28 Şubat, yahut "Doux commerce".. – (Abdullah Muradoğlu)

0
287

“Ticaret ulusların arasında ayrılığın ve düşmanlığın devamına yol açan önyargıların silinmesini sağlar. İnsanların davranışını daha görgülü ve yumuşak hale getirir.”

“Kanunların Ruhu” kitabında Montesqieu, “Ticaret.. her gün tanık olduğumuz gibi barbarca tavırların kabasını alır ve yumuşatır” demişti.

İskoç tarihçi William Robertson da “Avrupa`da toplumsal ilerlemeye bir bakış” adlı kitabında Montesqieu`nun bakış açısını daha ileri götürmüştür:

“Ticaret ulusların arasında ayrılığın ve düşmanlığın devamına yol açan önyargıların silinmesini sağlar. İnsanların davranışını daha görgülü ve yumuşak hale getirir.”

Görgülü uluslar (Batı), görgülü olmayan ulusları (Hindistan ve Afrika ulusları gibi) vahşice sömürdükleri halde, bundan “Doux commerce”, yani “tatlı ticaret” diye söz etmeleri hiç kuşkusuz tuhaf kaçıyor.

“Tatlı ticaret”in tadına varan Batı uluslarının görgüleri Hindistan`ı, Afrika`yı güç kullanarak işgal etmelerine ve sonra da iliklerine kadar sömürmelerine engel olmamıştı.

“Das Kapital” isimli yapıtında Karl Marx, Avrupa`nın ticari açılım tarihinin vahşi dönemlerine değinirken alaylı şekilde, “İşte tatlı ticaret” demiştir.

Engels de 1869`da Marx`a yazdığı bir mektupta, ailesine ait tekstil şirketiyle bağlarını kopardığını bildirerek, “Yaşasın! Bugün doux commerce sona erdi, artık ben özgür bir insanım” diye espri yapmıştı.

Albert Otto Hirschmann`ın kapitalizmin zaferini ilan etmeden önce nasıl savunulduğunu anlatan “Tutkular ve Çıkarlar” isimli kitabında okuduğuma göre “doux commerce” sözcüğü ticaretin yanı sıra, özellikle karşı cinsler arasındaki uzun ve ateşli sohbetler anlamında da kullanılırmış.

18. yüzyılda Paris`deki bir kolejde öğrenciler kibar, tatlı, rahat ve samimi iletişim kurmayı içeren bir eğitim de alıyormuş.

İşte “28 Şubat” da, “irtica geliyor” perdesi altında gerçekleştirilen tatlı bir ticarettir.

Büyük sermayenin önemli bir kısmı, medya ve “28 Şubat”ın asker kanadı arasında kotarılmış bir girişimdir. Yargıyı, üniversiteleri, bir kısım meslek ve sivil toplum kuruluşunu da bu işe bulaştırmışlardır.

Bu girişim sonucunda Refah-Yol Hükümeti düşürülmüş, akabinde kamu kuruluşları kelepir fiyatına satılmış, bankalar peşkeş çekilip içleri boşaltılmış ve böylece devlet milyarlarca dolarlık kayba uğratılmıştır.

Medya ve büyük sermayenin bir kesimi 28 Şubat`ın motor kanadına “biz size Refah-Yol`u verelim, siz de bize istediklerimizi verin” demişlerdir.

Klasik bir “al gülüm, ver gülüm” hikayesi.

Sonra 2001`deki “Şubat krizi” geldi ve bu krizden de bir gecede milyarlarına milyarlar katanlar oldu.

“28 Şubat” budur, çok tatlı bir ticaret olduğu kesindir ama millete ödettirilen bedelin de
bir bedeli var.

Tüyü bitmemiş yetimin hakkına el uzatanlar er ya da geç işledikleri cürümlerin hesabını verecekdir.

Böyle buyurmuş resmi tarih!

“Din eğitimi” konusunda yaşanan tartışmalara baktığımızda “laikçi” kesimde çok fazla bir şeyin değişmediği anlaşılıyor.

“Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD)” genel başkanı Prof. Aysel Çelikel bir panelde şöyle konuşmuş:

“ÇYDD 23 yıl önce kurulduğu zaman, bir mücadele verirsek imam hatiplerin önü kesilir, çizgiye gelir, işte devlete bağlanır ümitlerimiz vardı. Şu anda böyle bir ümit taşımıyoruz. Çok fazla imam hatip liseleri var. Nedir, ne yapmıştır, amaçları nelerdir? Bilmiyoruz zaten. İmam doktor, imam avukat, her türlü kadroları yetişti.”

