etmemiz lazım. Bu gün hiç farkında değil milyonlar büyülenmiş durumda sihirlenmiş durumda afyonlanmış durumda farkında değil. Her kendisini dünyanın en uyanık insanı zannediyor, en zeki insanı zannediyor. Hangi sihir ile sihirlendiğinin farkına varamıyor. Bir ömür boyu o sihirden uyanamıyor. Firavunun sihirbazlarının sihrinin tesiri bir günlük idi, şimdiki kapitalizmin sihri kemalizm’in sihri nesillerden nesiller hala devam ediyor. Bu günün samirileri çok daha etkili. Bu günün belamları çok daha başarılı. Nasıl ki arap cahiliye toplumunda şairler toplumu sürükleme noktasında yâda hakikate karşı şartlandırma noktasında şiirleri ile Rasulullaha karşı direniyor idilerse, işte ashabı uhdut olayında kâhinler bu işi üstlenmişler.

Bir cümle söyleyeceğim, biraz çekinerek söyleyeceğim, bazen din simsarları belamlar Allahın ayetleriyle insanları sihirlerler ve büyülerler, kullanırlar. Allah diyor “dikkat ediniz sizi Allah ile aldatmasınlar.” Allah Allah. Sizi Allah ile kandırmasınlar. Öyleleri gelecek ki sizi Allahın ayetleri ile kandıracaklar. Peygamberin hadislerini okuyarak sizi kandıracaklar. Şimdi ekran mollalarının gözünüzün önünden geçirin, öyle cümleler ile öyle oturaklı tartışmalar ile yorumlarla toplumu büyülüyorlar ki en çok reyting yapan o hocalar. Sen burada istediğin kadar parçala kendini. Kim dinler, kim takar. Kimi etkiler. Çünkü senin sihirleme büyüleme özelliğin yok. Sen arı duru bir şekilde, yine Allah Rasulü söylüyor söz şiir sihirdir” diyor. Sözün sihir gücü vardır diyor. Bu bakımdan hocasının titrine bakıp akademik kariyerine bakıp ünvanına bakıp her söze müşteri olamayız. Her söze kulak olamayız. Her tartışmaya taraf olamayız. Ve gerçekten neyi dinlememiz lazım, nerede dinlememiz lazım ne kadar dinlememiz lazım. Sorgulaya biliyor muyuz muhakeme edebiliyor muyuz derin derin üzerinde tefekkür edip sonuçları üzerinden hesap edebiliyor muyuz. Biz de böyle bir alt yapı olmazsa çok rahat bir şekilde bizi sihirlerler.

Evet inşallah bu akşam  sihirleri bozacağız,büyülari bozacağız, dersin sonunda tüm bu sihirleri nasıl boşa çıkaracağız.

Evet, bir kralın kâhini, var, yaşlanıyor krala diyor ki ben artık ihtiyarladım bana bir uşak bir talebe, bir genç, bir delikanlı böyle zeki birini gönder bu mesleği, bu sihir, büyü kehanet işini ona öğreteyim. Benden sonra bu mesleği o icra etsin senin krallığını desteği senin otoriteni hakim etmeyi o sürdürsün. Kralda tamam diyor. Doğrudur diyor sen gidince bir boşluk oluşmaması lazım. Devlette devamlılık esastır değimli? Öyle öğretirler yani. İnsanın devamlılığı söz konusu değil devletin tabulaştırılan, çünkü orada insan devlet içindir.

Bizde devlet insan içindir. Burada da insanlar devlete fedadır. Ve delikanlı düzenli olarak gidip yaşlı kâhinden sihirbazdan düzenli olarak ders alıyor. Sihri öğretiyor ki kitlelerin krala itaatini sağlasın, uyumlu olsunlar uysal olsunlar, anarşi çıkarmasınlar, başkaldırı olmasın devletin bekasına devletin zevaline zarar gelmesin diye.

Ancak bu delikanlı ders almaya giderken yolunun üzerinde mü’min muvahhid Bir alim var bir şekilde alim ile tanışıyor. Durumu anlatıyor. Ben böyle böyle işte bir kâhinden ders alıyorum vs.

