Ana Sayfa Yazarlar Peren Birsaygılı Mut 30 yılın ardından; Bir Naci Ali portresi – (Peren Birsaygılı Mut)

30 yılın ardından; Bir Naci Ali portresi – (Peren Birsaygılı Mut)

0
30 yılın ardından; Bir Naci Ali portresi – (Peren Birsaygılı Mut)

Evet bu dünyadan bir Naci Ali yürüdü geçti. Kısa ömrüne sığdırdığı 40 binin üzerinde karikatür ile… Zeytin ağaçlarının serin gölgesinden çıkıp, tankların, bombaların, kan ve vahşetin ortasından geçti…

Korunaksız, en ufak bir rüzgârda dahi yerinden oynayan, derme çatma çadırlardan oluşan, Güney Lübnan’daki Ayn el-Hilve mülteci kampının sakinleri, her sabah uyandıklarında yeni bir çizim ile karşılaşıyorlardı. Burası İsrail’in kuruluşundan sonra, yerinden yurdundan edilmiş Filistinliler için inşa edilmiş en büyük mülteci kampıydı. Kampta elektrik yoktu, su kaynakları ise dışarıdaydı yani biraz su bulabilmek için uzun bir yürüyüş yapmaları gerekiyordu. Ancak tüm bu yoksulluk ve sefalete rağmen, hayata tutunuyorlardı ve sabah uyandıklarında karşılarında gördükleri çizgilerin sahibi, henüz 12 yaşındaki o sevimli çocuk da kamptaki herkes tarafından tanınır olmuştu artık.

Bu çocuğun adı Naci Selim el-Ali’ydi. Kuzey Filistin’in Şecere köyünden geliyordu. Babasının köyde bir bakkal dükkânı vardı. Küçük olmasına rağmen, içerisinde ihtiyaç duyulan her şeyin olduğu bu dükkân, evi geçindirmeye yetiyordu. Kalabalık bir aileydiler, Naci’nin 4 kardeşi vardı ve babasının iki ablası, yani halaları da onlarla birlikteydi. Ancak kimseye muhtaç olmadan hayatlarını sürdürüyorlardı.

Ta ki 1948’e kadar. Naci, o zaman 10 yaşındaydı ve 750 bin Filistinli gibi, onlar da bir gecede mülteci durumuna düşmüştü. 480 tane köy azgın Siyonist çeteler tarafından yakılıp yıkılmıştı, Naci Ali’nin köyü Şecere’de bunların arasındaydı. Ailenin önünde üç seçenek vardı; Ya Lübnan’a, ya Ürdün’e ya da Suriye’ye göç edeceklerdi. Ailelerinin bazı üyeleri, Suriye’ye gitmek için yola çıkmışlardı. Ancak Naci’nin babası Lübnan’a gitmeyi tercih etti. Ve soğuk bir kış günü, ellerinde birkaç parça eşya ile Lübnan’daki mülteci kampına göç ettiler.

Naci Ali, tüm zorluklara rağmen, kampı seviyordu. Hem kampa hem de içindeki insanlara müthiş bir şekilde bağlıydı. Ve çizimleri için ilk ilham kaynağı da büyük bir felaketin ardından dahi umudun hep canlı tutulduğu bu yer olmuştu. Böylece ilk çizimlerini yapmaya başladı. Çadırların üzerine, bulduğu yarı yıkık duvarlara, toprağa… Her yere ama her yere bir şeyler çiziyordu. Bu yoksul mülteci kampına dair ne varsa, insanlar, suretler, duygular, öfke, hayal kırıklıkları ve sönmemiş umutlar, hepsi henüz 12 yaşındaki bir çocuğun elinden çıkmış çizgilerle saçılıyordu etrafa. Engellenemez bir kuvvet, bir tür ilahi tecelli ile…

İLK KEZ UYGULANAN BİR YÖNTEM; ÇİZGİLERLE DİRENİŞ

Naci Ali, kampta yaşadığı seneler boyunca, ara vermeden çizmeye devam etti. Resim ve karikatür alanında hiçbir eğitim almamasına rağmen, bu yeteneğini sürekli geliştiriyordu. Bir yandan tamir işleri yaparak, ailesine destek oluyordu. Bir gün Suudi Arabistan’da işçi arandığını duydu ve 1957 senesinde, henüz 20 yaşındayken Arabistan’a gitti. 2 sene boyunca yaptığı araba tamirciliği esnasında kazandığı tüm parayı babasına göndermişti. 1959’da Beyrut’a döndüğünde, şehri umduğundan da daha hareketli buldu.