“Çizgiye getirmek”, “devlete bağlamak” gibi totaliter rejimlere atfedilebilecek cümleler hem “sivil”, hem de “hukukçu” kimliği taşıyan bir hanımefendiye yakışmıyor.

Konuşmasının devamında Prof. Çelikel şunları söylemiş:

“Din önemli bir bağdır, önemli bir sosyal olaydı ama tek başına ulus kavramının, kimliğinin içine geçmeye gücü varsa da tehlikeyi de beraberinde getiren bir unsurdur. Bütün dünyada ulusal kimlik olayı, resmi tarihle birlikte oluşuyor. Biz Atatürk Cumhuriyeti olarak ulus devlet kurduk. Bu ulus devlet demokratik, insan haklarına, hukuk devletine saygılı, laik ve sosyal bir devlet olacak. Bundan asla vazgeçmeyiz. Bu bizim için ulusalcılıksa evet biz ulusalcıyız. Hiçbir ulus tarihine arka dönemez.”

Elbette hiçbir ulus tarihine arka dönemez ve Türkiye toplumunu oluşturan milletin tarihi de cumhuriyet tarihiyle kısıtlı değil.

Bin yıllık bir tarih var bu milletin arkasında.

Çeşitli yorumlarıyla İslam bin yıllık tarih içerisinde teşekkül eden milletin mayasıdır.

İçerden ve dışardan bütün kışkırtmalara rağmen bu milletin hala ayakta kalmasının sebebidir bu maya.

“Resmi tarih böyle buyurdu” diyerek bin yıllık tarihe arka dönmek millete dayatılan dar gömleği ite kaka giydirmek değildir de, nedir?

Provokasyon mu, prova mı?

Adıyaman`da alevi insanlarımızın yaşadığı bir iki mahallede evlere işaretler konulmuş..

Ne olduğu ve kimler tarafından gerçekleştirildiği belirsiz bu işaretlemeleri bazı
Alevi dernekleri “Yeni bir katliamın önprovası” veya “Alevilere katliam provası” olarak niteliyorlar.

Bu tür nitelemeler Alevi camiada “Maraş”ı, “Sivas”ı, “Çorum”u hatırlatıyor tabii olarak ve bir tedirginlik meydana getiriyor.

Bazı resmi açıklamalarda işaretlemelerin çocuklar tarafından yapılmış olabileceğine dikkat çekiliyor.

Olabilir, ama yine de provokasyon kokan bu işaretlemelerin faiillerinin en kısa zamanda ortaya çıkarılması gerekiyor.

Aslında, Türkiye ve Suriye arasında artan gerginlik nedeniyle alevi kardeşlerimizin hassasiyetlerini istismar etmeye yönelik bir takım provokasyonlar beklemiyor değildim.

Herşeyden önce bu tür provokasyonlar, alevi camianın tedirginliğini arttırıyor.

Daha önce yaşanan acı olaylar nedeniyle hafızalar tazeleniyor, zihinler de bir “acaba” sorusu dolanır oluyor.

Kimlerin, neden böyle bir prova yapabilecekleri sorusu da pek sorulmuyor bu gibi durumlarda.

Dolayısıyla “Adıyaman provokasyonu” amacına ulaşmıştır.

Adıyaman`ın tarihinde şimdiye kadar aleviler ve sünniler arasında bir çatışma yaşanmamış bildiğim kadarıyla.

Bırakın Adıyaman`ı, ülkemizin hiçbir yerinde böyle bir çatışma yaşanmasını gerektirecek bir neden yok.

“Neden yoksa oluştururuz” diyenler bizleri karşılarında bulacaklarından emin olsunlar, asla bu tür provokasyonlara meydan vermeyeceğiz.

Santayana`nın “geçmişi hatırlamayanlar onu tekrarlamaya mahkumdur” sözünü elbette unutmayacağız ama faillerin belli olmadığı durumlarda daha dikkatli ve sağduyulu davranmayı da ihmal etmemeliyiz.

 Yenişafak

———————————-
Abdullah Muradoğlu
 
DİĞER KÖŞE YAZILARI