Âlim de diyor ki, gel beni önce bir dinle benim anlattıklarım sana doğru gelirse doğru adres burası. Gittiğin yol yanlış, dinlediğin kişi yanlış hak buradadır. Genç dinliyor bakıyor ki gerçekten doğru, devam ediyor düzenli bir şekilde derse devam ediyor. Fakat ne oluyor aynı gün iki yerden ders alması gerekiyor. Birini artık kral mecbur tutmuş senin görevin bu dersi bu süreci tamamlamaktır. Birde kendisinin tercih ettiği ikinci bir adresten daha ders alıyor oda âlimden. Böyle olunca eve geç kalıyor. Evden de sıkıştırıyorlar nerde kaldın. Şimdi de evden sıkıştırılanlar çok biraz eve geç gidince fırçayı yiyorlar. Bazıları için yemek haktır ama gerçekten kâhine mi gidiyorsun, âlime mi gidiyorsun.

Âlim diyor ki delikanlıya eğer evde seni sıkıştırırlarsa dersinki kâhin dersi uzattı ders sayısı arttı onun için, kâhin derse ki niye geç kaldın dersin ki evden geç çıktım. Demek ki bazı yerlerden takiyye olabilir. Aile saadeti için bazen takiyye yapabilirsiniz.

Durum böyle devam edip giderken bu şekilde sistem oturdu. Fakat tek yerden ders almıyor. İki yerden ders alıyor. Allahın verdiği aklı fıtratı kullanıyor.

Fıtrata ters düşen demek ki temiz bir fıtrat eğer bozulmamışsa ayrıştırabilme özelliğine sahip. Akıl selimse aklıselim ise kalbi selim devre dışı kalmamış ise ayrıştıra biliyor ve bu şekilde devam ediyor.

O zaman bize bir görev çıkıyor fıtratımızı kirletecek bozacak parçalayacak tüm virüsler tüm mikroplara tüm bakterilere karşı kendimiz korumaya alacağız. Aklımızı çelecek bozacak bizi şüphelere düşürecek aklıselimi zedeleyecek tüm olumsuz etkilere cahili tortulara şüphelere şaibelere karşı koruyacağız. Kalbimizi de aynı şekilde koruyacağız. Ve bunu en iyi koruma yolu nedir belki baskıyla dayatma ile kâhinlerin, tağutların eğitimine mecbur tutabilirler, o zaman alternatif eğitim yollarını arayacaksınız. Resmi ideolojinin beyin yıkama kafa yıkama dayatmalarına teslim olamayacaksınız. Mecbur kaldınız çocuğunuzu gönderdiniz, resmi ideolojinin ifsat ve tahribine maruz kaldı, hemen bunu nötr haline getirecek zehirlerini ayıklayacak virüslerini temizleyecek bağımsız sivil mekteplerini oluşturacaksınız,

Ya ne yapayım herkes kâhine gönderiyor bende gönderiyorum. Eti senin kemiği benim demeyeceksiniz. Eti de kemiği de bizim. Bu çocuklar Allahın bize bir emaneti, ne ekrana teslim edebiliriz ne sokağa teslim edebiliriz, nede sistemin resmi ideolojin mekteplerine teslim edebiliriz.

Okula gitse de bizim çocuğumuz bizim imtihanımız bizim fitnemiz. “mallarınız ve evlatlarınız sizin için bir fitnedir, imtihandır” diyor. Haliyle okula da gitse yinede üzerinde bizim de bir hesabımızın olması lazım. İşte burada anlatıldığı gibi bir şekilde yolu kâhinlere düşmüş olabilir fakat âlimlerin ortamına ilmin, zannın değil ilmin ortamına ikna edeceğiz, çekeceğiz. Bu bakımdan haftalık ders halkaları sohbetlerin ben çok önemsiyorum. Büyüleri ancak böyle yıkabiliriz. Sihirleri ancak böyle bozabiliriz. Zehirleri ancak bu şekilde panzehirlerle etkisiz hale getire biliriz.