İsrail işgalinin ilk günlerinden itibaren ortaya çıkan bir gerçek vardı. Çok büyük bir hazine gün yüzüne çıkmıştı. Vatansız kalan Filistin halkı, özellikle de genç aydınlar, kültürel ve sosyal tüm alanları kapsayan bir cevhere sahipti. Arap ülkeleri, bilhassa Lübnan ve Ürdün büyük bir potansiyele sahipti artık. Beyrut’ta peş peşe gazeteler, dergiler ve yayınevleri kurulmaya başlamıştı.

Naci Ali de artık Beyrut’ta, bu kültürel direniş ortamının içerisindeydi. Filistinli siyasi liderlerle aynı kamplardan çıkmış, onlarla aynı öfkeyi duyan, ancak farklı birisiydi o. Vatansız kalmanın acısını resim fırçası ile ifade eden birisini görmemişlerdi daha önce. Bu genç adam, Filistin direnişini duyurmak için, mükemmel bir yöntem bulmuştu, çizgiyi kullanıyordu. Beyrut’a geldikten sonraki ilk çizimi, mülteci çadırının içerisinden çıkan ve elinde meşale tutan bir eldi.

1960 senesinde, Arap ulusal hareketinden birkaç arkadaşı ile birlikte, bir dergi çıkarmaya başladılar; El Şarka yani Çığlık. Dergiyi el yazısıyla çoğaltarak, Beyrut’un her yerine dağıtıyorlardı. Kısa süre sonra, Filistin direniş edebiyatının en önemli isimlerinden Ghassan Kanafani ile tanıştılar. Şöyle demişti kısa süre önce yazdığı bir yazıda Kanafani; “Bu dünya üzerinde tek bir şey dışında her şey çalınabilir, yağmalanabilir. Çalınamayacak tek şey haklı bir davaya ve inanca bağlılıktan doğan aşktır”

Naci Ali’nin Ghassan Kanafani ile tanışması onun için bir dönüm noktası oldu. Büyük bir dostluk ve dava arkadaşlığının başlangıcı olan bu tanışma ile çizgileri o dönemin en büyük gazetesi olan El Hürriyet’te yayınlanmaya başladı. Hanefani, o zamanlar gazetenin genel yayın yönetmenliğini yapıyordu ve Naci Ali’nin büyük yeteneğini ilk keşfeden de o olmuştu. Naci Ali’nin ona gösterdiği ilk çizim, mülteci kampındaki çadırda yanan sobanın çıkardığı duman gökyüzünde bir silaha dönüşüyordu.

VE HANZALA DOĞUYOR

Naci Ali Beyrut’taki günleri büyük bir felaketle son bulmuştu. 1967 Arap-İsrail savaşını İsrail’in kazanması, işgal topraklarını genişletmiş, baskılar daha da artmıştı. İsrail savaş sonrası, Filistin topraklarının geriye kalan yüzde 22’sini (1949’dan beri Mısır ile Ürdün’ün kontrolünde bulunan Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze), Mısır topraklarının yüzde 6’sını (Sina Yarımadası) ve Suriye topraklarının yüzde 1’ini (Golan Tepeleri) işgal etti. Yani sadece 6 gün süren bir savaşla, kendi kontrolündeki toprakları 3 kattan fazla arttırmışlardı, Müslümanlara ait kutsal mekânlar ve Kudüs dahi İsrail’in eline geçmişti. Bu dönemde yaklaşık 300 bin Filistinli mülteci, Şeria Nehri’nin doğusuna geçerek, Ürdün’e sığındılar. Ve Filistin halkı, dünyanın en büyük mülteci topluluğu haline geldi. Bu en az 1948 Nekbe’si kadar büyük ve acı verici olaydı.

’67 Arap-İsrail savaşından sonra, Naci Ali’nin karikatürleri daha agresif bir hal aldı. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve Arap ülkeleri, hepsi de Naci’nin öfkesinden nasibini alıyordu. Öte yandan uzun süredir, İsrail için tehlikeliler listesindeydi. Savaştan önce, Beyrut’un güneyinde Caferiye adlı bir okulda, 1.5 sene resim dersi almıştı. Ancak sık sık tutuklanmaya başladığı için okula devam edememişti. Hapishanede olduğu zaman, hücresinin duvarlarına çiziyordu. Ve orada, duvarların arkasında, elinde hiçbir şey olmayan birisi için, Filistin davasını ifade etmenin en etkileyici yöntemiydi bu. Diğer mahkûmlar genelde şiir yazmaya çalışır ya da geleneksel el işleriyle uğraşırlardı. Naci, bu anlamda, farklı bir şey deneyen içlerindeki tek kişiydi. Ve tutuklu olduğu dönemde çizgisini daha da geliştirmişti.