Devam edelim, delikanlı böyle devam ediyor, her iki yerden de ders alıyor. Günün birin de gidip geldiği yolun üzerinde bakıyor ki kalabalık bir insan grubu var. Yanına yaklaşıyor ki yırtıcı bir hayvan yolu kesmiş trafiği tıkamış kimse geçemiyor, cesaret edip üzerine de varamıyorlar. Hayat altüst olmuş, insanlar tedirgin korku içerisindeler. Çok tehlikeli bir hayvan.

Delikanlı durdu baktı düşündü ve karar verdi, kâhinin mi yoksa âlimin mi efdal olduğunu işte bugün öğreneceğim diyerek eline bir taş aldı o yırtıcı hayvana attı. Atarken de şöyle dua etti, “Allah’ım eğer âlimin bana öğrettiği ilim kâhinin sihirbazın öğrettiklerinden daha doğru ise ve bu sana daha sevimli ise bu hayvanı bu taş ile öldür insanlar rahata çıksınlar emniyete çıksınlar.” Bu niyet ve dua ile taşını attı taş o yırtıcı hayvana isabet etti hayvan öldü yol açıldı insanlarda yoluna devam ettiler.

Delikanlı sevinç içerisinde âlimin yanına geldi, âlime olan bağlılığı ilmi daha da arttı. Senin bana öğrettiklerin ile Allah’a yalvardım, Allah da kâhinin, sihirbazın haksız batıl olduğunu senin öğrettiklerinin hak olduğunu böyle bir keramet ile bana gösterdi.

Âlim döndü delikanlıya dedi ki,  şimdi bu aşamadan sonrasına dikkat ediniz. Delikanlı seviniyor, halkı büyük bir felaketten kurtardı. Anlıyoruz ki eğer öğrendiklerimiz ile insanlığa bir katkımız varsa insanlığa bir hizmetimiz varsa o öğrendiğimiz ilim ile kişisel nüfuz elde etmek kişisel rant elde etmek hesapları çıkar hesapları yapmak değil kişisel siyasi, ve ticari emeller gütmek değil insanlığın hayrına felahına salahına işe yarayıp yaranmadığına bakacağız. Gerçek âlim budur. Gerçek ilim öğrencisi budur, gerçek dava adamı budur. Halkı tehdit eden tehlikeleri giderme noktasın da ne ye yarıyor, bu kadar okudunuz, sınıfları fakülteleri devirdiniz, insanlık diye bir ızdırabınız var mı bir derdiniz var mı?

Gençliğin gidişatı ile ilgili bir endişeniz, bir kaygınız var mı? İnsanlığın maruz kaldığı felaketlere karşı göğüs gerip de bir mücadele bir direnç ortaya koyma hesabınız hevesiniz hedefiniz var mı? “siz insanlık için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz” işte burada delikanlı devreye giriyor. İnsanlığın hizmetine ilk eylemini yaptı, bir taş ile. Niyetiniz hayırlı olursa, istikametiniz doğru olursa taşın büyüklü önemli değil.

Hz. Davut a.s. da bir taş attı calutun işini bitirdi. Hâlbuki talut – calut kıssasında ne kadar da iş uzamıştı sonuç vermiyordu. Bir çocuk iken Davut attığı taş ile işi bitirdi değimli. Hz. Peygamber bedirde yerden aldığı bir avuç çakılı düşmana fırlatıyor, Allah gaybi yardımlarını devreye koyuyor, o küçücük taşlar ile işi bitiriyor. Allah ebrehenin işini, ebabillerin attığı küçücük taşlarla bitiriyor.

Allah dilerse küçücük yani nükleer silah sanayinde şu şu aşamaya gelmeniz gerekmiyor. Siz Allah adına atın “me rameyte iz rameyte, vele kinnallahe ramee” attığın zaman sen atmadın Allah attı. Öyle bir eliniz olsun ki el sizin olsun atan Allah olsun. İsabet ettiren Allah olsun. Ama Allah isabet ettirteceği zaman sizin elinizin devrede olmasını ister. “onlarla savaşın Allah sizin eliniz ile müşrikleri cezalandırmak istiyor.” Kâfirlerin işini bitirmek istiyor, onları rezil etmek istiyor. Ama elinizi taşın altına sokmanız lazım. Taşın hacmi önemli değil. Hacca gidenler de attıkları taş ufaktır değil mi şeytan taşlarken ufak taşlar ile işi bitireceğiz.

TAŞIN BÜYÜK DEĞİL TAŞI ATAN YÜREĞİN BÜYÜK VE DOĞRU OLMASI LAZIM.

Ve ben intifadada Filistinli çocukların attığı taşın dünyada neden bu kadar yankı uyandırdığını o zaman daha iyi anladım. Filistinli çocukların yıllarca Arapların düzenli ordularla yapamadıkları etkiyi Filistinli çocuklar attığı taşlarla yaptılar.

Alim Bakıyor ki delikanlı seviniyor, çok mutlu, ona yavrucuğum bu gün sen artık benden üstünsün, Allah sana bu hikmeti bu basireti bu kerameti nasip etti. Büyük bir tehlikeyi senin elinle bertaraf etti. Senin şanın gördüğün dereceye ermiş sen muhakkak yakında bir belaya uğrayacaksın. Allah nezdinde bu seviyeye geldinse artık senin imtihanın daha da zor.

Hz. Peygamberin bir hadisi aklıma geliyor; “insanlar Allaha yakınlık derecelerine göre imtihanları da büyük olur” musibetleri de, çileleri de imtihanları da büyük olur. Ve Allah yolunda en çok musibetlere uğrayanlar peygamberlerdi, yakınlık dercesine göre şehitler, Salihlerin başına gelir. Dolayısıyla ben Allahın sevgili kuluyum dünyada, işlerim rast gitsin, işime bereket gelsin, evime huzur gelsin beklentisine fazla kendinizi kaptırmayın. Büyük adamların imtihanı da büyük olur. Çilesi de davası da daveti de büyük olur. Bizim dünyada ki beklentimiz fazla olduğu için bunu söylüyor. Allah büyük adamların cennetini hazırlıyor, onun için büyük adamların dünyadan beklentisi büyük değildir. Dünyalı istekleri aşırı değildir. Dünyalık talepleri oldukça düşük ama dava noktasındaki Allahtan istedikleri ahret noktasındaki Allahtan istedikleri çok farklıdır.

Kendileri için istemezler, ötekiler için isterler, başkası için isterler çünkü onlar kendileri için yaşamıyorlar. Yaşamak için yaşamıyorlar, yaşatmak için yaşıyorlar. Onların hayata bakışı farklıdır, eşya ile ilişkileri farklıdır, evrenle temasları farklıdır.

Ve bir şey daha söylüyor, yavrum diyor eğer başına bir bela gelirse benim bulunduğum yeri kimseye söyleme diyor. Delikanlı o hayvanı bertaraf etti ya kısa zamanda namı yükseldi. Ve yaparken de Allahın ismini zikrederek söylemişti. Bu defa hastası olan borcu olan derdi olan onun kapısına gelir, ne olur bize bir dua et de Allah bu sıkıntılarımızı gidersin. Körler, eskiden alaca abraş hastalığı vardı, şimdi biraz sedef hastalığına benzer, yani ne kadar o ün tedavisi mümkün olmayan hastalığı olan varsa delikanlıya geliyorlar. Delikanlı da Allah rızası için tedavi ediyor dua ediyor, Allah’ta onun eliyle şifa veriyor. Tam o sıra kralın kabinesinden bir bakan bir vezir kör oluyor. Kime gidiyorsa şifa yok, çözüm yok, çare yok, tedavi yok. O vezir bu delikanlının ismini duyuyor. Birçok hediye alarak delikanlının evine geliyor.