Hapisten çıktıktan sonra Kuveyt’e giderek, bir süre burada çalıştı. Önce tarlalarda sezonluk tarım işçiliği yaptı, portakal ve limon topluyordu. Daha sonra ise elektrikçilik yaptı. Bir yandan da Kuveyt’in el-Tali’a gazetesinde çizerlik ve editörlük yapıyordu.

İşte Hanzala da bu esnada, Kuveyt’te doğdu. Naci el Ali, 13 Temmuz 1969’da Hanzala’yı çizdiği bir karikatürle tüm dünyaya takdim etti. Aslında daha önceki karikatürlerinde de, benzer karakterler vardı. Ancak Hanzala’nın bir farkı vardı. O sırtını insanlara dönmüştü. Hanzala, Naci Ali’nin vatanından ayrıldığı yaşta, yani 10 yaşında bir çocuktu. Asla büyümeyecek, daima 10 yaşında kalacak, ellerini arkasında bağlamış ve insanlara sırtını dönmüş bir çocuk. Ve bunun iki anlamı vardı. Birincisi, insanlardan uzak duruyor yani olan bitenleri kabul etmiyordu. Kabul etmemenin, bölgede olanlara rıza göstermemenin bir sembolüydü. İkincisi, sürekli elleri arkasında Filistin’e bakıyordu. Vatanı dışında bir şeyle ilgilenmeyen bu masum çocuk, ibresi daima Filistin’i gösteren bir pusulaydı.

Hanzala, Filistinlileri iki yüzüyle de temsil ediyordu. Fakir ve çaresiz Filistinlileri ve aynı zamanda ileriye bakan, umut dolu Filistinlileri. O, Filistin’in özünü temsil ediyordu. Hangi dili konuştuğunuzun bir önemi yoktu. Hangi dilde okuduğunuzun da bir önemi yoktu. Sadece Hanzala’ya bakarak bile Filistin’de neler olup bittiğini anlayabilirdiniz.

Hanzala, bazen evlerinden kovulan Filistinlilerin yanlarından bir an olsun ayırmadıkları anahtarlarına bakıyordu. Bir gün geriye döneceklerine dair olan inançlarının ve umutlarının birer sembolüydü bu anahtarlar. Vatanlarını, kültürlerini, inançlarını, ocaklarında kaynayan çorbalarını ve ekmeği ifade ediyordu…

Hanzala, bazen de bir İsrail bombardımanında evladı şehit olan ya da sakat kalan bir anne babanın gözyaşlarını izliyordu. Bazen dünyanın ikiyüzlülüğünü seyrediyordu. Bazen de petrol kavgalarına gözünü dikiyordu.

Naci el Ali’nin Hanzala dışında her biri birer sembol haline gelmiş, başka çizimleri de vardı. Bunlardan birisi olan Fatıma, dirençli ve kararlı bir Filistin kadınıydı. Filistin’in özgürlük mücadelesinde yer alan adanmış bir eş ve anneydi. Diğer karakteri olan Zalama, bir kurban olarak Filistinli erkeği temsil ediyordu. Zayıf, perişan görünümlü Zalama, genelde yırtık pırtık giysiler giyiyordu. İsrail işgalinin doğurduğu sonuçtu bu. Zalama aynı zamanda, Arap dünyasının utancı, yoksul ve vatansız kalmış mültecileri de temsil ediyordu. Hanzala, Fatıma ve Zalama’nın yanı sıra bir de kötü adam vardı. Önceki karakterlerin tamamen zıddı olan bu adam, şeytanı çağrıştırıyordu. Arap dünyasındaki tüm olumsuz değerler, onun üzerinde vücut bulmuştu adeta.

FİLİSTİN’İN VİCDANI

Naci Ali Kuveyt’te çalışırken, Beyrut’ta es-Safir isimli bir gazete yayınlanmaya başlamıştı. Gazetecinin yöneticisi Talâl Salman, onu arayarak, gazetede çalışması için, Beyrut’a davet etti. Naci, uzun süredir Kuveyt’teydi ve bir değişikliğin iyi olacağını düşünerek, Talâl Salman’ın teklifini kabul etti ve 1974 senesinde Beyrut’a geri döndü. Naci el Ali, As-Safir gazetesine geçmeden önce, fikri, siyasi, edebi yönü ile büyük bir gelişme kaydetmiş durumdaydı. Fikirleri ve tavırları olgunlaşmıştı. Naci Ali, es-Safir gazetesindeki günlerini daha sonra şöyle anlatmıştı;

“Es-Safir Gazetesi’nde hayatımın en güzel ve verimli günlerini geçirdim. Orada, birçok ordu tarafından kuşatılmış halde iken ve Lübnan’daki İsrail işgali esnasında, kalemimi elimden bir an olsun bırakmadım. İçimde ne korku, ne umutsuzluk, ne de başarısız olma kaygısı vardı. Hiç pes etmedim. İşgalci orduları, karikatürlerim ve umutlarım ile karşıladım. Evet umut her zaman çok önemlidir. Ve Beyrut’taki işim, benim o yoksul mülteci kamplarına tekrar yakın olmamı sağladı.”