Eğer beni hastalığımdan iyi edersen tüm bunları sana vereceğim, yeter ki beni bu illetten kurtar gözlerim açılsın dünyayı göreyim. Delikanlı diyor ki, (diğerleri saf salim gelmişler bu paranın gücü ile iş yapacağını zannediyor. Birde otoritesi var, statüsü var işte kralın ikinci adamı ) ben kimseye şifa veremem ancak Allah Teâlâ şifa verebilir. Allah’a iman edersen bende senin için dua ederim O da inşallah sana şifa verir. Şimdi cümlelere çok dikkat ediniz. Allah’a iman edersen, bende sana dua ederim inşallah sana şifa verir. Yoksa benim kimseye şifa verme yetkim özelliğim yok.

Düşünün ki, namı yürüyor ama Allah ile ilişkisini bozmuyor, teslimiyetini zedelemiyor, tevekkülüne halel getirmiyor. Bu kadar adamı iyi ettimse bunu da ederim demiyor. Kendini yatıra türbeye dönüştürmüyor. Ben ziyaretim bana gelin demiyor. Eteğimi öperseniz elimi öperseniz elimi tutarsanız bu iş tamam demiyor. Önce bana intisap edin sonra da bende gerekeni yaparım demiyor. Önce iman et deniyor. Önce tevhid diyor şifa Allahtan, salah Allahtan hayır Allahtan her şey Allahtan. Önce kalbinizdeki bu nifak ve şirk noktasında şifaya ihtiyaç var. Önce kalp gözünüzün açılması lazım. Yoksa baştaki göz kolaydır. İşe nerden başlamak lazım, önceliği neye vermemiz lazım, bununla ilgilide bize gerekli dersi veriyor mu? Veriyor. Tabi kralın veziri için de göz çok önemli, biz Allahın nimetlerinin farkında değiliz.

Bir gün gözlerimiz alınırsa bir an için hayal edin, neleri vermeye razı olmayız. Nelerden vazgeçmeye razı olmayız. Peki, şimdiden bunun hamdini niye yapmıyoruz. Şu sadakayı arttırayım ki gözüme aklıma bedenime bir zarar zi,yan musibet bela gelmesin diye niye demiyoruz. Niye bu gözlerimizi Kur’an okuyarak koruma altına almıyoruz. Niye bu gözlerimizden Allah yolunda gözyaşı dökerek sigortalamıyoruz, teminat altına almıyoruz. Bu gözler benim mi yoksa Allahın bana bir ikramımı? Bağışımı? Nedir bu gözler. Bir gün şu göz hastanesine gidelim ya.

Ne paralar döküyorlar. Gözler için neler yapıyorlar. Bir göz nakli için ne servetler seriliyor. Sonuç ya başarılı yâda değil. Bazen sadece şu gözümüzün bedelini karşılığını ödemeye kalksak Allah yolunda neler vermemiz gerekir. Hazır bulduğumuz için hani babadan miras kalır ya fazla bir kıymeti olmaz nasıl olsa emek vermemişsin çilesini çekmemişsin. Allahın verdiği tüm güzellikleri de hazırda bulduğumuz için müptezel hakkımız olarak kabul ediyoruz. Hoyratça kullanıyoruz.

Bu göz hangi amaca hizmet etmeli ama üzülerek söylüyorum gözlerimizi kirletiyoruz. Harama bakarak, göz zinasıyla. Kulaklarımız kirli haramı dinleyerek, ellerimiz kirli farkında değiliz, ayaklar kirli mide kirli, ciğerler kirli ve bunu da kanıksamışız normal görüyoruz. Allahın tertemiz verdiğini nasıl kirletiriz yani. Hani hamd edecektik ama biz kirlettik. Kirli gözlerle kirli yürekle kirli bir ruhla Allaha gidersek nasıl hesap vereceğiz. Kulum ben bunları sana temiz verdim hani temiz tutacaktın. Gelin daha çok namaz kılarak ruhlarımızı temizleyelim. Namaz bir nehir gibidir. Günde beş defa, ama sadece farz namazlarını demiyorum esas bizi temizleyecek olan nafile namazlarımızdır diyorum. Hele hele teheccüt namazı. Oruçla midenizi temizleyin. Nafile oruçlarla midenizi temizleyin. Mideye giren haraml