Bu arada, Kuveyt’ten geldikten sonra, kamptan tanıdığı Vidad Hanım ile evlenmişti. Vidad da tıpkı kendisi gibi Nasıra yakınlarındaki bir köyden gelen, mülteci bir ailenin kızıydı. Evlendikten sonra da kampta yaşamaya devam etmişlerdi. Ancak ikisinin de en büyük hayali, bir gün köylerine geri dönmek ve doğacak çocuklarını orada yetiştirebilmekti. Naci Ali bu esnada artık gerek Lübnan gerekse de Arap basınında direnişin önünde yepyeni bir ufuk açan benzersiz bir sanatçı olarak görülüyordu.

1959’da henüz 20 yaşların başında iken, Arap ulusal hareketine katılmıştı. Mısır’da Cemal Abdünnasır başa geldikten sonra, Arap milliyetçiliği büyük bir yükselişe geçmişti. Naci Ali de Arap milliyetçiliği fikrine yaklaştı ancak hiçbir zaman çok disiplinli bir üye olmadı çünkü karakter olarak, kendine ne yapacağının söylenmesini kabul edecek bir yapısı yoktu. Her kim olursanız olun, onu yönlendirmeniz, kendi düşünceleri ve inancı dışında bir işe sevk etmeniz mümkün değildi. Bunu en yakınları, en sevdikleri dahi yapamazdı. Zira tamamen kendine has bir bakış açısı ve karar alma özgürlüğü vardı. Bu nedenle, Arap ulusal hareketine katılmasının üzerinden henüz bir sene geçmiş olmasına rağmen, 4 kez disiplin cezası almıştı.

Geçen yıllar boyunca da muhalif duruşundan asla vazgeçmedi. Büyük bir haysiyet kavgasının tam ortasındaydı ancak aynı zamanda siyasi kamplaşmalarının tümünün dışındaydı. Naci Ali, Filistinli olan tüm güç ve taraflara eşit derecede yakındı ve tamamının üzerinde bir temsil gücü vardı. Onun muhalefeti hem Batı’ya hem de İslam devletlerineydi. Arap liderlerinin de kendi aralarında kavga etmekten, Filistin’e gereken desteği vermediğini söylüyordu. İsrail ile Mısır 1978 yılında Camp David anlaşmasını imzalamışlardı. Naci Ali, bu anlaşmanın barış görünümünde bir felaket olduğunu söylüyordu. Aynı şekilde Oslo barış görüşmelerinin de bir kandırmacadan ibaret olduğuna inanıyordu. Oslo Barış Görüşmelerinden ve sonrasında Filistin’de yaşananlardan önceleri pek çok karikatür çizmişti. Ve bütün çizimlerinde, bu sözde siyasi çözümlerin karşısında durdu.

Arap ulusal hareketinin en üst organı olan Filistin Milli Meclisi, zaman zaman Tunus ve Cezayir gibi ülkelerde de toplantılar düzenliyordu. Buraya, dünyanın çeşitli yerlerinden pek çok basın mensubu da gelirdi. Gelen bu basın mensupları ilk olarak Naci el Ali’yi soruyorlardı. Onun hakkında bilgi sahibi olmak istiyorlar, onunla nasıl tanışabileceklerini ve ne şekilde irtibata geçebileceklerini merak ediyorlardı. Naci Ali, dünyaya, silahı destekleyen, silahlı mücadeleyi koruyup kollayan ancak silah taşımayan bir Filistin şahsiyetinin portresini sunmuştu. Ve kabiliyetleriyle öne çıkmış bu Filistin kişiliğinden İsrail nefret ediyordu. Çalıştığı gazeteye de sık sık tehdit mektupları gelmeye başlamıştı. Hanzala, işgale karşı direnen bu masum çocuk, bir yandan Filistin davasını herkese duyururken, bir yandan da Naci Ali’ye düşman kazandırıyordu. Naci Ali'den çok korkuyorlardı, çünkü o tüm Arap halkalarının sevgilisi ve medar-ı iftiharı idi. Kişiliği ve duruşu açısından kelimenin tam anlamıyla döneminin en önemli sembollerinden birisi haline gelmişti.

Yazının devamı için tıklayınız!

Kaynak: Haberiyat.com

———————————-

Peren Birsaygılı Mut

 

DİĞER KÖŞE YAZILARI